21 Kasım 2010 Pazar

Neden ElayZa ?

    Bu blog'u tutmaya başladığım ilk günden beri herkes bana "Neden Elayza?" diye sorup durdu. Zamanla bu soruyla o kadar sık karşılaşmaya başladım ki, herkese tek tek cevap vermek yerine buradan yazmanın daha doğru olacağını düşündüm. İşte Elayza’nın nedeni :)

    Üniversite'de Edward ve Dönemi diye bir dersimiz vardı. Ders aslında seçmeliydi ve dersi de, tanımadığınız yada kendisinden bir derscik olsun dinleyemediğiniz için kendinizi çok ama çok şanssız hissetmeniz gerektiğini düşündüğüm bir hoca, Yıldız Kılıç veriyordu.

   Mezun olan birkaç arkadaşımız dersi seçeceğimizi duyunca bizi dersin çok zor olduğu konusunda uyardılar. Onlara göre hiç bulaşmamalıydık, hem dönemimiz uzarsa sonra çok üzülürdük.

   Ama hayır, son senemizdi ve Yıldız Hoca'dan başka ders alma şansımız yoktu. Çaresiz bu dersi seçtik. Şimdi Elayza ile ne ilgisi var bu konunun demeyin, azcık sabır :)


   Bu derste okuduğumuz ve incelediğimiz, duayen Bernard Shaw 'un kaleme aldığı Pygmalian adlı oyunda ki baş karakterin adıdır Elayza. Tabi ingilizcesi Eliza fakat ben bu ismi biraz türkçeleştirdim.

   Peki beni blog'umun adını koymaya itecek kadar neden etkilemişti bu oyun yada bu karakter?

   Oyun diyorum fakat aslında bu eser bir müzikal. Sizi benliğinizden alıp götüren müziklerinin, danslarının ve kostümlerinin yanı sıra, Bernard Shaw gibi bir ustanın kalemi ile yazıldığı için diyaloglar da inanılmaz eğlenceli. Konusu aslında çok sıradan ama işleniş olağanüstü.

Londra Sahnesi

   Peki kimdir bu Eliza Doolittle?

   Kendisi görgüsüz, kaba, konuşmasını bilmeyen çiçekci bir kızdır.İnanılmaz cırtlak da bir sesi vardır. Bir gün İngiltere'nin meydanında çiçek satarken, ukala ve kadınlardan nefret eden bir fonetik profesörünün dikkatini çeker. Bu profesör, dilbilimci olan yakın dostu ile  Eliza'yı bir hafta içerisinde mükemmel bir aksan ile konuşan gerçek bir hanımefendiye dönüştüreceği konusunda iddaya girer.






   Oyunun devamını yada sonunu anlatmayacağım zaten okumaya bir başlarsanız gerisi gelecektir. Ama okurken oyunun yazıldığı dönemdeki sınıf ayrımcılığına, kadınların nasıl ikinci plana atıldığına ayrıca bir dikkat edin lütfen. Zaten derste okutulması, eğlenceli bir müzikal olmasından dolayı değil, tam da bu bahsettiğim sınıf ayrımcılığını yada kadınların alt tabakadan üst tabakaya ne şekilde yükseldiğini eşsiz şekilde anlatmasından dolayıdır.

   Belli ki oyunu çok sevmişim, karaktere bayılmışım ama bu mudur blog’umun adını Elayza koymamın sebebi?

   Koca bir hayır.

   Blog’umun adı Elayza, çünkü oyundaki Eliza azmin bir örneğidir. Aşağı tabakadan kendi çabalarıyla üst sınıfa yükselmiş bir kadının aslında aşağı sınıf diye bir şey olmadığını sadece doğuştan daha az şanslı insanlar olduğunu gözümüze sokmasıdır.
 
  Ve benim Blog’umun adı Elayzadır, çünkü bu blog’da benim için azmin bir örneğidir. 2 ay önce yazmaya başladığımda birkaç kişi takip ederken, şimdi yazılarımın toplamda 2000 küsür kere okunduğunu görüyorum. Konuştuğum pek çok kişiden övgü dolu sözler alıyorum. Hatta okulumdan, benim gibi edebiyat okumuş ne zamandır konuşmadığım arkadaşlarım mesaj atıp tebrik ediyor. Ve ben inanılmaz mutlu oluyorum. Demek ki becerebiliyorum diye düşünüyorum. Bu yüzden benim için azmin örneği,

  Eliza

  Yada

  Elayza

  Siz hangisini tercih ederseniz…
Ps: Ben okumayı sevmem, ama izlemeye bayılırım derseniz bu müzikal My Fair Lady adı ile filme çekilmiştir. Eliza’yı da Audrey Hepburn oynamıştır. Ve döneminde en iyi film dahil toplamda 8 oscar kazanmıştır. Bilginize :)

18 Kasım 2010 Perşembe

Dominant olmak nereye kadar ?

   Sabahın köründe telefonum çaldı. Önce açmak istemedim, uykumun en tatlı yerinde olacak şey miydi bu ? Nasıl olsa susar diye bekledim, bekledim ama hayır susmuyordu. Çaresizce yatakta doğruldum ve telefonun ekranına bakmadan yes tuşuna basarken, arayan kişiye içimden lanetler yağdırdım.

   Oysa arayan en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Sesi uzaklardan geliyor gibiydi ama tonundan bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım. “Zeynep” dedi ağlayarak, “Görüşelim mi? Emre’den ayrıldım. Sana anlatacaklarım var.”

   Az önce ettiğim lanetleri çabucak geri aldım ve hemen fırladım yataktan. Buluşacağımız yere doğru koşar adım yürürken arkadaşımın sevgilisinden neden ayrılmış olabileceğini düşünüyordum. İhanet olabilir miydi? Ya da sevgisi mi bitmişti acaba? Hiç sanmıyorum. İyi ama bu kadar severken neydi onu ayrılmaya iten? Belki de kıskançlıktı. Kim bilir?
  Bu sorularla kendi kendime boğuşurken sonunda kafeye vardım, hemen çantamı bir kenara fırlattım ve daha fazla dayanamadan pat diye sordum. “Neden ayrıldın?”

  Cevabı beni şaşırttı.

 “Artık yanımda gerçekten güçlü bir erkek olsun istiyorum.”

  “Nasıl yani?” diye sorarken bir yandan da  Emre’yi gözümde canlandırmaya çalışıyordum. 1.85 boyunda, geniş omuzlu, vücudunun üçte ikisi kas olan Emre gayet güçlü bir erkekti benim gözümde. O yüzden anlam verememiştim bu cevaba.

