29 Aralık 2010 Çarşamba

Ben Dün Bir Oyun İzledim

Dün akşam "Artık iş çıkışları sosyalleşmeliyim, yeter bu tembellik ! " dedim ve en yakın arkadaşlarımdan Serra ile önce tiyatroya, sonra da Asmalımescit’e doğru yol aldım.

Hava buz gibiydi. Dolayısıyla Asmalının daracık sokakları, yazın bıkmış olduğumuz o insan kalabalığından arınmış şekilde, bizi kucakladı ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar bırakmadı. Yani işin Asmalımescit kısmı gayet güzeldi, soğuk havaya rağmen çok keyifli vakit geçirdik.

Fakaaat izlediğimiz oyun beni biraz hayalkırıklığına uğrattı.
Diğer bir deyişle, şu sıralar İstanbul Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen "Kredi Kartı Vak’aaa" adlı oyun Serra’yla beni pek açmadı.

Bir kere perde açıldığı anda gözümüze çarpan sade ve karanlık dekor, ki dekor denecek pek birşey de yoktu ortalıkta, keyfimizi hafiften kaçırdı.Galiba biz daha cıvıl cıvıl ve dolu bir dekor beklemiştik. 
Hemen kafamızdan bu negatif düşünceyi attık ve “Neyse canım” dedik, “Dekor için mi geldik yani?”
Ama oyuna iyi niyetli yaklaşmanın bir anlamı olmadığını da kısa süre sonra keşfettik.
Oyun hakkında yorum yapmadan önce Cüneyt Çalışkur’un yazıp yönettiği bu oyunda Uğur Polat ve Çağ Çalışkur’un rol aldığını hatırlatalım.

Tam da bu noktada Uğur Polat’ın ses tonuna, türkçeyi kullanma sanatına ve tabiki oyunculuğuna hayran kaldığımızı da belirtmek isterim. Zaten kendisi bu oyundaki rolü ile Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro ödüllerinde en iyi erkek oyuncu ödülünü almış.
Uğur Polat

Gelelim oyuna.

Tek kelimeyle oyunu, oyuncular götürdü bence.  Özellikle Çağ Çalışkur’un şarkı söylediği sahneler çok güzeldi. Fakat 1 saat 15 dakika süren oyunda, Uğur Polat’ın takdire şayan oyunculuğu ile, ilk defa sahnede izlediğim Çağ Çalışkur’un insanı büyüleyen duru sesi dışında, kayda değer birşey bulamadım.
Yalnız bazı insanlar sırf gülmek için mi gülüyor yoksa yönetmen kendi akrabalarından bir kaç kişiyi salonun çeşitli yerlerine mi yerleştirmiş bilemiyorum ama oyunun garip garip yerlerinde kahkaha atan seyircilere dönüp “ Ne olur bize de anlatın, tam olarak neye güldünüz?”  diye sormak istedim. Oysa bende gülmek istemiştim L
İnsanların ne kadar hırslı olabileceği ve bu uğurda ne kadar çirkinleşebilecekleri, oyunun belli bir bölümünden sonra gözümüze sokuldu fakat gerçekten beni düşünmeye iten, güldüren veya ağlatan, kısacası herhangi bir duyguyu yaşamamı sağlayan tek bir sahne yoktu.

Yalnız ne yalan söyleyeyim, hırs yaptığı şeye ulaşamayıp, çareyi isyan etmekte bulan Uğur Polat’ın üstündekileri çıkarması ve sahnede boxerla kalması, benim açımdan beklenmedik bir sondu. Yine de olayı, bu son da kurtaramadı.

Kıssadan hisse, maalesef oyunu sevemedım J
Yalnız, bir tiyatrosever olarak bu oyuna gitmeyin demem çünkü iyi kötü her oyunun izlenmesinden yanayım. Hatta bence gidin, belki siz farklı bir tat alırsınız bilemem.
Fakat benim dün akşamdan aldığım iki tat şudur; Uğur Polat 10 numara oyuncudur, Asmalımescit buz gibi havada bile mutluluktur !
Sevgiler, Z.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Açık Mektup Bu Kez Annelere Yazıldı

Yazıya başlamadan önce güzel bir haber !
Severek takip ettiğim CafeRuj sitesi, bir yazımı paylaşmış. Böylesine güzel bir portalda yer almak,üstelik birde site içerisinde günün en çok okunan yazılarından biri olmak, gerçekten onur verici.

Teşekkürler CafeRuj !
Yazıya ulaşmak için buraya , siteye ulaşmak içinse buraya buyrun lütfen :)

Ve gelelim yazımıza.

“Hemcinslerime Açık Mektup” ve “Bu Kez de Erkeklere Açık Mektup” yazılarından sonra, başka kimlere açık mektup yazmak isterdim diye düşündüm ve buldum.

Annelere !

İşte her annenin okumasını temenni ettiğim mektubumun maddeleri :)

  Giysi dolapları bence kişiye özeldir. Yani kıyafetler bizim, dolap da bizimse o halde içinin dağınıklığı neden sizi rahatsız eder ki ? Üstelik bu dağınıklık genelde bir kaç kazağın düzgün katlanmaması ya da hırkamızın askıdan kayıp yamuk durması gibi oldukça küçük ayrıntılardır. Ama işte diyorum ya neden bizim odamızdaki, kapaklı o dolapları bu kadar kafaya takıyorsunuz, anlayabilmiş değilim.

Orta okulda sırf hergün okuldan gelince formamı asmak yerine, yatağın üzerine koyuyorum diye annem, o formayı alıp camdan aşağı atmıştı. Ciddiyim.

Az sonra kapı çalınıpta, apartman görevlimiz elinde benim formamla görününce annem ne dese beğenirsiniz.

"Ali Efendi onları aldığın yere bırak, Zeynep inip alacak."

Evet resmen böyle söyledi, şaka gibi :)

Bakın ne diyeceğim, tamda bu olayın cereyan ettiği günlerde Mavi Saçlı Kız adında bir roman okumuştum. Roman Burçak Çerezcioğlu adlı, hayata gözlerini çok erken kapamış genç bir kızın günlüğünden oluşuyordu. Vefat eden Burçak'ın ardından, kitabın bir yerinde,babasının yazmış olduğu şu not dikkatimi çekmişti.

Dağınık bir odada yaşanmışlık vardır.
Ben düzeni severdim.
Al işte...
     
        Daha 14 yaşındayken bu söz inanılmaz etkilemişti beni. Gerçekten hayat dolaplarımızın dağınıklığını dert etmeye değecek kadar uzun değil. Bunu bir düşünün derim.

·      Onun dışında hergün canınız sıkıldıkça temizlik yapmayın. “Size ne canım ? Sizden yardım isteyen mi oluyor  ?” diyen anneler, belki yardım istemiyorsunuz ama siz orada temizlik yaparken ve biz laptop kucağımızda boş boş otururken inanılmaz geriliyoruz. Çünkü bütün genç kızlar bilir ki, eğer anneniz evi temizliyorsa  ve siz salondaki koltukta boş boş oturuyorsanız, anneniz bir süre sonra size sinirli bakışlar atmaya başlar, “Kaldır ayağını !”  diye ters ters söylenip hızlı ve sinirli hareketlerle, havaya kaldırdığınız ayağınızın altını süpürür.
   
En sonunda da dayanamaz patlar ve agzından su sozcukler dokulur.

Aman kızım sen sakın kalkma, sakın zahmet etme, “yayıl” e mi ?

