7 Aralık 2012 Cuma

DIY: PARILTILI MAGNETLER


Bilenler bilir, dekorasyona ayrı bir merakım var. Bu nedenle de ara ara burada dekorasyonla ilgili ilginç fikirler paylaşmayı seviyorum. Bu kez de, geçen gün İnternette dolaşırken denk geldiğim bir diy fikrini sizinle paylaşmak istedim. Ben çok sevdim, bakalım siz de beğenecek misiniz?

Malzemeler
Sim
Ahşap Mandallar
Magnet
Yapıştırıcı



 Malzemeler hazırsa yapılışına geçebiliriz:)

Magneti mandalın boyutunda kesin ve biz yüzüne yapıştırın. 


Mandalın diğer yüzüne ise yapıştırıcı sürün. 


Yapıştırıcı sürdüğünüz kısmı sime bulayın.



İşte sonuç! :)





Nasıl? Beğendiniz mi?

Önümüzdeki günlerde ahşap mandallarla ilgili pek çok fikir paylaşacağım. Takipte kalın!

Kaynak: http://www.handbagheaven.com/blog/DIY-glitter-magnets

Ekranların Kaypak Bakkalı



Herkese selam,

Bildiğiniz gibi aslında ben gazeteciyim. Dolayısıyla da her ay bir kaç ünlüyle röportaj yapma şansım oluyor. Bundan böyle yaptığım bu röportajları, dergi çıktıktan sonra burada da paylaşmayı düşünüyorum. İşte onlardan ilki... Cengiz Bozkurt'la röportaj esnasında, çok çok keyifli vakit geçirmiştik. Kendisi o kadar eğlenceli bir adam ki... 

Umarım röportajdan siz de keyif alırsınız. 

Herkese sevgiler..
Z. 

Not: Bu röportaj Esquire Dergisi Kasım sayısında ve Sabah gazetesinin Günaydın ekinde yayınlanmıştır. 




EKRANLARIN “KAYPAK” BAKKALI

CENGİZ BOZKURT

O, “Leyla ile Mecnun” dizisinin Erdal Bakkal’; namıdiğer “Yaban Çakalı”. Canlandırdığı; kaypak, paragöz ve patavatsız karakterle son zamanların en çok konuşulan isimlerinden biri hâline gelen Cengiz Bozkurt, dizideki profilinden farklı olarak, son derece içten ve samimi açıklamalarıyla karşınızda…

Röportaj ZEYNEP ŞEKER
Fotoğraf ULUÇ ÖZCÜ

Önce onu, “Parmaklıklar Ardında” dizisinin hain gardiyanı Ekrem karakteriyle tanıdık. Dizinin ardından, yine buna benzer bir karakterle karşımıza çıkmasını beklerken; o, bizi sol köşeye yatırdı ve “Leyla ile Mecnun” dizisinin Erdal Bakkal’ı olarak evlerimize konuk oldu. Ekranda gördüğümüz; hain, fesat, ukala ve içten pazarlıklı hâllerinin aksine; kahkahası eksik olmayan, doğal ve samimi biri, Cengiz Bozkurt. Bu röportajda, ünlü oyuncunun, önce çocukluğuna ve “Ömrümün en güzel yılları” diye tabir ettiği üniversite yıllarına gidecek; ardından ise, “Leyla ile Mecnun” dizisi ve özel hayatına dair pek çok samimi açıklama bulacaksınız. İşte, başlıyoruz…