  “Zeynep” diye devam etti arkadaşım, “Artık buluştuğumuzda nereye gideceğimize hep benim karar vermem, televizyonda izleyeceğimiz programı benim seçmem sinirimi bozuyor. Giydiği pantolonun altına hangi ayakkabıyı giymesi gerektiğini söylemek, arabayı hangi sokağa park etmesinin daha iyi olacağını düşünmek beni yoruyor. Kendi kararları olmasını istiyorum ama kendi başına verdiği yada verebildiği tek bir karar bile yok. İnan bıktım artık, ben bu kadar pasif bir erkek değil, ne istediğini bilen, kendi kararları olan, güçlü bir erkek istiyorum. İşte bu yüzden ayrıldım.”

  Şimdi, “güçlü” derken tam olarak ne demek istediğini anlamıştım arkadaşımın. Önce sustum, sonra biraz düşündüm ve sonunda derin bir nefes alarak aslında ilişkilerinin başından beri dikkatimi çeken ama karışmamak adına hiç dile getirmediğim şeyi pat diye söyleyiverdim;

  “Acaba Emre kararsız ya da pasif değil de, sen biraz fazla dominant olabilir misin?”


   Söylediğim şey sanki çok büyük bir iftiraymış gibi baktı bana. Bakışlarından böyle bir ihtimali hiç düşünmemiş olduğunu çok rahat anlayabiliyordum. O kadar saçma gelmişti ki bu söylediğim, birden gülmeye başladı ve “Dalga geçiyorsun herhalde değil mi?” diye sordu.

  Oysa ki ben dalga geçmiyordum. Çok fazla şahit olmuştum arkadaşımın, Emre bir kazağı giydiği zaman, olumsuz kırk tane yorumu arka arkaya sıralayıp, üstüne bir de başka bir kazağı giymesi için baskı yaptığına.

  Ya da Emre sinemaya gidelim dediğinde bu havada sinema değil de Nişantaşı’nda bir kahve içmenin çok daha mantıklı olduğunu en az yüz kere dinlemiştim.

  Emre maç izlemek ister, arkadaşım bin tane cilveyle dvd ye bir film takar ve Emre ne kadar itiraz etse de o film izlenir, maç değil.

  Çocukcağız yeni bir ayakkabı alır, arkadaşım “Çok zevksizsin.” deyip çocuğu kolundan tuttuğu gibi mağazaya götürür, ayakkabı değiştirilir.

  Bunun gibi yüzlerce örnek verebilecekken ben , nasıl oluyor da arkadaşım hatayı kendisinde araması gerektiğini söylediğimde, dalga geçtiğimi düşünebiliyor, ben de işte buna şaşırmıştım.

  Sen beraber olduğun 3 koca yıl boyunca çocuğu tüm kararlarından zorla vazgeçir, sonra da kararsız bir adam istemiyorum de. Nasıl saçma bir istektir bu !

  Eee Emre de suç, o da dinlemeseymiş diyebilirsiniz haklı olarak. Ama karşınızdaki insan biraz fazla dominant olunca, üstüne bir de siz o kadına aşıksanız, onu üzmemek yada kaybetmemek adına istediklerini yapabiliyorsunuz işte.

  Tüm bunları anlattım arkadaşıma. Hatayı biraz kendinde aramasını, ipleri tamamen erkeğin eline vermeyeyim derken, sevdiği insanı kölesi haline getirdiğini ve sonunda da kendisinin bile istemeyeceği bir adam yarattığını bir bir anlattım.

  Önce itiraz etti bu suçlamama , sonra bir süre sustu, söylediklerim canını sıkmış olacak ki, birden yine gözleri doldu. Ve nihayet daha önce hiç bu şekilde düşünmediğini ve  haklı olabileceğimi itiraf etti.

  Yavaşça kalktım yerimden, yanına oturdum.Bu sefer hatasının farkına vardığı için, önceki acımasız tavrımı bırakıp, daha sevecen ve anlayışlı bir tonla konuşmaya başladım.
  “Bak Aslıcım,ben üniversite bitirdim, kendi ayaklarımın üstünde duruyorum, hiçbir erkek bana ne yapacağımı söyleyemez”  benimde sonuna kadar desteklediğim bir cümle. Ama kendi ayaklarının üstünde durmak, sevgilinin boynuna bir tasma geçirmeyi, onun fikirlerini yok saymayı gerektirmez. Kendini koruma iç güdüsüyle her kararı sen verirsen, o ilişkiyi tek taraflı yaşarsın ve o ilişki senin için bir keyif değil tam tersi bir kabus olur. Yani sonra üzülen taraf sen olursun. Ne kadar güçlü olduğunu karşında ki insanı ezmeden yada onun fikirlerini yok saymadan farklı yollarla da gösterebilirsin. Senin seçtiğin yol ne kadar yanlış bunu  göremiyor musun? ”

  Başını kaldırıp bakarken bana, bu sefer gerçekten ne demek istediğimi anladığını biliyordum. Bana hak verdiğini de..

  Nitekim verdiği yanıt artık seçtiği yolun yanlış olduğunu görebildiğinin en güzel kanıtıydı.

  “Hesabı isteyelim mi?” dedi. “Benim köşedeki mağazaya gidip Emre’nin geçen gün beğendiği o kazağı almam gerek de.”

   Hemen hesabı istedim. O koşar adım kafeden çıkarken ben, nihayet Emre’nin kendi beğendiği bir kazağının ve en önemlisi de artık kendi kararlarının olabileceğini düşünüp hafifçe gülümsedim.


Sevgiler, Z.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Eski Bayramlar Diye Bir Şey Yok

   Az önce düşünmeye başladım.

   Çocukluğumun bayramlarını özledim gibi bir cümle kurmak için çok mu genç daha yaşım?

   Ama özledim.. Babamın doğduğu ve her bayram bir gün önceden gidip kaldığımız o iki katlı, mavi renkli, arkasında gizli kocaman bir bahçesi olan, İstanbul'un merkezinde ama İstanbul 'dan uzak o evi özledim. Bayram sabahı yengemin yaptığı açmaların kokusuyla uyanmayı özledim.Yeni alınan kıyafetimi ilk kez o sabah giyecek olmanın verdiği heyecanı özledim.Annemler alt katta kahvaltıyı hazırlarken, yukarıdaki pencereden, babamların bayram namazından gelişlerini beklemeyi ve sonrasında edilen o şen şakrak kahvaltıları özledim.