Sevgili anneler, bunu yapmayın ne olur. Ne kendiniz gerilin ne de bizi gerin :)

      Ayrıca ben kızımla arkadaş gibiyim cümlesini benimseyip sonra biz sizi arkadaş olarak görüpte birşey anlatınca burnumuzdan getirmeyin.



Bizim kıyafetlerimizi alıp giyerken iyi, ama farzı misal biz sizin bir takınızı takıp da kaybedersek laf etmeyin. Zira annemin çok sevdiği kolyesini taktığımda, ve daha sonra kendisi takmak için çekmecelerine bakıpta  bulamadığında ne mal kıymeti bilmemem ne de dağınıklığım kalmıştı bahsedilmedik. Oysaki kolye yine kendi çekmecesinden çıkmıştı. Eee bunun üzerine ben birşey demiyorum.

Şu cümle,kendi annem dahil, tüm arkadaşlarımın annelerinden sıklıkla duyduğum ve hiç bir anlam veremediğim cümledir;

"Ben söyledikten sonra bir anlamı yok ! "

Örneğin benim annem bulaşık makinesi doluysa, makineyi, o söylemeden boşaltmamı bekler. Neden ?

Çünkü o söyledikten sonra bir anlamı yok :)

Hakikaten dünya üzerinde, anne kız ilişkilerinde en saçma bulduğum cümle budur. Yani mesela erkek arkadaşınız size hiç çiçek almıyordur, “Sen bana hiç çiçek almıyorsun.” diye isyan edersiniz ve o da gider ertesi gün size çiçek alır.O zaman bu cümle mantıklıdır çünkü o çiçek hakikaten söylenmeden alınınca güzeldir.

Ama bulaşık makinesini siz söyledikten sonra boşaltsak ya da biriken ütüleri siz söyledikten sonra ütülesek ne olacak sevgili anneeler ?

O yüzden lütfen ama lütfen bu cümleden uzak durun.

Bize sormadan kıyafetlerimizi ya da başka eşyalarımızı atmayın, başkasına vermeyin. Yine buradan anneme sevgilerimi gönderiyorum :)

Saçlarımız dökülüyor diye söylenmeyin. Emin olun bizde hiç hoşnut değiliz bu durumdan. Lütfen sanki biz onları tel tel koparıp yere atıyormuşuz gibi bir tavır takınmayın.

Ve son olarak günlüklerimizden uzak durun artık ! Eğer kızının günlüğünü hayatı boyunca hiç okumamış bir anne varsa buradan kendisini tebrik ediyorum.

Daha düşünsem en az 5 madde daha çıkarırım sanırım ama sevgili annelerin üstüne bu kadar gitmek olmaz. Zaten illaki bir kaç anneden "Anne olunca görürüm ben sizi." tarzı bir yorum da gelecek.O nedenle ben artık susayım.

Tüm bu maddelere rağmen, yine de iyiki varsınız !

Tüm annelere sonsuz sevgiler,Z

 

24 Aralık 2010 Cuma

Viyana'da Noel

Hayatımın en güzel Noel'ini bundan 3 sene önce Viyana'da geçirmiştim. Ne de olsa ilk defa Noel de yurtdışına çıkmıştım, o nedenle Noel için kurulan pazarlar, süslenen sokaklar bana inanılmaz bir mutluluk vermişti.

Şehrin her tarafından yükselen Noel kurabiyelerinin kokusu, yine şehrin tam göbeğinde satılan süslenmeye hazır gerçek çam ağaçları, sokaklarda gezen noel babalar ve onların kullandıkları at arabaları..

Hepsi, hepsi harikaydı.

 Kısacası çok mutlu bir hafta geçirmiştim Viyana'da. O nedenle Noel'de bu şehirde olamayanlar için, ziyaretim sırasında çekmiş olduğum fotoğrafları paylaşmak istedim. Baktıkça, hissettiğim o çoşkuyu ve tabi bir de eksi 9 dereceyi bulan soğuğu hissedeceğinize eminim :)

İşte kendi objektifimden, amatörce çektiğim, Viyana ve  Noel fotoğrafları..

Şehrin göbeğindeki belediye binasının hemen önünde, büyük bir alana  kurulan, tahta evler içerisinde ağaç süslerinden tutun da, yılbaşı kurabiyelerine, sıcak şaraba ve yılbaşı hediyelerine kadar herşeyin satıldığı noel pazarı ;

Belediye binasının önündeki Büyük Noel Pazarı


Bu renkli yumurtalar için diyecek hiçbir şey bulamıyorum !!

Noel çöreklerinin kokusunu alabiliyor musunuz ? :)

Pek şarap sevmem ama Viyana'da eksi 9 derecede sizi ısıtacak tek şey ne yazık ki bir kupa sıcak şarap

Ah gene o yumurtalar :)

Çoçuklar için şekerleme satan bir tahta ev


Yılbaşı ağacı için ne kadar güzel süsler değil mi ?




Bu yaşlı amcada bana poz vermiş :)





Salzburg Kalesi'nin oradaki noel kutlamaları,

Salzburg'un tepesindeki kale ve buna bağlı olarak dondurucu soğuk !


Caz çalıyorlardı :)

Vee bunlarda noelde süslenmiş Viyana ve Salzburg caddeleri ;


Burada her semt 1. Viyana, 2. Viyana diye başlayıp 23. Viyana 'ya kadar gidiyor. Yani biri size neredesin diye sorduğunda "8. Viyana'dayım" ya da "Şimdi 18. Viyana'ya gidiyorum" diyorsunuz :) Bu gördüğünüz resimde 1. Viyana'dan.


Şehir turu attığımız bu arabada bize battaniye ve bir kupa sıcak şarap vermişlerdi sağolsunlar :) 


1. Viyana sokaklarından başka bir kesit :)




 Viyana Konser Salonu'nda izlediğimiz Noel Konseri,


İnsanlar tuvaletlerle & smokinlerle gelmişlerdi ve İtiraf ediyorum biraz sıkıcıydı :)


Ve tüm bu fotoğrafları çekmek için, dondurucu soğukta oradan oraya koşturup, sonunda soğuktan korunmak adına, kendimi sıcacık ellerine teslim ettğim, Avusturya'nın ünlü kahvesi melange ;

Soğuk günlerimin yegane dostu melange, seni çok sevmiştim ! :)


Eğer "Dondurucu soğuk bana birşey yapmaz, hem ben severim soğuğu." diyorsanız mutlaka noel zamanı Avusturya'ya gidin derim.

Yok "Ben kansızım zaten, donarım orda." diyorsanız, bahara bilet alın, ne diyeyim :)

Herkese mutlu yıllar, Z.

23 Aralık 2010 Perşembe

Kandırıldık ! Shakespeare Diye Biri Yokmuş !

Bu blogu yazmaya başladığımda sadece İngiliz Edebiyatı anlatacağım diye çıktım yola. Ama sonra, aslında anlatacağım başka hikayelerde olduğunu keşfettim, yoldan saptım.
İyi de oldu aslında. Daha yönlü bir blog oldu ElayZa. Ama madem “Başta ingiliz edebiyatı olmak üzere, hayata dair aklınıza gelebilecek her konu “ dedik, o halde artık Shakespeare’den bahsetme zamanıdır, ne dersiniz ?
William Shakespeare

Ne kadar çok duydunuz adını değil mi?
Belki çoğunuz onu sadece oyun yazarı olarak biliyor, sonelerinden haberi dahi yok. Hatta belki bazılarınız roman falan yazdığını bile sanıyor olabilir.
Oysa ki yok öyle birşey.  Hiç yazılmış romanı yoktur Shakespeare’in. Trajedi, komedi, şiir ve soneleriyle meşhur olmuştur. Ve her biri o kadar etkileyicidir ki, burada anlatmak için hangi birini seçerim, nasıl anlatırım bilemiyorum.
O yüzden ben size Shakespeare ‘in oyunlarından, sonelerinden bahsetmek yerine onun hayatıyla ilgili bilmediğinizi düşündüğüm bir kaç olay anlatacağım.