ESQUIRE: Doğrudan soralım; nasıl bir hikâye sizinki?
CENGİZ BOZKURT: Memur bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Her memur çocuğu gibi de, Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşarak geçti hayatım. İlkokulu ayrı bir yerde, ortaokulu ayrı bir yerde okudum. Bu durum, çocukluk dönemimde yaralar açmadı değil… Ama insan, alışıyor bir şekilde. Şahsen ben, Anadolu’da bu denli dolaşmanın bana kattığı çok şey olduğunu düşünüyorum. Bunlardan en önemlisi de, bu çeşitliliğin, beni iyi bir insan yapmasıdır.
ESQ: ODTÜ’de fizik okurken, ne oldu da birden bire tiyatro yapmaya karar verdiniz?
CB: ODTÜ, böyle bir okuldur işte; maden mühendisliğinde okuyan adam, sinema topluluğun başkanıdır. Fizik okuyan adam ise, tiyatro oyunu sahneye koyar. Ama sanırım asıl neden, gençken ne olmak istediğimizi bir türlü belirleyemememiz. Ben fizik okurken, asıl yapmak istediğim şeyin tiyatro olduğunu fark ettim ve tası tarağı toplayıp İngiltere’ye gittim.
ESQ: Memur bir ailenin çocuğu olarak, maddi anlamda böyle bir işe kalkışmak kolay olmasa gerek. Nasıl cesaret ettiniz?
CB: Çocukluk dönemimde, sık sık şehir değiştirmemizden midir bilinmez; ama bende, her şeye sıfırdan başlama gücü hep vardı. Bu nedenle, herkesin girmek için çabaladığı okulumu yarıda bıraktım ve İngiltere’ye gittim. O yaz, tesadüf eseri; Londra’nın farklı iki sokağında, iki ayrı arkadaşımla karşılaştım. Sonrasında, birinin dayısının yanında işe girdim, pazarda çorap sattım. Bir yandan da okula gidiyordum. Üstelik evliydim de. Ankara’da, bir İngilizce öğretmeniyle birlikteydim ve onu da peşimden İngiltere’ye sürüklemiştim.
ESQ: İşler umduğunuz gibi gitti mi, İngiltere’de?
CB: Başlangıçta, zordu tabii. Fakat sonra, her şey gayet güzel ilerledi. Birkaç arkadaşımla birlikte, Londra’nın varoş diye tabir edilebilecek bir semtinde tiyatro kurduk. O sırada, Mehmet Ergen’le karşılaştık ve kendisi, boş bir tekstil fabrikası bulduğunu ve burayı tiyatroya çevirmek istediğini söyledi. Ardından, bu işe birlikte kalkışmayı teklif etti. Böylece, “Arcola” adını verdiğimiz bir tiyatro kurduk. Her şeyi yoktan var ettik yani. İlk iki yıl, gerçekten çok zor geçti; ama sonra, İngiltere’de o kadar çok tutulduk ki, ödüle doymadık. Time Out İngiltere’de, “Eleştirmenlerin Seçimi” bölümünde, hep bizim sahneye koyduğumuz oyunların haberleri yer aldı. Anlayacağınız, hep birlikte orada, ciddi bir başarı hikâyesi oluşturduk.
ESQ: O tiyatro, hâlâ duruyor mu?
CB: Artık, orası kurumsallaştı. Şu anda, altı çalışanımız var. Hedefimiz, o tiyatronun aynısını burada da kurup, bu iki önemli dünya şehri arasında bir kültür alışverişi sağlamak. Oradaki İngiliz oyuncuları buraya getirip, buradakileri oraya götürmek istiyoruz. Hatta bu nedenle, burada, Talimhane Tiyatrosu’nu kurduk.
ESQ: Ne oldu da İngiltere’den dönmeye karar verdiniz?
CB: Babamın vefatıdır, benim buraya dönmeme neden olan. Yoksa kolay kolay dönmezdim.
ESQ: Babanızla nasıl bir ilişkiniz vardı?
CB: Ben ODTÜ’den ayrılıp İngiltere’ye gittiğimde, ailem hâlâ okula devam ettiğimi sanıyordu. Onları, birkaç yıl, hâlâ okuyorum diye kandırdım. Yalanım ortaya çıktığında, annem çok kızdı; fakat babam tek laf etmedi. O, anlayışlı bir adamdı. Ve de çok komik! Babam, tam “Leyla ile Mecnun” kafasında bir adamdı. Öyle anlarda, öyle tuhaf espriler yapardı ki… Yer aldığım bu diziyi izleseydi, eminim çok güler ve benimle gurur duyardı.
ESQ: “Leyla ile Mecnun”un kadrosuna nasıl dâhil oldunuz?
CB: Bu diziden önce, “Parmaklıklar Ardında” adlı dizide, kötü karakterli gardiyan Ekrem’i oynuyordum. O rolden sonra, bana yine o role çok benzeyen teklifler geldi. İstesem, televizyon dünyasında, o karakter üzerinden çok rahat ilerleyebilirdim. Fakat ben, daima aynı karakterleri oynayan oyunculara hep şaşırmışımdır. Bu nedenle, gelen tekliflerin hepsini reddettim. Kabul etmediğim için de, aslında o sezonu kaçırdığımı düşünmedim değil. Ta ki, bir arkadaşım, “Leyla ile Mecnun”dan bahsedene kadar. Kendimi bir anda, bu işin içinde buldum. Şimdi, “İyi ki beklemişim.” diyorum.