   Sonra düşünmeye devam ettim,şimdiki bayramların hiç tadı yok diye. Mesela o ev artık yok. Yengemın yaptığı açmaların kokusuyla uyanamıyorum. Artık kimse harçlık da vermiyor.

   Büyümek kötü şey galiba. Büyüdükçe hiç birşeyin tadını eskisi gibi yoğun alamıyor insan. Ve büyüdükçe eskiye özlem artıyor. Yada bugün ben fazla duygusalım, bilemiyorum :)

   Böyle oturmuş düşünürken, bir ses kulağıma fısıldadı.

  "Evet" dedi, "Sen fazla duygusalsın."

  "İlla o evin mi olması gerekiyor bayramlardan aynı tadı alabilmen için? Hem yengen yine yapar açma, ne olacak? Babanlar yine gidecek bayram namazına zaten.Bir tek harçlık yok, onu da kafaya takmayacaksın artık, kazık kadar kız oldun!"

  Şöyle bir doğruldum. O anda ses bir an için sustu, söylediklerini düşünmem için zaman veriyor gibiydi bana. Sonra devam etti;

  "Kişiler aynı olduğu sürece ev farklı olmuş, açma değilde kurabiye yapılmış ne farkeder. Bayramı güzel yapan yanında ki insanlardır, eğer ziyaretine gidebileceğin sevdiklerin var ise, bayram, bayramdır."

  Ses bu kez tamamen sustu.Haklıydı. Hem de çok haklı...



    Herkese şimdiden iyi bayramlar, Z.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Evet, Atatürk Rakı İçerdi , Ama...

           Bu sabah işe gitmek için evden çıktığımda saat tam 9 a 2 vardı. Garip bir heyecanla bekledim o 7 dakikanın geçmesini. Çocukluğumdan beri Atatürk için şehrin dört bir yanından yükselen siren sesleri ağlatır beni. Yine gözümden bir damla yaş akacağını bile bile bekledim.Bu düşünceler içerisinde dolmuşa doğru yürürken farkettim ki 5 dakika daha geçmiş. O vakit garip bir stres kapladı içimi, uzaklardan biryerlerden duyulan siren sesleri eşliğinde hayatım boyunca hiç görmediğim, dokunmadığım ama varlığını kalbimde taşıdığım bu asil adamın ölümü için birkez daha kahroldum.Ve ben kahrolurken, gözümden yine bir damla yaş aktı...

         Bugün internette, televizyonlarda, radyolarda Mustafa Kemal Atatürk için paylaşılan pek çok yazı okuyacak yada dinleyeceksiniz. Bende size farklı bir yazı sunuyorum, Atatürk için "İşi gücü rakı içmekti." diyen o kendini bilmezlerin biryerde denk gelip okuması dileğiyle...


         Gençliğinde kot pantolon giyememiş. Sevgilisinin elinden tutup hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş. Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak şirketinin, first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş. Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej esliğinde Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu. Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan ayağında, spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş. Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren mini etekli ponpon kızlar da yokmuş. Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar. Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not alacağı bir cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde bulunacakları da cep telefonundan öğrenememiş!

Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden, İsmet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden gitti. Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur atamadı. Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı. Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir dönemde dünyaya gel, sonra tek kadınla evlilik sistemini getir... Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip içip rock yapmak, babasının mercedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...


Bunları yapmadı Atatürk...
Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...

ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK!
HER FIRSAT ELINDE VARDI.
O ISE SADECE BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.
BÜTÜN SUÇU İSE 2 KADEH RAKI IÇMEKTI...

ANLAYANA...

9 Kasım 2010 Salı

Biraz da olaya buradan bak !

      Bazı yazılar vardır, size söyleyecek söz bırakmaz, o kendini anlatır zaten.. okumanız yeterlidir. İşte aşağıda paylaştığım fotoğraflar tam da öyle yazılardan oluşuyor.Size farklı bir pencere açıyor, "Biraz da olaya buradan bak." diyor. O halde ben biraz susayım ve sizi fotoğraflarla başbaşa bırakayım.Keyfine varın..









Ps: Arşiv için Melissa Cremer' e teşekkürler :)

Herkese Sevgiler , Z.

5 Kasım 2010 Cuma

HEMCİNSLERİME AÇIK MEKTUP


        Ne zamandır bu konu hakkında yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş. O kadar fazla beni rahatsız eden hareketleriniz var ki, yazmakla bitmeyecek biliyorum. Ama bir yerden de başlamak lazım, o halde işte başlıyorum.
         Lütfen ama lütfen artık sevgililerinizle konuşurken sesinizi inceltip, küçük kız çocuğu taklidi yapmayın. Sevimli gözüktüğünüzü zannediyorsunuz ama gerçekten çok itici oluyorsunuz.
        Diyelim ki arkadaşlarınızla buluştunuz ve bir arkadaşınızın erkek kuzeni masaya geldi, ne olur sevgiliniz sizi aradığında, o kuzenden sessiz olmasını istemeyin. Bunu yapan çok fazla kız tanıyorum ve inanın hepimizin gözünde nasıl basit duruma düştüklerinin farkında bile değiller. Hayır yani ne olacak sevgiliniz çocuğun sesini duysa? Hemen “ Bu çocuk şimdi kesin benim kız arkadaşıma asılır.” falan diye mi düşünecek? O çocuk da size çok meraklıydı çünkü.
       Ne olur terk edilince facebook statu lerinizi “Gün gelecek devran dönecek” gibi kıro iletilerle, yada “Haha çok mutluyum giden gider” tarzı, aslında dibe vurmuşluğunuzu herkesin gözüne gözüne sokan yazılarla doldurmayın.
     Artık sokaklarda yürürken sigara içmeyin !
    Mc’Donalds ta kasa sırası beklerken el ele tutuşmayın.
    Çıkmış ojelerle dolaşmayın.
    Sahte Louis Vuitton kullanmayın ! Gidin onun yerine Nine West ten bir çanta alın.
    Her gittiğiniz yerde hesabı masadaki erkeklerin ödemesini beklemeyin, bu beleşçilik değil de nedir? Yapmayın!
    Dudaklarınızı büküp aynadan fotoğrafınızı çekmeyin.
    Bir mekanda arkadaşınızla karşılaştığınızda “Aaaaaa inanmıyorrrruuumm!!” diye çığlıklar atmayın, bunda inanılamayacak bir şey yok, alt tarafı caddede lise arkadaşınızı gördünüz, Dubai ’de bir ara sokakta değil, dikkatinizi çekerim, caddede !
   Eğer bir ortamda yeni tanıştığınız insanlar varsa, içip içip sonra ağlamaya başlamayın. Bence bu kız tipi hayattaki en itici kız tipidir.
   Sahte bir facebook hesabı açıp kendi resimlerinizin altına ‘Cidden taşsın bebeğim‘ gibi aptal yorumlar yapmayın. Bunu da en ezik kız tipi olarak ilan ediyorum.
   Futboldan anlamayıp, sadece derbilerde, belki bir erkeğin dikkatini çekerimde bana laf atar,bende onu terslerim cool görünürüm falan umuduyla forma giyip caddeye çıkmayın. Bknz: Her derbi öncesi Bağdat Caddesi, Fenerbahçeli kızlar grubu.
  Kısacası ne olur artık biraz normal olun =)
  Son sözüm gerçekten normal olan kızlara; yukarıdaki özelliklerden en az 2 tanesine uyan arkadaşınız varsa, bence ondan uzak durun.
  Sevgiler, Z.