Mesela Sheakspeare geçen gün manken bir genç kızın söylediği gibi 1900 lü yıllarda yaşamamıştır:) 1564 yılının nisan ayında, Stratford-upon Avon adlı İngiltere’nin küçük sevimli bir kasabasında, tam da aşağıdaki evde doğmuştur.

Çoğu insanın düşündüğü gibi üniversite de okumamıştır William Shakespeare. O nedenle günümüzde, bu kadar düzgün bir dille, bu kadar kusursuz eserleri yazmış olması kafalarda soru işareti oluşturur. Hatta ingilizler hala William Shakespeare ‘in aslında paravan bir isim olduğu ve tüm bu eserlerin Francis Bacon, Thomas Moore ya da en güçlü aday Edward de Vere’e ait olduğu konusunda tartışır dururlar.
Öyle ya, babası kasap olduğu söylenen, üniversiteye bile gitmemiş, daha 18 indeyken, kendinden 8 yaş büyük bir kadınla evlenerek, o yaşta çoluk çocuğa karışmış her adamın harcı değildir, neredeyse tüm dünyayı kasıp kavuran 150 yi aşkın sone  ve 30 küsür oyun yazmak.
Bu kadar kusursuz bir ingilizceyle, dünyanın tüm üniversitelerinde ders diye okutulan eserler çıkarmak...
Üstelik  16.yy’da , Kraliçe Elizabeth yönetimindeki İngiltere’de,  kitap ve baskı makinelerinin bolca bulunduğu, kolaylıkla kayıt tutulabildiği bir dönemde,  hayatına dair çok az yazılı kanıt bulunmasıda, Shakespeare ‘in paravan bir isim ya da kişi olduğunu destekler nitelikte.

Kendi el yazısı ile yazmış olduğu oyunlarının dışında, araştırmacıların, bir özel mektup ya da günlük bulamaması da cabası. Bırakın mektup ya da günlüğü, tek bir satır dahi bulunamamış Sheakspeare'e ait.                                       
Oysa insan böyle usta bir yazardan geriye, sevdiklerine yazmış olabileceği mektuplar, pek çok yazı ya da karalamalar kalmasını bekliyor. Yazıya bu kadar aşık bir adam, illa ki başka birşeylerde yazmıştır diyor.

Hiç mi bir evrak imzalamamış ?

Yok.
Bunun dışında bir diğer enteresan olay ise, Shakespeare’in anne  babasının, eşinin ve çocuklarının okur yazar olmaması.

Anne ve babası ya da karısının okuma  yazma bilmemesi belki size garip gelmez ama yazı yazmayı ibadet kabul etmiş, yazmak konusunda bu kadar yetenek sahibi  bir insanın çocuklarına okuma yazma öğretmemesi de şaşırtıcı değil mi sizce ? Hiç mi çocuklarının, eserlerini okumasını istememiş ya da çocukları “Yahu bu adam ne yazıyor ?” diye, hiç mi merak etmemiş ?
Peki böyle bir şey olabilir mi ?
Buradaki tezlerin dışında diğer iddaalarıda araştırırsanız aslında olabileceğini görürsünüz.
Ama ben inanmak istemiyorum.

Derslerde hocalarımızdan adını duyduğumuzda  heyecanlanıp, hazır ola geçtiğimiz düşünülürse, bu ismin aslında sıradan bir isim olma gerçeğiyle de yüzleşemem, olmaz :)
Fakat diğer taraftan da ingilizceye neredeyse 1000 küsür yeni kelime kazandırmış, eserleri kusursuz anlatımından dolayı tüm dünyada şaheser olarak kabul edilmiş ve milyonlarca kez sahnelenmiş bir adamın dil eğitimi almamış, liseyi zorla bitirmiş hatta belki bitirememiş bir adam olması da şaşırtıcı.
Yine de ben defalarca okumaktan bıkmadığım Othello’yu, Venedik Taciri’ni, Macbeth’i bir başkasının yazmış olabileceğine inanmıyorum, inanmak istemiyorum.   
Ya siz ?
Sanırım aynı dili konuşuyoruz.
O halde ey araştırmacılar, gidin başka bir kimliği araştırın. Mesela Helin Avşar, Hülya Avşar’ın kızı mı yoksa kardeşi mi, bunu bulun. Buradan çıkacak sonuç bizi yıkmaz ama diğer konu dağıtır be kardeşim !

Shakespeare'in mezarı

Herkese Sevgiler, Z.

19 Aralık 2010 Pazar

Bu Kez de Erkeklere Açık Mektup

"Hemcinslerime Açık Mektup" yazım bu blogda en çok beğenilenler arasına girince ve bazı kız arkadaşlarımdan, "Ee bir mektupta erkeklere yaz amaaa!" diye sitemler gelince, tam zamanıdır dedim ve bu seferde açık mektubu, siz erkeklere yönelttim.

İşte beni deli eden davranışlarınızdan bazıları;

Yolda yürürken kız arkadaşlarınıza sanki birisi gelip elinizden kapacakmış gibi sarılmayın. Yanınızdaki kızların bundan hoşlandığını düşünüyorsunuz ama biz bozulan saçımızın derdine düşüp, üstüne birde siz öyle deli gibi sarılınca,nefes alamıyoruz.Ciddiyim.

Bir çin atasözü derki; Bir erkeğe kirli sakaldan daha fazla yakışan bir şey varsa, o da yine bir kirli sakaldır. O nedenle 18-25 yaş arası gençler, yanımıza sakalınızın tamamını kesip gelmeyin, bizi ergenlik yıllarına geri götürmeyin.

Kız arkadaşınız yanınızda otururken elinizi kızın beline götürüp beli açık mı, çamaşırı görünüyor mu diye kontrol etmeyin ! Bu bir kız için en aşağılayıcı şeydir, şu hareketi ne olursunuz yapmayın!

Saçınıza kilolarca jöle sürmeyin.

Slip mayo ve ne kadar moda olsa da daracık kot giymeyin, göz zevkimizi bozmayın!




Her işi kızlardan beklemeyin, bir gün de bulaşık makinasını siz boşaltın mesela. Ya da suyu bizden istemeyin, çoraplarınızı çıkarınca top haline getirip yatağınızın kenarına atmayın. Kirli sepeti denen şeyin icadından haberdar olun artık.

Gömleğinizin içine atlet giymeyin.

Ne olur yabancı bir ortamdaysanız kız arkadaşınızın yanında kendinizi kaybedecek kadar sarhoş olmayın.Sevgilisinin koluna girmiş, yalpalayarak mekandan çıkan bir erkek! Öghh .

Genelde arabayı kullanan taraf olarak emniyet kemerinizi takın ve kız arkadaşınıza taktırın. Bazı erkekler hızlı gitmeyi ve bunun yanında kemer takmamayı marifet sayarlar. Patinaj falan çekmek onlar için cool olmanın bir ifadesidir. Allah'ım ne gerizekalılık !