ESQ: Dizi; çok ses getiren, 7’den 70’e herkesin beğendiği, sahip çıktığı bir proje oldu. Bu kadar ilgi sizi şaşırttı mı?
CB: Biz ilk bölümü çekerken, çok tuhaf bir şey oldu. Ben, sanki bu günleri tahmin etmişim gibi; yönetmenimiz Onur Ünlü’ye, “Onur, bir bakıyormuşsun bizim çok kült bir seyircimiz oluyormuş, patlıyormuşuz.” dedim. O da “Ben de aynen öyle hissediyorum. Bu dizi, ya çok beğenilecek ya da dibe batacağız.” dedi. Anlayacağınız, umutlarımız yarı yarıyaydı; neyse ki dizi çok tutuldu.
ESQ: Türk seyircisi, absürt komediye pek alışkın değil. Bu nedenle, aslında bu tür bir dizide yer almak, biraz cesaret istemiyor mu?
CB: Hayatın kendisi risktir. Risk almayan insanlar, başarıyı yakalayamaz. Ben, memur ailesinden gelmeme ve hatta beni de memur yapmaya çalışmalarına rağmen, memur olmayı reddettim. Çünkü orada risk yok. Ay sonunu bekleyen sağlamcı insanlardır, memurlar. İçimdeki karakter, beni hep risk almaya itti. Bu nedenle, “Leyla ile Mecnun”un senaryosunu okuduğum anda, bu işte olmak istedim. Açıkçası Türkiye’de, kuşaklar boyu mizah dergileriyle büyümüş ve absürt esprileri dergide gören; fakat televizyonda bunun karşılığını bulamayan bir kitlenin olduğunu biliyordum. Bu diziyle birlikte, bu kitleyi yakalayacağımızı da… Ama umduğumdan daha fazla kitleye hitap etmeyi başardık. Absürt komedi noktasında, baya öncü bir iş yaptık. Dilerim, öncü olduğumuz bu yoldan yeni isimler yürür.
ESQ: Sizce, dizinin TRT’de yayımlanıyor olmasının; diziye, daha çok artısı mı, yoksa eksisi mi oldu?
CB: Herkes tam tersini düşünüyor ama eğer bu dizi özel kanallarda yayımlansaydı; emin olun, baştan çok veto yerdik. TRT yönetimi, bize hiç müdahalede bulunmadı. Bugüne dek, senaryo üzerinde tek bir değişiklikte dahi bulunmamızı istemediler. TRT; tecavüzü hikâyenin göbeğine oturtan, daha fazla reyting yapabileceğini düşündüğü işlerdense, bu tarz işlere daha rahat odaklanabiliyor. Bu nedenle, bence dizi iyi ki TRT’de yayımlanıyor.
ESQ: Dizide öyle bir karakteri canlandırıyorsunuz ki; insanlar, sizin için “Öylece durduğunda bile insanı güldürüyor.” tarzı yorumlarda bulunuyor. Bu yorumlara ne diyeceksiniz?
CB: Ben, İngiltere’den döndükten sonra, Türkiye’de “Aşk Delisi” adlı bir oyunda rol almıştım. Hatta orada canlandırdığım Martin karakteri ile Afife Jale Tiyatro ödüllerine aday gösterilmiştim. O dönem, pek çok arkadaşım bana, “Sen ödüllere layık gösteriliyorsun falan ama sahnede de aslında pek bir şey yapmıyorsun.” diyerek sitemde bulunmuştu. Ne yazık ki insanlar, bir şey yapmamanın, aslında bir şey yapmak olduğunu anlamıyor. Bizdeki komedi anlayışı, çok klasik biçimde, bağıra çağıra komedi olarak algılanıyor. Oysa komedide, en vurucu anlar, sessizlikleri oynadığınız anlardır. Yani asıl komiklik, hiçbir şey yapmamış olmakta. Bu nedenle, “Öylece durduğunda bile gülüyorum.” denildiğinde, ben aslında orada öylece durmuyorum. Ben, orada bir şey yapıyorum. Böyle söylediklerine göre de yaptığım şeyi doğru yapıyorum.
ESQ: Dizide ne ölçüde doğaçlama var?
CB: Neredeyse her sahnede! Hatta bazı sahneleri, yeniden yazıyoruz diyebilirim. Birçok şey, sette gelişebiliyor. Senaristimiz Burak Aksak, çok başarılı biri. O, bize çok sağlam bir senaryo gönderiyor; biz de kimi zaman, o senaryo üzerinden çeşitlemelere gidiyoruz. Emin olun, birçok efsane olmuş sahne, sette çıkmıştır.
ESQ: Mesela?
CB: “İsmail Ağabey, hooop!” repliği, tamamen yönetmenimizin “Yahu yakın sahneleri çekmeyelim şimdi; bunlar, hep böyle birbirine uzaktan bağırsın.” demesiyle diziye dâhil olmuş bir repliktir. Doğaçlama konusunda başka bir örnek vermem gerekirse; son bölümlerden birindeki sufle konusunu var mesela. Diziye, Yeşilçam oyuncuları dâhil olmuştu. Bu oyuncular, geçmişte ezber yapmak yerine hep sufle alarak çekim yaptıkları için; çekimlerde, ezber konusunda biraz zorlandı. Ben de, “Kardeşim, şuradan sufle verin.” dedim. Böylece, o anda verilmiş bir kararla, bu oyunculara arkadan sufle verildi ve o ses, diziye yansıdı. Benim oynadığım karakter de ara ara, “Nereden geliyor bu ses?” diyerek, ortaya komik diyalogların çıkmasına neden oldu.