29 Ekim 2010 Cuma

Doğru Diye Bildiğimiz Yanlışlar ve No Woman No Cry

   Ben herşeyi benim bildiğimi düşünen, biri bana "Hayır Zeynep o öyle değil " derse inadına ısrar eden ve kendi bildiğinden şaşmayan bir gencim ve ne çektiysem şu herşeyi bilme konusunda ki inadımdan çektim.

   Mesela geçen sene harıl harıl kendime siyah deri bir çizme ararken girdiğim ayakkabıcı bana deri olmayan bir çizme önerdi.Ben ise "Olmaz o su geçirir, ben gerçek deri istiyorum." diye ısrar ettim. Adam yanlış bildiğimi asıl gerçek derinin yumuşak olduğu için su geçirdiğini söylediyse de ben inanmadım ve adama öyle bir "Suratımda aptal mı yazıyor?" bakışı attım ki adam gülümsedi ve benimle ilgilenmeyi bırakıp diğer müşteriye yöneldi. Sinirle çıktım ayakkabıcıdan ve kendimi başka bir mağazaya attım, gerçek deri çizmemi aldım, evimin yolunu tuttum.

   Bir zamanlar babamda ayakkabı işinin içinde olduğu için, ayakkabıcıyla olan konuşmamızı dalga geçerek  babama anlattım ve babamın cevabı ile şok oldum. Evet ayakkabıcı doğru söylemişti ! Nitekim bunu ertesi gün yağmur şakır şakır yağdığında gerçek deri çizmelerimle tecrübe ettim ve utancımdan o mağazanın önünden bir daha geçemedim. Demek ki neymiş, yüzlerce lira verip aman gerçek deri olsun diye didindiğimiz o çizmeler su çekebiliyormuş. Pekii var mıdır başka böyle doğru diye bildiğimiz yanlışlar ?Var tabiki, ben birkaç tane size sayayım, sizinde doğru diye bildiğiniz yanlışlar var ise bizimle paylaşabilirsiniz.

    *Mesela aslında boğazınız iltihaplandığında sıcak değil soğuk içmek gerekir, çünkü soğuk ile mikroplar ölür, sıcak ise sizi sadece psikolojik olarak rahatlatır:)

    * Herkes dişlerini fırçalamadan önce, dişmacununu ıslatır. Oysa ki ıslanan diş macunu etken maddesini kaybeder.

   * Göze limon sıkmanın faydası yoktur, tam tersi oldukça zararlıdır. Ayrıca yakından televizyon izlemekle yada çok kitap okumakla göz daha çok bozulmaz.

     *Ve gelelım en şaşırtıcı dogru bılınen yanlışa. Herkesin zannettiği gibi Bob Marley'in ünlü şarkısı "No Women No Cry" da , Bob Marley , "kadın yok ağlamak yok" değil, "Ağlama kadın ağlama" demek istemiştir. Bu nedenle özellikle facebook ta profıl resımlerını bu yazıdan oluşan fotoğraflarla süsleyen erkeklere sesleniyorum, cool görünmeye çalışırken rezil oluyorsunuz, benden söylemesi.. 


      Herkese sevgiler ve iyi haftasonları,

       Z.

Siz Kardeşinizi Seçtiniz mi ?


     Bir internet sitesi düşünün, size yardıma muhtaç çocukların il il ayrılmış bir listesini veriyor. Üstelik o çocuklar hakkında bilmek isteyeceğiniz her türlü bilgi de size sunuluyor. Hangisi kaç yaşında, annesi babası ne iş yapıyor, hangi şehrin neresinde oturuyor, boyu kaç yada yaşadığı ev kaç odalı ?

    Bitmedi.. Tüm bunlara ek olarak, her bir çocuğun okuduğu okulun adı ve öğretmenlerinin iletişim adreslerini veriyor size site. Ve sizden bunlara karşılık tek bir şey istiyor. Onlardan birini kardeşiniz olarak seçmenizi..
Hergün saçma sapan yerlere harcadığımız paranın çok değil, küçücük bir bölümüyle alıp göndereceğimiz bir kitap, renkli bir kalem o çocuklar için gerçekten çok şey ifade ediyor. Sizin beğenmeyip attığınız  pembe kazağınız, Urfa da ki Ayşe için çok ama çok değerli. Yada ucundan dikişi açıldı diye bir kenara fırlattığınız Converse iniz, Malatya daki Ömer için Prada, Gucci..

Kardeş seçilen Elif'in mektubu
    Sitenin adı www.kardesinisec.com  , ben kardeşimi az önce seçtim, Mardin'den Keziban Yıldırım.

    Keziban 10 yaşında, 2 odalı bir evde 9 kişi kalıyorlar.Tam 1 senedir siteye üye ve ona destek olacak kardeşini bekliyor. Ki o kardeşte ben oluyorum :) Siteden henüz kabul edildiğime dair bir onay gelmedi, gelir gelmez Keziban'ın öğretmeni ile iletişime geçeceğim, burdan gelişmeleri size yazarım.

    Umarım bu arada sizde benim aracılığımla bir kardeş seçersiniz kendinize ve hayatı ihtiyacı olan bir çocukla paylaşmanın tadına varırsınız.