Bunun dışında, en çok güldüğüm bir diğer olay şu yanında kız varken arabada artistleşen erkek modelleridir. Normalde kendisini solladığı için asla kızmayacağı bir başka sürücüye, sırf o anda yanında kız var diye, artist artist bağırır, "İn ulan aşağı!!" diye de dayılanır. O sırada yanındaki kızın "Vay bee ne erkek ! "  falan diyeceğini sanır ama karşı arabadaki kız çoktan çocuğun bu hareketine kahkahayı basmıştır. Ben hep genelde o karşı arabadaki kız oluyorum da oradan biliyorum :)

Biliyorum çok üstünüze geldim, o yüzden yazımı altın değerinde bir tavsiye ile noktalıyorum.

Diyelim ki yeni bir kızla tanıştınız ve güzel bir yemekten sonra onu evine bırakacaksınız. Sakın ama sakın kız arabadan inince hemen gaza basıp gitmeyin. O apartmana girene kadar üşenmeyin bekleyin vee artı puanı kapın. İnanmayacaksınız belki ama pek çok kız bu küçük ama önemli ayrıntıya dikkat eder, benden söylemesi.

Herkese sevgiler, Z.

17 Aralık 2010 Cuma

Merkür'e İnat Eğlenceli Karikatürler

"Cem Yılmaz'dan sonra en çok neye gülersin ?" diye bir soru sorulsa bana, cevabım çok net olur;

 Karikatür.

Çok ama çok seviyorum, çok gülüyorum falan filan.

O nedenle en sevdiğim bir kaç karikatürü burada paylaşayım istedim, bu aralık ayı benim için oldukça kötü geçiyor,tüm kötü haberler üstüste geliyor.

Merkür denen şey geri gidiyormuş ve herşeyi olumsuz etkiliyormuş, belki de ondandır, bilemiyorum :)

Benim gibi merkürün bu hareketliliğinden olumsuz olarak etkilenenler ve 2010 Aralık ayına lanetler yağdıranlar için işte eğlenceli karikatürler ;




























Herkese iyi haftasonları, Z.




13 Aralık 2010 Pazartesi

Alzheimer Hastası Bir Anneanne ve İlginç Diyaloglar

Başlık ilginizi çekti değil mi ?:)

Alzheimer hastalığı başlı başına enteresan bir olay, üstüne birde bu hastalığı yaşayan biriyle, 2 gün aynı evde kalınca, ister istemez ortaya ilginç diyaloglar çıkıyor ve insan haline şükrediyor.

Geçirdiğim 2 günden bahsetmeden önce Alzheimer hastalığı tam olarak nedir ondan bahsedeyim isterseniz.

Alzheimer günlük yaşamsal aktivitelerde azalma ve bilişsel yeteneklerde bozulma ile karakterize edilmiş, nöropsikiyatrik semptomların ve davranış değişikliklerinin eşlik ettiği nörodejenaratif bir hastalıktır. ( Vikipedia )

 Ne kadar açıklayıcı oldu değil mi? Bende öyle düşünmüştüm =)

Siz ciddi derecede unutganlık olarak düşünün bu hastalığı ve tecrübe ettiğim 2 güne bir göz atın.


Fotoğraf : Joao Ornelas

Yengemin annesi 83 yaşında ve dünya tatlısı bir Alzheimer hastası. O kadar ki 40 saniyede bir yinelediği sorulara insan ilk başta sabırla ve sevgiyle cevap veriyor.

Ama dediğim gibi, ilk başta …

Bir süre sonra yinelenen sorular yavaş yavaş sizi bunaltmaya başlıyor ve “Ee daha demin söyledim ama yaa !” diye isyan bayrakları çekiliyor.

- Kızım sen kimin kızısın ?
- Ben Levent’in kızıyım.
- Levent kim?
- Fikretin kardeşi.

20 sanıye sonra …

-Kızım sen kimin kızısın bakiyim?
-Levent’in kızıyım.

 30 saniye sonra …

- Kızım, senin baban kim?
- LEVENT !

Bu diyaloglar eğer bir yolunu bulup oradan uzaklaşmazsanız sabaha kadar devam edebiliyor. Gerçekten çok çok üzücü ve sabır isteyen bir durum.

Bu noktada yengemin insanlığına duyduğum hayranlık bir kat daha artıyor. Artıyor, çünkü annesinin her sorusuna büyük bir sabırla yanıt veriyor, üşenmiyor, bir daha, bir daha açıklıyor. En önemlisi sesini yükseltmiyor ya da kocaman kadını çocuk azarlar gibi azarlamıyor.

Ve yinelenen diyaloglara sinirlenmek yerine gülüp geçiyor.

İşte yengemi de güldüren Yiğit Özgür karikatürleri tadında bir diyalog daha;

Ev amcamın rahatsızlıgından dolayı kalabalık, birbirine bağlı bir aile olduğumuz için herkes orada. E haliyle bu tatlı anneannede kalabalıktan rahatsız bir halde yanıma oturmuş soruyor;

- Kızım bu misafirler gidecek mi?
- Evet gidecekler.
- Nereye gidecekler?
- Evlerine.

"Ne zaman peki?" Falan tarzında bir cevap beklerken ben, anneanneden gelen şu yanıt pes etmeme neden oluyor.

“Kim?”

Ama o kadar masum ve tatlı şekilde soruyor ki , insan kızamıyor, gülümsüyor.

Sizin gülümsediğinizi görünce bu sefer size masum masum bakıyor, sizinde içiniz gidiyor ve eğer bir önceki diyalogda sesinizi yükseltmişseniz utançtan ölmek istiyorsunuz.

Bu gündelik tekrar eden diyalogların dışında traji komik diyaloglarda yaşanmıyor değil tabi.

Mesela bir ara bu hasta tatlı anneannemiz babama bakıp, derin bir nefes aldıktan sonra şöyle bir cümle patlatabiliyor;

“O zaman ben akşam çocuklara bir danışayım, yarın da gelir istersin beni.”

Ama ben yerim bu kadını :)

8 Aralık 2010 Çarşamba

İlişkinizdeki "odun" kim ?

    Her sabah işe gelirken radyoda dinlediğim Nihat’ la Muhabbet programının resmen müdavimi oldum.O kadar eğlenceli bir program hazırlıyor ki Nihat Sırdar, insanın arabadan inip de işe gidesi gelmiyor.
   Kendisi programında her gün bir konu belirliyor ve insanlar o konuyla ilgili mesajlar gönderiyorlar. İşte bugün o mesaj gönderen dinleyicilerden biri olmama ramak kaldı. Çünkü sevgili radyocumuz öyle bir soru sordu ki, amcamın hastalığından dolayı bozuk olan moralimi bir an için unuttum ve gülümsedim. Cuma gününden beri ilk gülümsememdi bu. Ciddiyim.
  İşte bir anlık gülümsememe neden olan soru;
 Sizin İlişkinizde ki “odun” kim ?
Gülümsedim çünkü “odun”  kelimesi  erkek arkadaşımdan belki de kırk kere duyduğum bir kelimeydi.
“Ee Zeynep nasıl bir sevgili peki?” diye soran arkadaşlarımıza bakıp, önündeki tahta masaya vurarak, “Ha bu masa, ha Zeynep ! “ dediğini çok duymuşumdur.