ESQ: Şu sıralar, herkes size gülüyor. Peki, siz kimlere gülüyorsunuz?
CB: Haluk Bilginer ile “Sevgili Dünürüm” adlı dizide oynamıştık. Kendisiyle, İngiltere’den de tanışıyoruz. Benim idolümdür, Haluk Ağabey. Ona çok gülerim. Onun dışında, genç oyunculardan da çok güldüğüm isimler var. Mesela bizim dizide İsmail Ağabey’i oynayan Serkan Keskin de gerçekten çok komik bir çocuk. Bizim ülkemizde, senaristlerin ya da yönetmenlerin oyunlara gidip oyuncu izleme alışkanlığı yok maalesef. Serkan gibi keşfedilmemiş o kadar çok komedi oyuncusu var ki…
ESQ: Dizideki danslarınız için profesyonel yardım alıyor musunuz?
CB: O dansların hepsi, benim evde arkadaşlarıma, aileme zaten yaptığım danslar. Dolayısıyla, hayır; o dansların da hepsi, tamamen doğaçlama.
ESQ: Biraz da setten bahsedelim. Geçmişte bir dayak olayıyla gündeme gelmişti, “Leyla ile Mecnun” seti. Şimdi ortam nasıl?
CB: Bazen, gülme krizlerinden dolayı bir sahneyi çekemediğimiz anlar oluyor. Ama sonuçta, orada bir iş yapıyoruz. Zira bir ofis içinde ne tür çekişmeler oluyorsa, aynıları bizde de yaşanabiliyor. Beni, özellikle, sete gelen seyirciler çok mutlu ediyor. Çünkü her kesimden seyirci sete gelip, bizi izliyor. Görüyorum ki; biz, Türkiye’nin çimentosu gibi olmuşuz. Herkesimden insanın aynı şeye gülmesini sağlamışız. Özellikle bakkal kapalıyken kapı altından atılan mektuplar, bunu daha net görmemi sağlıyor.
ESQ: Neler yazıyor o mektuplarda?
CB: Hayat hikâyesini yazan da var, “Geldik, bulamadık. Böyle bakkalcılık mı olur?” diye soranlar da! Bütün mektupları saklıyorum. Onlar benim için çok değerli.
ESQ: Hayatı çok ciddiye alır mısınız?
CB: Hayatın en ciddi anlarında bile inanılmaz komiklikler vardır. Hastanelerde, cenazelerde; en gülmemen gereken yerde gülersin. Bence gülmek, güzeldir; hayatı acıklı bir hâle getirmenin, tabiri caizse “kasmanın” bir anlamı yok.
ESQ: Diziden arta kalan zamanlarda neler yaparsınız?
CB: Şu sıralar, eşimle bir bebek beklediğimiz için, çok hareketli bir sosyal hayatım yok. 29 Ekim gibi, bebeğimiz doğacak inşallah. Bu nedenle, eşimle şu sıralar, daha çok evde vakit geçiriyoruz.
ESQ: Sizin, 21 yaşında bir kızınız daha var. Nasıl bir babadır, Cengiz Bozkurt?
CB: Kızımla çok iyi anlaşırım. Onun her konuda fikir sahibi olması, en çok istediğim şey. Özellikle, memleket meselelerine kafa yormalı.
ESQ: Peki, ya sizin siyasetle aranız nasıl?
CB: Siyaset, her zaman hayatımın bir parçası oldu. Ailem, sosyal demokrattı. Ben de öyleyim. Henüz 13 yaşındayken, siyasetle tanıştım ve o günden itibaren, siyaset daima hayatımın bir parçası oldu. Hatta son seçimlerde, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nden milletvekili adayıydım. Ben herkesin, siyaset içinde, öyle ya da böyle bir taraf olması gerektiğini düşünüyorum. Ama kastettiğim şey, “klavye aktivizmi” değil. Onu, pek sevmiyorum. Bu nedenle de, Twitter ya da Facebook’ta, politik şeyler paylaşmıyorum. Benim için aktivizm, sokakta yapılan aktivizmdir; diğeri, gösterişten başka bir şey değil.
ESQ: Son dönemdeki “savaş haberleri”yle ilgili ne düşünüyorsunuz?
CB: Tarih, bu olayları şöyle kaydedecek: “NATO’nun ve emperyalist ülkelerin Orta Doğu’daki kaynakları paylaşma mücadelesi ve bu mücadele uğruna atılmış stratejik adımlar…” Yoksa Suriye’nin kazara bomba attığı falan; bunları kimse yutmaz.
ESQ: Önümüzdeki günlerde, “Leyla ile Mecnun” dışında başka ne gibi projelerle karşımıza çıkacaksınız?
CB: Dizinin haricinde, Osman Sınav’ın şu sıralar gösterimde olan filmi “Uzun Yol”da rol aldım. Onun dışında, 21 Aralık’ta gösterime girecek olan “Kod Adı Venüs” adlı bir filmde de rolüm var. Sonrasında ise, 2013 yılının sonlarına doğru, İngiltere’den bir arkadaşımın çekeceği bir filmde rol alacağım. Kendisi, daha önce çekmiş olduğu bir filmle Altın Portakal kazanmıştı. Anlayacağınız, önümüzdeki günler, bir hayli yoğun geçecek. 