     Buarada sitenin kurucusu Cengiz Tünay gönüllüleri kesinlikle para göndermemeleri konusunda uyarıyor.Bence son derece yerinde bir uyarı.Çünkü gönderdiğiniz paranın, dayakçı bir annenin yada alkolik bir babanın eline geçmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Bu nedenle eğer kendinize bir kardeş seçecekseniz ona kitap, defter, kalem, giyecek, ayakkabı vb şeyler göndermeye çalışın. Hiç birini yapamıyorsanız sadece mektup yazın,yol gösterin, akıl verin. Emin olun bu çocukların bunlara da çok ama çok ihtiyacı var.

    Ps: Siteyi ziyaret edip kardeşini seçen insanların bıraktığı yorumları okumanızı şiddetle tavsiye ederim, ne demek istediğimi daha da iyi anlayacaksınız.


    Herkese Sevgiler, Z.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Erkek Arkadaşınızın Kızkardeşi

 

    Erkek arkadaşınızın kız kardeşi ya tam bir kabustur sizin için, yada en yakın arkadaşınız kadar yakındır. Emin olun bu böyledir =)
    Birkaç yıl önce erkek arkadaşım beni ailesi ile tanıştırmaya götürdüğünde , bir kız kardeşi olduğunu duymam benim için pek de hoş olmamıştı. Çünkü önceki tecrübelerimden öğrendiğim kadarıyla erkek arkadaşının kız kardeşi her zaman uzak durulması gereken , ağabeyine karşı fazla bağlı olan ve bunu size yansıtan , sevimsiz, gıcık kız modeliydi. O yüzden bu kız kardeş fikrinden pek hoşlanmamıştım.
    Fakat zamanla anladım ki aslında erkek arkadaşının kız kardeşi senin için çok değerli olabiliyormuş , sen onunla sırlar paylaşabiliyormuşsun, onun için erkek arkadaşınla tartışabiliyormuşsun ve hatta görmeyince özlüyormuşsun vesaire =) Bu nedenle burdan yola çıkarak size erkek arkadaşlarınızın kız kardeşlerine ön yargılı yaklaşmamanız konusunda bir nutuk çekeceğim :)

Nisan & Zeynep

     Herşeyden önce erkek arkadaşınızın kız kardeşi aslında sizin için bulunmaz nimet. Neden mi ? Hemen anlatayım. Bir kere  tüm aile sizin hakkınızda ne düşünüyor ondan öğrenebilirsiniz. Annesi sizi sevmiş mi ? Geçen gün ki komşu teyze hakkınızda ne demiş ? Ya da babası yaptığınız o kek i beğenmiş mi? Bu soruların cevapları size bir telefon uzaklığında olur, benden söylemesi =)
   Haydi başka açıdan bakalım. Erkek arkadaşınızla yeni çıkmaya başladınız, hediye alacaksınız ve zevkini bilmiyorsunuz. Kız kardeşini arayın =) Yada tam tersini düşünelim. Doğumgününüz ve sevgilinizin zevkine güvenmiyorsunuz, o halde yine kızkardeşine başvurun ve onu peşine takın :) 
   Sevgilinizin eski kız arkadaşlarını mı merak ediyorsunuz ? Evet bildiniz, kardeşine sorun o size anlatır. Ve öğrenmek için can attığınız soru;  sevgiliniz sizin hakkınızda ailesi ile ne konuşuyor ? Bu da size bir kız kardeş uzaklığında =) Bir de kavgalı iken kız kardeşi arama olayları vardır ki o hayat kurtarır. Bir yandan sevgiliniz eve gitmiş mi ne yapıyor onu öğrenirsiniz, bir yandan da o sizi merak etmiyor sandığı için cool görünürsünüz.
   Yalnız etrafınızda benim gibi kız kardeşler varsa dikkat edin, söyledikleriniz aynı anda sevgilinize raporlanıyor da olabilir. Buradan ağabeyimin tüm eski kız arkadaşlarına sesleniyorum, bana ne sorduysanız yada söylediyseniz anında olmasa bile birkaç saat içinde dayanamayıp ağabeyime raporladım. Sakın benden nefret etmeyin, hepsi aranızı düzeltmek içindi, yerseniz tabi =)
   Bu son cümlemden sonra korkmayın, her kız kardeş benim gibi değildir. Siz sadece doğal olun, onu sizi sevmesi için zorlamak yerine, kendiniz gibi davranın ve bir dost kazanmanın keyfine varın. 
   Yani kısacası sevgilinin kız kardeşi nimettir, kıymetini bilin. 
   Ps: Bu yazının 3. Paragrafı Nisan Alp’e ithaf edilmiştir =)
   Herkese sevgiler, Z.


21 Ekim 2010 Perşembe

William Golding Sineklerin Tanrısı

    Haydi biraz edebiyat.
   Sir unvanlı, Nobel ödüllü William Golding ‘i bilir misiniz? Hayır mı ? O halde bence çok şey kaçırıyorsunuz demektir. Üniversitede son senemizde postmodern roman dersinde okuduğumuz Sineklerin Tanrısı  ( The Lord of the Flies) , kendisinin en ünlü romanıdır ve kesinlikle beni benden almıştır. Peki neden ?
     Herkes çocukları içlerinde hep iyiliği barındıran, saf ve masum varlıklar olarak görür. Fakat William Golding kitabında bunun böyle olmadığını, her canlının özünde şiddeti barındırdığını, otoritenin bu şiddeti bastırdığını fakat otorite ortadan kalktığı zaman çocuklar dahil, herkesin vahşileştiğini, şiddete eğiliminin arttığını iddaa ediyor. Hatta öyle ki kitabında bunu birebir yaşamamızı sağlıyor.
  
     Gerçektende öyle değil midir ? Aslında belki hapse atılma korkunuzdan, belki de Tanrı ’ya olan inancınız ve korkunuz yüzünden hırsızlık yapmıyor, yada sizi deli eden patronunuza sırf işten atılmamak için küfür edemiyorsunuz. Sokakta sizi taciz eden o adamı içinizden öldürmek geliyor ama belki kanunlardan korkuyorsunuz.
   Peki daha basit düşünelim. Küçüksünüz ve arkadaşınız sizi çok kızdırdı. Saçını çekmek istiyorsunuz ama anneniz kızacak diye hiçbir şey yapamıyorsunuz. Peki etrafınızda Tanrı, anne-baba, devlet yada kanun gibi otoriteler olmasa hala bu kadar düzgün kalabilir miydiniz? Tabiki hayır , çünkü William Golding ’e göre hepimizin doğasında şiddete eğilim var. Buradan yola çıkan yazarımız kitabında yaşları 7 ile 15 arası değişen ve II. Dünya savasının sürdüğü İngiltere’de yaşayan çocukları, savaştan kaçmaları için bir uçağa bindiriyor, o uçak ıssız bir adaya düşüyor ve zaten II. Dünya Savaşından dolayı Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmiş çocuklar, birde devlet, kanun ve anne- baba otoritesinden de kurtulunca kendi içlerine dönüp, doğaları gereği şiddete başvuruyorlar. Hem de ne şiddete. İş birbirlerini öldürmeye kadar varıyor.
       