Ama anlamadığı birşey var. Ben aslında odun değilim, sadece herşeyde biraz fazla mantık arıyorum.
Mesela sokakta yürürken elimde tek bir kırmızı gül ile dolaşmak bana çok komik geliyor. Çünkü bence çiçek dediğin yolda yürürken alınınca güzel değildir, hiç ummadığınız anda evinize gelen çiçektir güzel olan. Ya da sevgiliniz sizi almaya geldiğinde, ön koltukta duran bir bukettir.
Diğeri evden okula gitmek için çıkmış, ama okulu ekip erkek arkadaşıyla buluşmuş aklı bir karış havadaki kızın, yanında sevgilisi, elinde çiçeği sokaklarda dolanması gibi geliyor bana.
Erkek arkadaşımın bana şiir yazması, üstüne bir de onu okuması da ayrı bir komik bence. “Ben seni sevmeyi sevdim”  tarzı şiirler bana göre değil yani.
 Sırf 14 şubat sevgililer günü diye çıkılan yemeklerde çok samimiyetsiz bence. O gün doğumgünüm olmasa erkek arkadaşımla sırf günlerden 14 şubat diye buluşup mum ışığında yemek yemezdim, eminim.
Neyse ki o bunların hiçbirini yapmıyor, ya da hep yapası vardı ama ben bir şekilde hevesini kaçırdım, bilemiyorum.
Bazen insan romantiklik de istiyor tabiki, ama ben ilişkinin ilk günlerinden itibaren romantik çiftlerle dalga geçtiğim için artık erkek arkadaşımda romantiklikten uzak bir insana dönüştü, anlayacağınız bir nevi kendi elimle canavar yarattım.
Mesela bugün bizim için önemli bir gün ama amcamdan dolayı o kadar üzgünüm ki canım ne dışarı çıkmak istiyor, ne yemek yemek, ne de eğlenmek.. Ama itiraf edeyim insan eve geldiğinde bir buket çiçek görmek istiyor. Hele de bu kadar moralim bozukken.. Ama dedim ya Frankenstein misali, kendi elimle yarattım bir kere o canavarı, bu tarz beklentiler içine girmemem gerek..

Yine de beni bu odunluğumla kabul etmiş erkek arkadaşıma huzurlarınızda teşekkür ediyorum.
Ve evet kabul ediyorum; bu ilişkideki "odun" benim =)


6 Aralık 2010 Pazartesi

Çok Geç Olmadan...

Garip bir taraftan bakıyorum buaralar hayata..

Hiç kimse yada hiçbir şey "zerre" kadar umrumda değil..

Ben hayatımda en çok değer verdiğim insanlardan birininin, Fikret amcamın önce yoğun bakımdan çıkması için, sonrada söylemeye dilimin varmadığı o "kötü hastalığı" yenmesi için her gün dua ediyorum. Ve ben her sabah ya birşey olursa korkusu ile uyanırken, hayata çok daha farklı bakıyorum.

Mesela şuan facebook ta insanların yazdığı iletiler çok saçma geliyor. Ya da rengini değiştirmeyi düşündüğüm saçım umrumda bile değil.

Ne almayı düşündüğüm o yeni çizmeler, ne de bu blog...Diyorum ya, hiç biri zerre kadar umrumda değil.

Tek düşündüğüm amcamla aslında ne kadar az vakit geçirebilmiş olmam.

Mesela keşke geçen sene yılbasında o aptal gece klubune gıdecegıme, amcamla girseymişim yeni yıla.

Ya da haftasonları arkadaşlarımla kahve içip geyik yapacağıma, amcamla bir el tavla atsaymışım.

İnsan kaybetme korkusu olunca görebiliyor bazı şeyleri işte. Ama olsun herşey bitmiş değil.

Biliyorum..

İnanıyorum...

Dua ediyorum..

Ve ben hazır bu taraftan bakıyorken hayata, size de sevdiklerinizle daha çok vakit geçirmeniz konusunda bir nutuk çekeyim diyorum.


İnsan hafta içi çalışınca, haftasonu "Amaan sevgilimle olayım." yada "Ne zamandır göremediğim arkadaşlarımla buluşayım." diyor, "Hafta içi zaten her gün ailemleyim." diye düşünüyor.

Oysa işten geldiğinizde annenizi babanızı görmek demek aslında onlarla vakit geçirdiğiniz anlamına gelmez.

Arkadaşlarınızı ekip babanızla playstation oynamaktır vakit geçirmek.

Ya da kız arkadaşlarınızı ekip o gün bağdat caddesine annenizle inmektir.

Sevgilinizi satıp o çok istediğiniz filme ağabeyinizle gitmektir.

Ve belki de bir pazar günü hep birlikte tabu oynamaktır .

Diyeceğim o ki, çok geç olmadan sevdiklerinize gerçekten zaman ayırın.

Pişman olmadan, çok geç olmadan...

Herkese bol sağlık dilerim, Z.

3 Aralık 2010 Cuma

Vicdanınızı DİN-LE-ME-YİN !

     Vicdan diye bir organ var mıdır vücudumuzda ? Vicdanım sızlıyor deriz ya, nerdedir vicdan da bu kadar derinden sızlar ?

Ya da "Vicdanım izin vermedi." deriz, o kadar mı söz sahibidir üzerimizde ?

Ben size bir şey söyleyeyim mi, vicdanınızı sakın ola dinlemeyin. " Ne yani, vicdansız mı olalım? " diyenlere cevabım ;

Eğer konu sizin hayatınız ise, hele de ortada bir ilişki varsa..

Olun, hem de sonuna kadar ..

Peki neden ?

Gelin ben size vicdan nedir anlatayım.Vicdan "çoğu zaman" insanın hiç suçu olmadığı halde kendini suçlu hissedip hayatının içine etmesidir. Nereden mi biliyorum?

Yıllar önce insanların ısrarları sonucu başladığım ilişkimi tam iki hafta sonra bitirmek istemiştim. Fakat tam da bu sırada o kişinin annesi vefat edince, üstüne bir de bana aşırı bağlanınca vicdan yapıp ayrılamadım. Sonuç?



Aman kahrolur, aman 1 ay daha geçsin, aman şimdi çok üzgün diye diye boşu boşuna geçen 1 yıl. Şaka gibi değil mi?

Arkadaşlarımın ısrarla ayrılmam için baskı yapmaları, "O da alışacaktır, giden senden gidiyor ! " diye beni uyarmaları her nekadar bana inanılmaz mantıklı gelsede, yine de bana 5 numara büyük gelen vicdanım beni bir zincir gibi yakaladı, sıktı, sıktı, çok boğuldum ama yine de ayrılamadım.

Peki ne oldu? Bana madalya falan mı taktılar ?

Tabiki hayır. 1 yılın sonunda bunca zaman verdiğim destek unutuldu, en güzel yılım heba oldu ve ben kötü insan oldum. Yani vicdanım yüzünden terk edemezken o kişiyi, en sonunda yeter artık deyip ayrıldığımda vicdansız damgası yedim. İyi mi ?=)

O yüzden şimdi geriye dönüp baktığımda aslında ne kadar salak olduğumu düşünüyorum. Herkes bu hayata bir kere geldiği için  her anın kıymetını bılmek o kadar önemli ki. Sözüm mutsuz olduğu halde mutluymuş gibi yapan, vicdanı sızladığı için ilişkisini bitiremeyip sonra da kendisi mutsuz olan ve en önemlisi hayatının en güzel yıllarını sırf o kişiye " acıdığı " için göz göre göre harcayanlara...

 Unutmayın, Bu hayat sizin !

 Nokta.

Herkese güzel haftasonları, Z.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Cem Yılmaz ve Annem

   Uzuuuun zamandır ilk defa bir cumartesi günümü tamamen evde geçirdim. Sebep ?

   Lanet olasıca grip, yüksek ateş, halsizlik ve dayanılmaz bir boğaz ağrısı.

   Oysa ki ne güzel planlarım vardı. Bir düğüne gidecektim, oradan çıkıp en yakın arkadaşlarımdan birinin doğumgününe geçecektim. Sabaha karşı da eve gelecektim, ohh ne güzel olacaktı.