5 Aralık 2012 Çarşamba

Garanti Kapsamı



Hiç garantisi devam eden elektronik bir cihazınız bozuldu mu?

Bozulduysa, marka onu hiç bir ücret almadan tamir etti mi?

Muhtemelen ikinci soruya herkes aynı cevabı verecektir: HAYIR! 

Bugüne dek pek çok kez, garantisi devam ettiği halde teknik servislere avuç dolusu para ödedim. Örnek mi istiyorsunuz? Vereyim... 

Mesela HP marka laptop'ımın fanı haddinden fazla ısındığı için günün birinde tak diye kendini imha etti. Garantisi devam ediyordu. Servise gönderdim fakat bana şuanda tutarını hatırlamadığım bir fatura geldi. Çünkü laptop'ımın arızası garanti kapsamında değildi...

Sonra yine bir gün Babyliss marka saç düzleştiricim durup dururken çalışmamaya başladı. Servise gönderdim. Yine aynı yanıtı aldım: "Üzgünüz bu arıza, garanti kapsamında değil..."

Günlerden bir gün, Blackberry marka cep telefonumun tuşu bozuldu. Ayrıca ekran sık sık donup duruyordu. Garantisi hala devam ettiği için teknik servise gönderdim. Yanıt yine aynı;  "Üzgünüz bu arıza garanti kapsamında değil... Eğer arızanın giderilmesini istiyorsanız 350 TL ödemeniz gerekmekte."

Pardon?

Allahaşkına birisi çıkıp bana bu teknolojik aletlerin garantilerinin tam olarak neyi kapsadığını söyleyebilir mi? Telefonun tuşunu ben nasıl bozabilirim? Ya da saç düzleştiricimin günün birinde açılmaması için tam olarak ne yapmış olabilirim? 

Laptop'ımın fanının aşırı ısınması ve pat diye kapanıp bir daha hiç açılmaması benim hatam mı?

BU GARANTİLER TAM OLARAK NEYİ KAPSIYOR?

BİLEN VARSA LÜTFEN SÖYLESİN... 




28 Kasım 2012 Çarşamba

MUSIC IS LOVE





Bazen ne saçma şeylere üzülüp, ne aptal şeylere kafa yoruyoruz. Geçen gün sahilde yürürken yine saçma bir şeylere kafa yoruyordum, bir yandan da kulaklığım kulağımda, tam da moduma uygun saçma sapan şarkılar dinliyordum.

Ta ki, az sonra dinleyeceğiniz şarkı çalana kadar…

Bir şarkı bir anı ne kadar renklendirebilir? Bir şarkı, kafanızdaki bütün karanlık düşünceleri yok edip, sizi nasıl bu denli keyiflendirebilir?

Country müziğe ve smooth jazz'a bayılıyorum. Bu şarkıyı da bir ara müzik çalarıma eklemiş ama hiç dinlememiştim. Bu nedenle çalmaya başladığında önce hangi şarkı olduğunu anlayamadım. Sonrasında ise size yemin ederim, hayatımda ilk defa zıplayarak ve kocaman sırıtarak yürümeye başladım.