      Kitapta kendi masum benliklerinden sıyrılıp, içlerinde ki şiddete yönelme eğilimini yazar bize mükemmel bir şekilde veriyor. Örneğin; Roger karakteri adaya ilk düştüklerinde hala üzerinde bir otorite korkusu olduğu için sahilde küçük çocukların yanlarına , önlerine yada arkalarına küçük çakıl taşları atarken, ilerleyen bölümlerde tamamen otoritenin varlığını üzerinden atıp, artık taşları çocukların direk üstüne atıyor , hatta kitabın sonlarına doğru adanın tepesinden koca bir kayayı başka bir çocuğun üstüne atarak onun ölümüne neden oluyor.Ve bundan zerre kadar pişmanlik duymuyor.Çünkü artık onu sınırlayan bir otorite yok ve her insanın içinde doğuştan varolan şiddet eğilimi  onu sarıp sarmalamış.Normal hayatta annesinden dayak yeme korkusu olduğu için asla cesaret edemeyeceği bu hareketi gözünü kırpmadan yapıyor ve  bence William Golding bu örneği kitap boyunca harika tasarlıyor.

   Kitabın sonunda, adaya çocukları kurtarmaya gelen bir asker , çocuklardan birine ismini sorunca, çocugun adını unutması ve cevap verememesi, tamamen çocukların kendi benliklerinden uzaklaşmaları ile alakalı ve bence bu da yazar tarafından düşünülmüş harika bir son
 
 
Dediğim gibi roman gerçekten çok etkileyici. İçerisinde incelenecek o kadar fazla konu var ki , sınıf arkadaşlarımla tam 8 saat bu romana çalışmıştık, hatırlıyorum.Hatta ders çalışırken Ceren’in annesi bir süreliğine dışarı çıkmıştı ve Ceren bir süre sonra bir olaydan dolayı sinirlenip yastığı yere fırlatmıştı =) Biz de Nihal’le bu olaya çok gülmüş, Cerenin otoriteden kurtulduğu için içerisinde ki şiddet eğiliminin ortaya çıktığını söylemiştik=)
 Şimdi aklıma geldi de , ne güzeldi hepberaber ders çalışmak yahu.. Özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi, neyse... Kitaba dönecek olursak sevgili okur, bence hepimizin içerisinde bir yerlerde şiddet eğilimi olduğu gerçeğiyle çok acı bir biçimde yüzleşmemizi sağlayan bu romanı mutlaka okuyun. Yok ben kitap okumayı sevmiyorum mu diyorsunuz ? O halde filmi var onu izleyin, tembellik yapmayın=)
  Herkese Sevgiler,Z.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Günlük Tutmak

   Herkese yine, yeniden merhaba ,
    Bu blog git gide edebiyattan uzaklaşıyor farkındayım ama kendi kendime şöyle bir karar aldım, edebiyatın yanında birazda günlük olaylardan bahsedebileceğim yazılarda yayınlayacağım bu blogda. Böylesi daha iyi olacak sanırım.Farklı konulardan bahsetmek daha eğlenceli olabiliyor , oyuzden buyurun yeni yazım=)
 
   Hiç küçükken günlük tuttunuz mu ?
  Hani sayfalarında  ortaokul aşkınızı anlattığınız, tartıştığınız çocukluk arkadaşınızı çekiştirdiğiniz, annenizden sakladığınız okul kırma maceralarından bahsettiğiniz,tamamen sizi anlatan bir günlük.
  Sizi bilmem ama ben tuttum. Pişman mıyım? Bazen evet , bazen ise kesinlikle hayır.
 Bazen pişmanım çünkü mutlaka o günlüğü bulan ve kendine engel olamayıp okuyan amcalar, teyzeler, dayılar ve hatta anneler babalar olabiliyor etrafta. Eee nerde kaldı benim özelim? Üstelik o yaşlarda o kadar saf ve ezik olabiliyorsunuz ki, alın size dalga konusu. Türkçenizle ayrı dalga geçiliyor, çizdiğiniz kalplerle ayrı :=)
 Ben şahsen sevgılı dayım tarafından bu tarz rezil dalga geçme olaylarına cok fazla maruz kaldım o nedenle bize geldiği zaman garip garip yerlere saklardım günlüğümü. Yatağınızın altı yada kıyafetlerinizin arası çok klasik çözümler , siz benim gibi ayakkabı kutularının içine saklayın derim , orası ideal çözüm =)
 Artık 23 yasında bir koca kazık olduğum için bu tarz dalga geçmeleri çok fazla takmıyorum  o nedenle evet itiraf ediyorum iki adet günlüğüm dolabımın içindeki ayakkabı kutusunda duruyor. Anne biliyorum çok okumak istiyordun. Artık ben işteyken, yerini de öğrendin, okuyabilirsin =)