  Ama hastalık hiçbirşey dinlemiyor azizim. İnsan da ne hal bırakıyor ne neşe..

   Hal böyle olunca, yatmaktan felaket sıkıldım, aldım kucağıma laptop u, takip ettiğim blogları incelemeye başladım. Bir tanesinden Cem Yılmaz'ın " Soru & Cevap" adlı gösterisinin DVD sinin çıktığını öğrendim. Yazıyı okuyunca o kadar çok sevindim ki, boğazımın acısı daha bir hafifledi sanki, ateşimde düşüyor gibi, hissediyorum :)

   Anlayacağınız üzere ben tam bir Cem Yılmaz fanatiğiyim. Gösterilerindeki neredeyse bütün replikleri ezbere bilirim, bazen farkında olmadan bir soruya onun esprilerinden biriyle cevap veririm, bir yerde kazara "business class" lafı geçince "bizde mi öldük?" demeden duramam,gülmeye başlarım falan filan :)

  Her filmini en az 10 kere izlemişimdir ve bu filmlerindeki replikleri de benim için kahkaha atma garantilidir.

  Ağabeyimde aynen benim gibi olduğu için bazen takarız DVD ye Gora'yı , her sahnesinde yine yeniden kahkaha atarız, bazı sahneleri geri alırız, haydiii yine kahkaha ... Bu duruma en çok annem sinirlenir. O kadar ki her seferinde "Nesine gülüyorsunuz şu adamın?" diye bize kızar, "Kısın şu adamın sesini." diye de uyarır.

  Bizde niyeyse inatla Cem Yılmaz'ı anneme sevdirmeye çalışırız, hatta bir keresinde ağabeyimle "Artık buna da gülmessen sende bir gariplik var." diyip anneme Cem Yılmaz'ın hastane / refakatçi skeçini izlettik. İkimizde annemin buna güleceğine okadar emindik ki, skeç sonunda annemden gelen şu cevapla şok olduk, birbirimize baktık ve kahkahayı patlattık. Annem önce bize gerizekalıymışız gibi baktı ve arkasından tam olarak şöyle bir cümle kurdu:

  "O hiç hayatında refakatçi kalmış mı acaba?"

  Ben "Gemici zihniyetiyle film izlenmez ki !" (by cem yılmaz ) diyecek oldum ve abim bir kahkaha daha attı. Annem ise bize hala gerizekalıymışız gibi bakmaya devam ediyordu.

  Diyeceğim o ki Cem Yılmaz benim için bol kahkaha demek oyüzden bu gösterinin DVD sinin çıktığını duyunca eline şeker tutuşturulan bir çocuk gibi inanılmaz sevindim. Eğer sizde benim gibi bir Cem Yılmaz hayranıysanız o halde doooğruu D&R a derim.

Sevgiler, Z.

25 Kasım 2010 Perşembe

Boş Bir Erkekle 5 Gün

   Çoğu erkek kendini daha ilk buluşmada ele verir aslında. Fakat bazıları ne kadar boş olduklarını bir anda gösteremez bir kaç güne yayar. İşte o birkaç gününüzü size geri kazandırmak için bu konuyu ele almak istedim :)
   Bundan yaklaşık 3.5 yıl önce böyle bir erkekle tanışma gafletinde bulundum ve  sadece 5 gün dayanabildim.Peki kendisinden bu yazıda boş bir çuval olarak bahsetmeme neden olacak kadar ne yapmıştı bu çocuk? Yada bu 5 günde gerek telefonda gerekse buluştuğumuzda ne konuşmuştuk. İşte gün be gün kayıtlar..
1.gün
   İlk gün bir cafe de yemek yemek için buluştuğumuzda ben birbirimizi daha iyi tanıyacağız diye düşünürken, o bana arabasından bahsetmeyi tercih etti. Ve bundan inanılmaz etkileneceğimi düşündü. Ben ilgilenmiyormuş gibi yapıp başka konuya geçmeye calıştıkça, konu yine döndü dolaştı onun arabasına geldi. Çok komik ama arabası olmasını bence bir başarı olarak görüyordu. Hayatta kazanılmış ne büyük bir başarı hakikaten !
   Daha sonra bu konudan sıkıldığımı farketmiş olacak ki bana yazları neler yaptığımı sordu.Bende genellikle ailemle Ege bölgesine gittiğimi anlattım.Bunun üzerine bana zekasına hayran kalmama neden olan şu soruyu sordu;
  “Ne ile gidiyorsunuz? “
   Bir an duraksadım ve “Koşarak” dememek için zor tuttum kendimi. Uçakla gidiyorsak onun gözünde artı puan falan mı alacaktık yada “özel jetimizle tabiki” dememi falan mı bekliyordu.
   Bu çocuğu tanımaya çalışmakla hata yapıyordum sanırım.
2.gün
  İkinci gün daha ilk günün şokunu üstümden atamamışken, buluşmamızın 10. dakikasında bana babamın ne iş yaptığını sordu. Evet bugünün de konusu babalarımızın işleriydi anlaşılan. Babamın tekstille uğraştığını söyledim ve beni deli eden sorular arka arkaya gelmeye başladı.
 Kendi işimi ?
 Fabrika mı yoksa atölye mi?
 Ahh hayır, biri beni eve bıraksın ne olur !
3.gün
  Bugün ilk iki günü unutmaya çalışarak evden çıktım ve okula gitmek için otobüs durağına doğru yürüdüm. Aslında kendi kafamda bir daha görüşmeme kararı almıştım ama bizi tanıştıran arkadaşım aslında öyle bir insan olmadığını, muhtemelen heyecandan falan saçmaladığını söylemişti.”Önyargılı olma ! “ diye de eklemişti.
   Tam da o sırada telefonum çaldı,arayan tabiki oydu. Evime yakın bir yerlerde olduğunu ve beni görmek istediğini, okula gitmem şart ise en azından beni okula bırakabileceğini söyledi. Bende sokağın başında olduğumu ve gelebileceğini söyledim. Bu sefer arkadaşım uyardığı için önyargılı olmamaya çalışıyordum ve bugünün ilk iki günü unutturacağını düşünmeye çalıştım.Fakat geldiğinde yanağıma bir öpücük kondurduktan sonra sorduğu şu soru bende şalterlerin atmasına neden oldu.
  “Otobüs mü bekliyordun?”
  Derin bir nefes aldım ve “Evet” diye yanıt verdim, okula gitmek için otobüsü kullanmam gerekiyordu çünkü. Onaylayan tarzda bir cevap beklerken ben, ondan gelen cevap artık gerçekten bunun bir kamera şakası olabileceğini düşündürttü bana.
 “Neden taksi kullanmıyorsun? “
  Evet kesinlikle şaka falan olmalıydı bu, akbil gibi bir nimet dururken ve gidiş gelişim sadece 3 tl ye mal olurken, neden bir gerizekalı gibi caddebostandan beyazıta hergün gidiş geliş 60 tl vereyim, üstüne birde vapurda rahat rahat gitmek varken o trafiği çekeyim.
 Yüzümde ki şaşkın bakışı görünce neden şaşırdığımı sordu. Bir sabır çekerek açıkladım.
 Ben doğru haklısın gibi bir cevap beklerken o  “Akbilinde var yani” demekle yetindi. Allahım bu ne mallıktı  !
4.gün
  Artık görüşmek istemiyordum çünkü görüştüğümüz şu 3 gün boyunca adam gibi tek bir muhabbet bile edememiştik. Bana göre dünyanın en boş insanıydı. Ne bir kitaptan, ne izlediğimiz bir filmden, ne de güncel olaylardan bahsedebiliyorduk.
  O dönem okulda felsefe derside alıyorduk ve o gün Plato’nun mağaralar kuramı ile ilgili gerçekten çok ilginç bir ders işlemiştik.Bunu onunla paylaşmak istedim. Tahmin ettiğim gibi hayatında Plato’yu hiç duymamıştı.
  Alttan almaya çalıştım, duymamış olabilirdi, yine de anlatmaya devam ettim.Sanırım öğretici yanım ağır basmıştı ve bu çocuğu bir şekilde topluma kazandırmaya çalışıyordum :) Anlatmayı bitirince bir yorum bekledim ama hayır, yorum yapamadı bile. Telefonu kapattığımda sinirden kahkahalarla gülüyordum. Yarın artık bu işi bitirmeliydim. Bu nedenle bu gün görüşmedim.
 5.gün
  Bugün artık bu görüşmeleri kesmemin en doğrusu olacağını düşünerek evden çıktım.Beyfendi yine beni almaya geldi. Kafamda bu düşüncelerle arabaya binmeye çalışırken ön koltukta bir dergi olduğunu gördüm. Derginin kapağında bu arkadaşımızın ailesinin resimleri ve üzerinde adları soyadları vardı.Kendileri Balıkesirliydi ve belli ki oranın tanınan ailelerindendi. Fakat yine belli ki o dergi oraya ben göreyim ve “Aman ne zengin bir aile.” diye düşüneyim diye konulmuştu.Dergiye bakmadım bile. Alıp arka koltuğa fırlatırken, içimden de benim bu boş insanla hala şu dakika ne işim var diye düşünmeye devam ediyordum.  
  Birden arabayı kenara çekmesini söyledim ve sakin bir şekilde birbirimizi tanımaya çalışmanın ne kadar gereksiz olduğunu, çünkü onunla paylaşabilecek hiçbir şey bulamadığımı ve hayatta parasından başka konuşabileceği birşeyinin olmamasının ne kadar üzücü olduğunu sakince anlattım. Hadi canım gerçekten böyle söyledin mi diyenlere sesleniyorum; evet söyledim.Bir daha beni aramamasını da rica ettim ve onun konuşmasına fırsat vermeden arabadan indim.
  İnanılmaz rahatlamıştım.Derin bir nefes aldım,çantamdan akbilimi çıkardım, otobüse bindim, okuluma gittim, arkadaşlarımla önce biraz geyik yaptım, sonra o gün derste işlenecek olan Thomas Moore ‘un Ütopya'sını tartıştım,yine otobüsle eve döndüm ve akşam da arkadaşlarımla Reina ‘ya eğlenmeye gittim.
Hayat böyle olursa güzel değil midir zaten?
Sabah otobüse bindiğiniz bir günün akşamında Reina'ya gidebilmek.
Günün bir anında magazin konuşurken, başka bir anında ciddi bir olay tartışabilmek.