Şarkı modumu bir anda değiştirmişti. Hem de ne değiştirme… 

Eğer şu sıralar canınız sıkkınsa, belki sizi de bir parça gülümsetir diye şarkıyı burada paylaşmak istedim…

Gerçekten müziğin gücü diye bir şey var ve ondan, hepimize lazım…

Jason Isbell and The 400 Unit
"Alabama Pines"



Sevgiler,
Z. 

21 Kasım 2012 Çarşamba

DIY: DEKORASYONDA BALKABAĞI

Siz hiç balkabağı çorbası içtiniz mi?

Ben ilk kez Viyana'da içmiştim. O zamanlar biraz da küçük olduğumdan mıdır nedir; başta ne çorbası olduğunu anlamamış, Avusturyalılar mercimek çorbası pişirmeye çalışmış ama başaramamış sanmıştım:) 

Sonrasında ise tadına, rengine her şeyine bayılmıştım.


Yok, burada çorbanın tarifini falan paylaşacak değilim. Bahsedeceğim farklı bir şey. Hiç balkabağını evinizin dekorasyonunda kullanmayı düşündünüz mü? İnternet üzerinde tesadüfen rastladığım bir fotoğraf, beni daha fazla fotoğraf aramaya itti. Sonuç mu? Aşağıdaki fotoğrafları çoktan arşivime kattım. Sizlerle de paylaşmak istedim... Bakalım benim kadar beğenecek misiniz? 


Yapıştırmalı harflerle farklı bir görünüm elde edebilirsiniz. 



Balkabağını olduğu gibi sade şekilde sehpanın üzerinde kullanmak bile ne güzel bir görüntü çıkarmış ortaya...




Saplarını kesip mum yerleştirebilirsiniz. 



Daha renkli bir balkabağı isteyenler için:)


Zımba modası balkabağına sıçramış:)



Önemli yemek davetlerinizde böyle bir sunum yapsanıza! 

BALKABAĞININ İÇİNİ OYARAK VAZO OLARAK DA KULLANABİLİRSİNİZ! 



İşte bu favorim! 



Balkabağı zamanla çürüyen bir şey. Fakat merak etmeyin, bir yıldan önce çürümüyormuş... Eğer verniklerseniz ise ömür boyu kullanabiliyormuşsunuz. 

Ne dersiniz? Beğendiniz mi?



21 Ekim 2012 Pazar

SAÇA KAYNAK OLAYI


Henüz küçük bir kız çocuğuyken saçım o kadar gürdü ki, kaç toka eskittim belli değil...

Sonra yavaş yavaş büyüdüm, her gün saçımdan dökülen telleri başlarda çok kafaya takmadım. Hatta hiç umursamadım, saçımı düzleştiricilerle neredeyse her gün düzleştirdim. Hal böyle olunca da, 25 yaşına geldiğimde çocukluğuma nazaran çok daha az saçı olan bir kızdım.

Peki ne yaptım?

Dayanamadım, bir kaç arkadaşımın da önermesiyle saçıma kaynak yaptırdım.

Sonuç tam bir hüsran! Kesinlikle tavsiye etmiyorum.

Çünkü her şeyden önce takma ve çıkarma esnasında saçınız gerçekten çok zarar görüyor. Üstelik o boncuklar saçınıza o kadar ağırlık yapıyor ki gün içinde başınız ağrıyabiliyor. Asla rahat hareket edemiyorsunuz, boncuklar yatarken başınıza batıyor. Üstelik saçınızı gönlünüz istediğince tarayamıyorsunuz, banyo yaptıktan sonra da sanki saçınız pismiş gibi hissediyorsunuz.

Elbette aksini iddia edecek olanlar vardır ama bence saça kaynak yaptırmak akıl kârı değil... Onun yerine saçı doğal yollardan gürleştirmeye çalışmak ve hatta çok lazımsa çıt çıt almak, çok daha mantıklı bir şey...

Siz siz olun, kuaförlerin "Hayır canım hiiiiç zararı yok!" sayıklamalarına inanmayın. Bizzat denedim, gördüm; kaynak yaptırmak deli işi, deli....

Ben şimdilerde saçımı doğal yollardan gürleştirmenin peşine düştüm. Yakın bir arkadaşım, bir kaç tavsiyede bulundu. Bizzat deneyip onaylayan arkadaşları varmış. Bakalım, olumlu bir sonuç alırsam burada paylaşırım.

Ama o zamana dek yaşasın insanın kendi saçı, yaşasın doğallık! :)

Sevgiler,
Z.