 Pekiii güzelmidir günlük tutmak? Evet ise ,neden?
 Güzeldir çünkü herşeyden önce insanın bence hayatını şöyle bir gözden geçirmesine neden olur. Geçmişte yaptığınız fakat unuttuğunuz hataları gözünüze gözünüze sokar, yada insanlarla neler paylaştığınızı anımsamanıza ve onların aslında sızın için ne kadar değerli olduklarını bir kez daha anlamanıza yardımcı olur. Ya da zamanında size büyük bir kazık atan ancak şuan hala görüştüğünüz arkadaşınızın aslında ne kadar fesat olduğunu anlarsınız. O zamanlar küçüktünüz tabi yaptığı şey size garip gelmemişti ama birde şimdiki aklınızla okuyun bakalım o kadar kolay affedebilecek misiniz? Küçükken sizi satan adam büyüyünce o gelişen beyniyle hayli hayli satar benden söylemesi J
 Birde günlüklerin bir diğer güzel yanı ne kadar değiştiğinizi gormeniz. Okudukça görürsünüz ki sız artık o eski saf kız değilsiniz. 39 uncu sayfada yazmışsınız ya hanı benim için önce erkek arkadaşım gelir diye , o artık yalandır işte.Cunku sızın için önce aileniz geliyordur . Yada 58’inci sayfada yazdığınız gibi artık sadece evlenip çocuk yapmak değil , iyi bir avukat olmak istiyorsunuzdur. Kısacası günlükleriniz sadece birer defter  degıl aslında sızın gecmişte ne olduğunuz, şimdi ile geçmiş arasında neler yaşadığınız,bu yaşadıklarınızdan ne kadar etkilendiğiniz, aslında ne kadar değiştiğiniz , kısacası sizinle ilgili herşeydir.
  Son olarak günlük tutmanın en güzel yanı bence size inanılmaz bir anı kalmasıdır. Okudukça geçmişte yaşadığınız ve kağıda aktardığınız anları resmen bir kez daha yaşarsınız, o sayfada yazdığınız anınız komik ise güler, hüzünlü ise dalıp gidersiniz ama en çok da o zamanlar dertlerinizin ne kadar komik olduğunu görüp kocaman bir kahkaha atarsınız. Bugün ortaokulda yazdığım günlüğümü elime aldığımda ilk sayfada yazan şu cümle öyle bir kahkaha atmama neden oldu işte=)  “ Bugün Gözde, Duygu ve Pelin ip atladık ama Gözde saçındaki tokayı aldım diye bana küstü oyunu yarıda bıraktı, çok üzüldüm. “ diye yazmışım.Ahh ne kadar büyük bir sorun=)
 Gözde benim en yakın arkadaşım ve inanın şuan çok daha farklı dertlerimiz var =) Birkaç sayfa sonra yazdığım şu cümle de aynı kahkahayı atmama neden oldu. “Hasan bugun yanıma gelip benimle konuştu, çok mutluyum.”  Ne kadar safça yazılmış bir cümle..Şimdi hiçbir erkek sırf benimle konuştu diye bu kadar sevineceğimi sanmıyorum. 


 Kısacası günlük tutmak gerçekten eğlenceli ve özellikle ilerisi için kahkaha garantili =) Oyuzden bence şimdi köşedeki kırtasiyeye gidin, o defterlerden bir adet alın ve ucundan kıyısından bir günlük tutun, illa her gününüzü yazmanıza gerek yok , arada bir de yazsanız yeter. Emin olun 40 yasına geldiğinizde çocukluk arkadaşınızla daha 7 yasındayken  niye kavga ettiğinizi okumak yada 15 yasında ki aşkınızla ilgili hissettiklerinizi hatırlamak çok hoşunuza gidecek.
Sevgiler, Z.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Rakı Sofrası, Bir Cümle ve Bir Karar

        Uzunca bir aradan sonra , herkese merhaba:) Üç yazı yazdı kaçtı gitti diyenlere duyurulur, Evet ben bir iş buldum fakat şirketimin öyle yoğun bir haftasına denk geldim ki , bazen hafta içi 20.30 da yattım uyudum , bazen de yemek yemeye fırsat bulamadım.Arkadaşlarımla görüşemedim hepsini çok özledim ve son olarak da  bu blogu baya bir boşladım fakat telaş yapmayın işte geldim buradayım=)

      Bugün edebiyat yok , öyle bir beklentiyle bu yazıyı okumaya başlayanlar hayalkırıklığına uğrayabilir çünkü bugün burada bambaşka bir olaydan bahsedeceğim size.

     Biz bugün küçük bir kuzen günü yaptık,rakı balık sofrası kurduk, sazlar sözler, bol kahkaha derken, ismi Handan olan kuzenim geçenlerde “Handan” diye bir kitap aldığını söyledi. Aaa! dedim heyecanla , sonra da ekledim: “Acaba Zeynep diye bir kitap var mıdır ?”

    Ben gülerek beni dalgaya alacaklarını düşünürken, kuzenimden hiç ummadığım ciddiyette bir cevap geldi.

   “Zeynep diye bir kitap yazılmasını bekleme , öyle bir hayat yaşa ki , adına kitap yazılsın.”

    Evet sevgili okur aynen böyle söyledi ve diğer kuzenler “vay be, ne laf etti” çığlıkları eşliğinde gülüp kadehleri tokuştururlarken ben derin düşüncelere daldım=) Ne kadar doğru ve aslında bir o kadar da acı bir laf. Rakı sofrasında belki de öylesine edilmiş bir laf ama beni gerçekten çok etkiledi, hatta kendimi az da olsa berbat hissettirdi. Gerçekten düşünmeye başladım “Ne yaşıyorum ki ben? “ diye. Evet, lisede okul birincisiydim, çok iyi bir üniversitede okudum, sosyal sorumlulukla ilgili derneklere üyeyim, harika bir ailem , taptığım dostlarım var ama başka? Bunlar insanın adına bir kitap yazılması için yeterli şeyler değil elbette. Kuzenim bu lafı söylediği anda aklıma rahmetlı Türkan Saylan geldı, gecen haftalarda onun adına yazılmıs ve hayatını anlatan “Türkan” adlı kitabı okumuştum ve kendisine olan hayranlığım bır kat daha artmıştı. O adına kitap hatta kitaplar yazılmasını sonuna kadar hak eden bır kadın fakat ben ?

     Şuan bunu okuyan arkadaşlarım ailem “Yapma Zeynep kendini bu kadar da aşağılama.” diyor biliyorum ve hatta eminim. Çünkü onlarda biliyor ki ben daha 23 yaşındayım ve aslında hayatın sadece ingilizce bilmek , iyi bir aileye sahip olmak, yakışıklı bir sevgilinin olması yada iyi bir şirkette çalışmak olmadığının farkındayım fakat bugün kuzenimin ettiği laf daha da bir farkındalık yarattı bende. Evet Türkan Saylan gibi milyonları iyileştiremem belki ama illaki bu hayatta beni de önemli kılacak bir şeyler vardır yapabileceğim. Bu aralar buna kafayı taktım ve bir karar aldım.


      Maddi durumu gerçekten kötü olan fakat akıllı ve çalışkan öğrencilere “ingilizce öğretmeni” kimliğimi kullanarak ders vereceğim.