Yani hayatın her damlasını yaşamak..
Gel de bunu ona anlat, gel de bunu onun gibilere anlat....
Herkese Sevgiler, Z.







21 Kasım 2010 Pazar

Neden ElayZa ?

    Bu blog'u tutmaya başladığım ilk günden beri herkes bana "Neden Elayza?" diye sorup durdu. Zamanla bu soruyla o kadar sık karşılaşmaya başladım ki, herkese tek tek cevap vermek yerine buradan yazmanın daha doğru olacağını düşündüm. İşte Elayza’nın nedeni :)

    Üniversite'de Edward ve Dönemi diye bir dersimiz vardı. Ders aslında seçmeliydi ve dersi de, tanımadığınız yada kendisinden bir derscik olsun dinleyemediğiniz için kendinizi çok ama çok şanssız hissetmeniz gerektiğini düşündüğüm bir hoca, Yıldız Kılıç veriyordu.

   Mezun olan birkaç arkadaşımız dersi seçeceğimizi duyunca bizi dersin çok zor olduğu konusunda uyardılar. Onlara göre hiç bulaşmamalıydık, hem dönemimiz uzarsa sonra çok üzülürdük.

   Ama hayır, son senemizdi ve Yıldız Hoca'dan başka ders alma şansımız yoktu. Çaresiz bu dersi seçtik. Şimdi Elayza ile ne ilgisi var bu konunun demeyin, azcık sabır :)


   Bu derste okuduğumuz ve incelediğimiz, duayen Bernard Shaw 'un kaleme aldığı Pygmalian adlı oyunda ki baş karakterin adıdır Elayza. Tabi ingilizcesi Eliza fakat ben bu ismi biraz türkçeleştirdim.

   Peki beni blog'umun adını koymaya itecek kadar neden etkilemişti bu oyun yada bu karakter?

   Oyun diyorum fakat aslında bu eser bir müzikal. Sizi benliğinizden alıp götüren müziklerinin, danslarının ve kostümlerinin yanı sıra, Bernard Shaw gibi bir ustanın kalemi ile yazıldığı için diyaloglar da inanılmaz eğlenceli. Konusu aslında çok sıradan ama işleniş olağanüstü.

Londra Sahnesi

   Peki kimdir bu Eliza Doolittle?

   Kendisi görgüsüz, kaba, konuşmasını bilmeyen çiçekci bir kızdır.İnanılmaz cırtlak da bir sesi vardır. Bir gün İngiltere'nin meydanında çiçek satarken, ukala ve kadınlardan nefret eden bir fonetik profesörünün dikkatini çeker. Bu profesör, dilbilimci olan yakın dostu ile  Eliza'yı bir hafta içerisinde mükemmel bir aksan ile konuşan gerçek bir hanımefendiye dönüştüreceği konusunda iddaya girer.






   Oyunun devamını yada sonunu anlatmayacağım zaten okumaya bir başlarsanız gerisi gelecektir. Ama okurken oyunun yazıldığı dönemdeki sınıf ayrımcılığına, kadınların nasıl ikinci plana atıldığına ayrıca bir dikkat edin lütfen. Zaten derste okutulması, eğlenceli bir müzikal olmasından dolayı değil, tam da bu bahsettiğim sınıf ayrımcılığını yada kadınların alt tabakadan üst tabakaya ne şekilde yükseldiğini eşsiz şekilde anlatmasından dolayıdır.

   Belli ki oyunu çok sevmişim, karaktere bayılmışım ama bu mudur blog’umun adını Elayza koymamın sebebi?

   Koca bir hayır.

   Blog’umun adı Elayza, çünkü oyundaki Eliza azmin bir örneğidir. Aşağı tabakadan kendi çabalarıyla üst sınıfa yükselmiş bir kadının aslında aşağı sınıf diye bir şey olmadığını sadece doğuştan daha az şanslı insanlar olduğunu gözümüze sokmasıdır.
 
  Ve benim Blog’umun adı Elayzadır, çünkü bu blog’da benim için azmin bir örneğidir. 2 ay önce yazmaya başladığımda birkaç kişi takip ederken, şimdi yazılarımın toplamda 2000 küsür kere okunduğunu görüyorum. Konuştuğum pek çok kişiden övgü dolu sözler alıyorum. Hatta okulumdan, benim gibi edebiyat okumuş ne zamandır konuşmadığım arkadaşlarım mesaj atıp tebrik ediyor. Ve ben inanılmaz mutlu oluyorum. Demek ki becerebiliyorum diye düşünüyorum. Bu yüzden benim için azmin örneği,

  Eliza

  Yada

  Elayza

  Siz hangisini tercih ederseniz…
Ps: Ben okumayı sevmem, ama izlemeye bayılırım derseniz bu müzikal My Fair Lady adı ile filme çekilmiştir. Eliza’yı da Audrey Hepburn oynamıştır. Ve döneminde en iyi film dahil toplamda 8 oscar kazanmıştır. Bilginize :)

18 Kasım 2010 Perşembe

Dominant olmak nereye kadar ?