20 Ekim 2012 Cumartesi

BEN DÜN BİR OYUN İZLEDİM 5

Hep söylemişimdir; tiyatroya gitmeye bayılıyorum. Sahnenin ahşap kokusu, kırmızı koltuklar, oyuncularla onlara dokunabilecek kadar yakın olma hali...

Oyundan çıktıktan sonra bir kahve içmek, oyun hakkında tartışmak...

Okuldan kalma bir alışkanlık herhalde, tüm bu saydıklarıma bayılıyorum. Oyun ister sıkıcı olsun, ister çok eğlenceli... Bir tiyatro oyunundan çıktıktan sonra kendimi daha da zenginleşmiş buluyorum. Evet, bu cümle tam olarak ne hissettiğimi anlatıyor sanırım. 

O nedenle birinin beni tiyatroya davet etmesi, bana hediye edilen bir oyun bileti içimi ısıtıyor, inanılmaz mutlu oluyorum.

Nitekim geçtiğimiz günlerde sürpriz bir şekilde erkek arkadaşım tarafından bir oyuna davet edildim. İtiraf edeyim, bana bugüne dek yaptığı en güzel sürprizlerden biriydi.

Haliyle, kalktık gittik. 

Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesindeki "Oyun" adlı oyunun Samuel Beckett'a ait olduğunu duyunca daha da bir mutlu oldum. Bu Samuel Beckett hayranlığı da ne? diyenler için geçmiş yazılarımdan birini de paylaşayım.

Oyun, 15 kareye bölünmüş bir bloğun içinde yalnızca insan kafalarının görünmesiyle başlıyor. Sonrasında bu kareler içindeki oyunculardan hangisi konuşacaksa, onun içinde bulunduğu küpün ışığı yanıyor.  İki kadın bir erkek arasındaki aşk üçgeninin anlatıldığı oyunu gelin daha detaylı anlatayım. 

Oyunda, bu aşk üçgenini anlatan topu topu 20 cümle falan var. Ve bu 20 cümle, 1 saat boyunca küplerin içindeki farklı kişiler tarafından yüksek sesle ve hızlı şekilde söyleniyor. Evet, oyun bundan ibaret. 1 saat boyunca aralıksız devam eden cümleler bir noktadan sonra size fenalık geçirtebilir. 



Evet kabul ediyorum, oyundaki hız, oyuncuların performansı ( ki bu noktada performans dediğimiz şey yalnızca o cümleleri hızlı bir şekilde söylemeleri) ve ışıklandırma harikaydı. 

Ama aynı cümlelerin, belli bir hızda bir saat boyunca farklı kişiler tarafından aralıksız söylenmesi beni hiç de tatmin etmedi. 

Hatta erkek arkadaşım bir ara "İşkence odasına mı düştük?" demedi de değil... 

Oyundan çıktığımızda ben bir İngiliz Dili Edebiyatı mezunu olarak oyunu anlamamış olmayı haliyle kendime yediremedim. Koskoca Samuel Beckett'a da laf etmek haddim değil... Dolayısıyla eve geldim ve İnternetten araştırdım. 

Meğer oyun II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da ortaya çıkan ve gerek biçim, gerek içerik açısından yerleşmiş tiyatro kurallarına karşı çıkan Uyumsuz Tiyatro'nun en çarpıcı örneklerindenmiş. Ve meğerse oyun, gövdelerini yitirmiş, yalnızca bilinçleriyle var olan üç kişinin "araf" olarak nitelendirilebilecek "eşik"te bekleyişlerini anlatıyormuş.

Üstad Samuel Beckett'ı eleştirmek haddim değil, o yüzden susuyorum. Ama size tavsiyem, en azından oyunu izlemeden önce Radikal'de yayınlanan şu röportajı okumanız. Bu sayede oyundan daha fazla keyif alabilirsiniz. 

Sevgiler,

Z. 







28 Eylül 2012 Cuma

İnsanı Sarsan Şehir: BERLİN

Geçtiğimiz ay bu günlerde, en yakın arkadaşlarımdan Miray ile birlikte Berlin'deydim... Philips'in davetlisi olarak gittiğimiz Berlin'de niyetimiz teknoloji fuarına katılmaktı... Ama biz niyeti bozduk ve...

Kendimizi gecenin bir saatinde sokaklara attık. Berlin saat 23.00'den itibaren görüp görebileceğiniz en tenha şehre dönüşüyor. Ya da biz yanlış yerlerde dolandık bilemiyorum, fakat İstanbul'un her saat hareketli sokaklarını düşünüp bu durumu pek garipsedik... 