     Kısacası sevgili okur , gece yatağıma yattığımda gerçekten o gün bir insanın hayatına dokunduğumu bilmek bana güç verecek, en azından hayatı sadece kendim için bencilce değil, paylaşarak başkalarıyla da yaşayacağım ve tüm kalbimle inanıyorum, bu bana inanılmaz bir huzur katacak.Biliyorum ki, Türkan Saylan’ da önce tek bir kız çocuğunu okutarak ÇYDD ‘yi kurdu ve sonuç ortada. Belki bende önce bir öğrenciyle başlarım sonra gönüllü üniversite öğrencilerinden destek alıp bu sayıyı 10 lara 100 lere ve hatta 1000 lere taşırım. Size bir şey söyleyeyim mi ? Ben bu istek, heves ve vicdanla her şeyi yaparım =)  Yani  bundan böyle benimde bu hayatta şimdilik küçük ama belki de ilerde büyüyecek bir amacım var. Kim bilir belki bir gün raflarda “Zeynep” diye bir kitap görürsünüz , bilin ki o Zeynep bu Zeynep’tir J

    Not : Bu yazı hem sizi de birazcık düşünmeye itmek , hem de etrafınızda böyle maddi durumu yerinde olmayan ve dil öğrenmek isteyen çocuklar varsa benimle iletişime geçmelerini sağlamanız için yazılmıştır. Birde rakı içmek günah derler , bakın nasıl hayırlara vesile oldu =)

Hepinize kucak dolusu sevgiler, Z.



8 Eylül 2010 Çarşamba

Shirley Jackson & Piyango

       İnsanlar geleneklerine nasıl bağlılardır değil mi? O kadar ki; sorgulamadan, üzerinde düşünmeden bir olayı sırf geçmişten gelen bir gelenek diye kabul ederiz, uygularız ve hatta uygulamamayı aklımızın ucundan bile geçirmeyiz.

 Örneğin; basit bir örnek olacak belki ama nikah davetiyeleri yada nikah şekerleri. Günümüz 2010’unda düğününüze gelen kaç kişi sizce o davetiyeleri saklıyordur? Bence düğün bittiği an o davetiyeler çöptedir.Ama biz gelenek diye illa bastırırız o davetiyeleri, oysa düğünden herkesin haberi vardır ve her misafir illaki aranmıştır.

Peki ya nikah şekerlerine ne demeli? Genellikle istiridye içine inci koyma suretiyle hazırlanan bu şekerler! de genelde düğünden sonraki birkaç hafta saklanır, daha sonra “amaaan toz yuvası” denilerek çöpe atılır.

İstiridyeli nikah şekeri dağıtacağına ya gerçekten yaratıcı ol insanlar evinde saklayabilsin yada eti browni dağıt birer tane, insanlar yiyebilsin =)

      En ama en çok sinirlendiğim ve komik bulduğum gelenek ise evlenen kızlara bekaretinin korunduğunu gösteren kırmızı kurdele takma olayı. Bir kere o kurdeleyi takan kıza buradan sesleniyorum:
”Çok mu meraklısın herkesin bunu öğrenmesine? Bunun facebookta statune ben bakireyim yazmanla ne farkı var ? Ayrıca şöyle bir durumda var, biz nereden bileceğiz doğru olup olmadığını ?”

      Kısacası hepimiz geleneklerimizi körü körüne kabul ediyoruz ve sorgulamıyoruz bile, istedikleri kadar saçma yada gereksiz olsunlar… İşte bugün sizlerle paylaşacağım kısa öykü tam da bu konuyla ilgili ama çok daha çarpıcı bir şekilde ele alınmış.Aslında sadece insanların geleneklerine nasıl körü körüne bağlandıklarını değil aynı zamanda insanların nasıl hayatın akışına karşı duyarsız ve boş olduklarının da altını çizen bir öykü
Shirley Jackson

    Amerikalı yazar Shirley Jackson tarafından yazılmış ve Amerika da yayınlandıgı 1948 yılında tabiri caizse edebiyat dünyasına bomba gibi düşmüş bu kısa öykünün adı The Lottery ( Piyango). Yayınlandığı tarihten beri öykünün sıradan başlangıcı insanları öyle bir sona götürüyor ki , en son cümleye gelene kadar tam olarak ne olduğunu kavrayamıyorsunuz ve son cümle yüzünüze bir tokat gibi iniyor. Burada hikayede geçen olayı anlatmak yerine hikayenin tamamını paylaşmamın daha uygun olacağını düşünüyorum çünkü ancak ozaman bu öykünün tadına ve farkına varabilirsiniz.

    Son olarak bu kısmı öyküyü bitirdikten sonra okumanız tavsiye edilir çünkü bu paragraf küçük bir analiz niteliği taşır.Yani vakit ayırıp ve merak edip aşağıda linkini verdiğim öyküyü okuyanlara sesleniyorum bu paragrafta :)

  Eyy sevgili edebiyat severler; öyküde yaşlı olarak betimlenen insanlar aslında gerçek hayattaki büyüklere ( siyasetçilere, politikacılara ve başımızda bulunan başbakanlara ) birer gönderme.

 Bu göndermeyle yazar, bu kişilerin bizleri nasıl düşünmeyen, ne verilirse onu alan koyunlara çevirdiklerini, insanın aklının alamayacağı saçmalıkları bile hiç düşünmeden sorgulamadan sırf onlar istiyor diye yada geçmişten beri böyle yapılıyor diye kabul etmemizi ve son olarak bunların korkunç sonuçlarını nasıl çarpıcı şekilde vurguluyor değil mi?

 Özellikle de çocuklar nasıl pıyango dan önce taş toplarken okullarından bahsederek sanki o günün diğerlerinden bir farkı yokmuş gibi davranabiliyorlar.Öyküde insanlar sorgulamamanın sonucunda nasıl da vahşet dolu bir olayı normal bir olay gibi karşılayabiliyorlar.
Gerçekten bunun üzerine söylenebilecek çok fazla şey var ama ben Shirley Jackson’ın bu öyküyle demek istediği şeyin altını kalın bir çizgiyle çekip gidiyorum :)

LÜTFEN DÜŞÜNÜN VE SORGULAYIN ! Körü körüne hiçbir şeye inanmayın ! ha birde, tamam istiyorsanız nikah şekeri yaptırın ama ne olur o kurdeleyi takmayın :)

Herkese iyi bayramlar ve sevgiler ;

Z.
                                                 
                                                    Bu adresten öyküye ulaşabilirsiniz .

       http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/09/piyango-shirley-jackson-evegemen-imre.html