   Sabahın köründe telefonum çaldı. Önce açmak istemedim, uykumun en tatlı yerinde olacak şey miydi bu ? Nasıl olsa susar diye bekledim, bekledim ama hayır susmuyordu. Çaresizce yatakta doğruldum ve telefonun ekranına bakmadan yes tuşuna basarken, arayan kişiye içimden lanetler yağdırdım.

   Oysa arayan en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Sesi uzaklardan geliyor gibiydi ama tonundan bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım. “Zeynep” dedi ağlayarak, “Görüşelim mi? Emre’den ayrıldım. Sana anlatacaklarım var.”

   Az önce ettiğim lanetleri çabucak geri aldım ve hemen fırladım yataktan. Buluşacağımız yere doğru koşar adım yürürken arkadaşımın sevgilisinden neden ayrılmış olabileceğini düşünüyordum. İhanet olabilir miydi? Ya da sevgisi mi bitmişti acaba? Hiç sanmıyorum. İyi ama bu kadar severken neydi onu ayrılmaya iten? Belki de kıskançlıktı. Kim bilir?
  Bu sorularla kendi kendime boğuşurken sonunda kafeye vardım, hemen çantamı bir kenara fırlattım ve daha fazla dayanamadan pat diye sordum. “Neden ayrıldın?”

  Cevabı beni şaşırttı.

 “Artık yanımda gerçekten güçlü bir erkek olsun istiyorum.”

  “Nasıl yani?” diye sorarken bir yandan da  Emre’yi gözümde canlandırmaya çalışıyordum. 1.85 boyunda, geniş omuzlu, vücudunun üçte ikisi kas olan Emre gayet güçlü bir erkekti benim gözümde. O yüzden anlam verememiştim bu cevaba.

  “Zeynep” diye devam etti arkadaşım, “Artık buluştuğumuzda nereye gideceğimize hep benim karar vermem, televizyonda izleyeceğimiz programı benim seçmem sinirimi bozuyor. Giydiği pantolonun altına hangi ayakkabıyı giymesi gerektiğini söylemek, arabayı hangi sokağa park etmesinin daha iyi olacağını düşünmek beni yoruyor. Kendi kararları olmasını istiyorum ama kendi başına verdiği yada verebildiği tek bir karar bile yok. İnan bıktım artık, ben bu kadar pasif bir erkek değil, ne istediğini bilen, kendi kararları olan, güçlü bir erkek istiyorum. İşte bu yüzden ayrıldım.”

  Şimdi, “güçlü” derken tam olarak ne demek istediğini anlamıştım arkadaşımın. Önce sustum, sonra biraz düşündüm ve sonunda derin bir nefes alarak aslında ilişkilerinin başından beri dikkatimi çeken ama karışmamak adına hiç dile getirmediğim şeyi pat diye söyleyiverdim;

  “Acaba Emre kararsız ya da pasif değil de, sen biraz fazla dominant olabilir misin?”


   Söylediğim şey sanki çok büyük bir iftiraymış gibi baktı bana. Bakışlarından böyle bir ihtimali hiç düşünmemiş olduğunu çok rahat anlayabiliyordum. O kadar saçma gelmişti ki bu söylediğim, birden gülmeye başladı ve “Dalga geçiyorsun herhalde değil mi?” diye sordu.

  Oysa ki ben dalga geçmiyordum. Çok fazla şahit olmuştum arkadaşımın, Emre bir kazağı giydiği zaman, olumsuz kırk tane yorumu arka arkaya sıralayıp, üstüne bir de başka bir kazağı giymesi için baskı yaptığına.

  Ya da Emre sinemaya gidelim dediğinde bu havada sinema değil de Nişantaşı’nda bir kahve içmenin çok daha mantıklı olduğunu en az yüz kere dinlemiştim.

  Emre maç izlemek ister, arkadaşım bin tane cilveyle dvd ye bir film takar ve Emre ne kadar itiraz etse de o film izlenir, maç değil.

  Çocukcağız yeni bir ayakkabı alır, arkadaşım “Çok zevksizsin.” deyip çocuğu kolundan tuttuğu gibi mağazaya götürür, ayakkabı değiştirilir.

  Bunun gibi yüzlerce örnek verebilecekken ben , nasıl oluyor da arkadaşım hatayı kendisinde araması gerektiğini söylediğimde, dalga geçtiğimi düşünebiliyor, ben de işte buna şaşırmıştım.

  Sen beraber olduğun 3 koca yıl boyunca çocuğu tüm kararlarından zorla vazgeçir, sonra da kararsız bir adam istemiyorum de. Nasıl saçma bir istektir bu !

  Eee Emre de suç, o da dinlemeseymiş diyebilirsiniz haklı olarak. Ama karşınızdaki insan biraz fazla dominant olunca, üstüne bir de siz o kadına aşıksanız, onu üzmemek yada kaybetmemek adına istediklerini yapabiliyorsunuz işte.

  Tüm bunları anlattım arkadaşıma. Hatayı biraz kendinde aramasını, ipleri tamamen erkeğin eline vermeyeyim derken, sevdiği insanı kölesi haline getirdiğini ve sonunda da kendisinin bile istemeyeceği bir adam yarattığını bir bir anlattım.

  Önce itiraz etti bu suçlamama , sonra bir süre sustu, söylediklerim canını sıkmış olacak ki, birden yine gözleri doldu. Ve nihayet daha önce hiç bu şekilde düşünmediğini ve  haklı olabileceğimi itiraf etti.

  Yavaşça kalktım yerimden, yanına oturdum.Bu sefer hatasının farkına vardığı için, önceki acımasız tavrımı bırakıp, daha sevecen ve anlayışlı bir tonla konuşmaya başladım.
  “Bak Aslıcım,ben üniversite bitirdim, kendi ayaklarımın üstünde duruyorum, hiçbir erkek bana ne yapacağımı söyleyemez”  benimde sonuna kadar desteklediğim bir cümle. Ama kendi ayaklarının üstünde durmak, sevgilinin boynuna bir tasma geçirmeyi, onun fikirlerini yok saymayı gerektirmez. Kendini koruma iç güdüsüyle her kararı sen verirsen, o ilişkiyi tek taraflı yaşarsın ve o ilişki senin için bir keyif değil tam tersi bir kabus olur. Yani sonra üzülen taraf sen olursun. Ne kadar güçlü olduğunu karşında ki insanı ezmeden yada onun fikirlerini yok saymadan farklı yollarla da gösterebilirsin. Senin seçtiğin yol ne kadar yanlış bunu  göremiyor musun? ”

  Başını kaldırıp bakarken bana, bu sefer gerçekten ne demek istediğimi anladığını biliyordum. Bana hak verdiğini de..

  Nitekim verdiği yanıt artık seçtiği yolun yanlış olduğunu görebildiğinin en güzel kanıtıydı.

  “Hesabı isteyelim mi?” dedi. “Benim köşedeki mağazaya gidip Emre’nin geçen gün beğendiği o kazağı almam gerek de.”

   Hemen hesabı istedim. O koşar adım kafeden çıkarken ben, nihayet Emre’nin kendi beğendiği bir kazağının ve en önemlisi de artık kendi kararlarının olabileceğini düşünüp hafifçe gülümsedim.


Sevgiler, Z.