Yine de erken saatte otele dönmek içimize sinmedi. 25 yaşındaydık, çok yakın arkadaştık ve evimizden, ailemizden uzaktaydık. Anlayacağınız, sokaklar tenha da olsa Berlin'in tadı çıkarılmalıydı, çıkardık. 


Önce- Sonra


                                                                                           
Sadece içki ve kahve içmedik tabii... Bolca yemek de yedik. Hatta biraz fazla yedik...







Tüm bu yemekleri aşağıda göreceğiniz tarzda inanılmaz şirin atmosferi olan ve dünyanın en güleryüzlü çalışanlarına sahip olduğunu düşündüğüm restoranlarda yedik.




Yediğiniz içtiğiniz size kalsın bize gördüklerinizi anlatın diyenler için devam edeyim; Berlin gerçekten insanı sarsan bir şehir. Şehrin her tarafında İkinci Dünya Savaşı'nın ve Nazi'lerin Yahudileri katledişinin izlerini bulabilirsiniz. Mesela şehrin merkezinde karşınıza  katledilen Avrupalı yahudiler için yapılan anıt çıkıyor. Anıt dediğime bakmayın; burası değişik boyutlarda ve yüksekliklerde 2711 adet beton bloktan oluşan  bir labirent. 






Yer bir yükselip bir alçalıyor. Sütunların boyları ise içerilere doğru gittikçe çok ama çok yükseliyor. Almanlar bu labirenti bir nev-i Yahudilerden özür dilemek için yaptırmışlar. Soykırım, savaş, işkence gibi özellikle de mağdurları tarafından kelimelere dökülmesi çok zor olan olayları, sonraki kuşaklara aktarmadaki etkili yollardan birinin, doğrudan bedensel alışkanlıkları alt üst eden ve böylece “ortak” bir hafızayı da tetikleyen fiziksel deneyimler olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu labirent de insana bunu yaşatıyor. İnsanların o dönem katledilen insanların neler hissettiklerini az da olsa anlamalarını sağlamak amacıyla yapılmış. Zaten ziyaretçiler, labirenti andıran beton dikdörtgenlerin arasında gezindikçe klostrofobik bir deneyim yaşıyor, “korku ile karışık bir huşu duygusu içinde bir nevi nutuk tutulması yaşadıklarını” ifade ediyorlar. Emin olun, ben de bu hissi yaşadım. Berlin insanı sarsan bir şehir, size söylemiştim...

Gelelim Berlin'deki bir başka sarsıcı noktaya... Checkpoint Charlie ( Charlie'nin Kontrol Noktası)




Bu nokta Berlin Duvarı'nın geçiş noktası... Bu geçiş kapısı sadece müttefik askerleri, büyük elçiler, bu kişilerin aileleri, yabancılar, Federal Almanya'nın Demokratik Almanya'daki temsilcileri, çalışanları ve Demokratik Alman üst düzey yöneticileri tarafından kullanılabiliyormuş. Yukarıdaki fotoğraf sizin de tüylerinizi ürpertmedi mi?

Gelin o zaman Berlin'in neşeli taraflarını keşfetmeye devam edelim...


Berlin'in maskotu :)

Meşhuuuur Sony Center




Çiçekçi değil bir kafenin girişi :)


Dev Berlin haritası ve şehirde mutlaka keşfetmeniz gereken yerleri gösteren dev toplu iğneler... Bence çok yaratıcı! 





Berlin'e gidip de Berlin Katedrali'ni görmeden olmaz. Onu da gördük, hatta devasa büyüklükteki bu katedralin en tepesine çıkıp manzarayı da keşfettik. 


Kilisenin 1900 yılındaki hali.

Ve şimdiki hali...






Katedral İkinci Dünya Savaşı'nda oldukça hasar görmüş ve  daha sonradan restore edilmiş. Katedralin hasar gören parçaları ise yine katedral içerisinde bir yerde sergileniyor. Anlayacağınız adamlar tarihine sahip çıkıyor. İşte bu da o parçalardan biri..



Demem o ki; Berlin insanı derinden sarsan ama bir o kadar da içine alan bir şehir. Yolunuz düşsün ya da düşmesin bu şehri mutlaka görün derim. Tabii benim kadar kısıtlı zamanınız yoksa özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerini daha derinden hissedebileceğiniz müzeleri de gezmeyi ihmal etmeyin. Şahsen ben, günün birinde yolum yeniden Berlin'e düşerse öyle yapacağım...

Ve sanırım bunu yine Miray'la yapacağım:)




Herkese Sevgiler,
Z.