17 Aralık 2012 Pazartesi

DEKORASYON: AHŞAP MANDALLAR






Şu postumda önümüzdeki günlerde ahşap mandallarla ilgili bir kaç fikir paylaşacağımı söylemiştim. Ben, az sonra karşılaşacağınız her bir kareye bayıldım, umarım siz de beğenirsiniz...

Özellikle ilk fotoğraf, beni, yakında bir marangoza giderek "Bunun aynısını bana yap n'olur!" diye yalvartacak cinsten... Ve evet, bir kaç gün içinde gidip yalvaracağım:)

İşte o diy fikri ve diğerleri...













Herkese sevgiler,
Z.

3: BALIKÇI SABAHATTİN




Eminönü’nden Ahırkapı’ya doğru giderken, Belediye Binası’nın sağından giriyorsunuz ve birden, kendinizi 1930’lu yılların ortasında buluveriyorsunuz. Yani İstanbul’un, İstanbul olduğu zamanlarda… Dar sokaklarında top oynayan çocukların, iki katlı evlerin, dükkânının önünü süpüren esnafın ve en önemlisi de korna gürültüsü olmayan sokakların olduğu zamanlarda… İşte Balıkçı Sabahattin, tam da böyle bir resmin içinde konumlanmış. 1927 yapımı bir köşkte hizmet veren mekânın hikâyesi, yaklaşık 20 yıl önce Sabahattin Bey’in babasının var olan köfteci dükkânını bir balıkçıya çevirmesiyle başlıyor. İlk başta, bu binaya taşınmadan önce birkaç sokak arkada, yalnızca iki masanın yer aldığı küçücük bir dükkânda işe koyulan aile, ardından işleri büyütüyor ve Osmanlı mimarisine sahip bu görkemli binaya taşınıyor. Mekânın kapısında, sizi o günlere götüren bir tekerlekli araba karşılıyor. İçeri girdiğinizde ise bir çıkmaz sokak ve bu sokağa dizilmiş ahşap masa ile sandalyeler… 




Hemen sağ tarafta iki farklı alan dikkatimi çekiyor. Babasının yokluğunda mekânın işletmesini üstlenen Serkan Bey, mekânın artık kendilerine yetmediğini ve dolayısıyla büyümeye gittiklerini anlatıyor. O sırada kapıdan içeri giren bir turist kafilesini görünce ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Bu öğle saatinde bile içerisi bir hayli dolu. İçimden, bir de burayı akşam görmek gerek diye geçiriyorum… Akşamları tepedeki renkli ampullerin yandığı, hafif caz ve blues ritimler ile şen kahkahaların doldurduğu bu mekân, ayrı bir atmosfere sahip oluyor, belli. Balıkçı Sabahattin’e yalnızca bilenler geliyor, ne de olsa mekân çok da merkezi bir yerde değil. Haliyle, şöyle bir geçerken keşfetmeniz de pek mümkün değil. Yine de mekân, hem hafta içi hem de hafta sonu dolup taşıyor. 

Balıkçı Sabahattin’in sırrı ne diye soracak olursanız; bu mekânın, işini severek yapan insanların elinde olması diye cevap verebilirim. O kadar ki; mekânın sahibi Sabahattin Bey, 60 küsur yaşında olmasına rağmen restoranın her şeyiyle hala kendi ilgileniyor, utanıp sıkılmadan tuvaletleri bile kimi zaman kendi temizliyor. Onun, işini bu denli sahiplenmesi de başarıyı getiriyor…

Balıkçı Sabahattin’in bir sırrı da, açıldıkları günden bu yana aynı aşçılarla yola devam ediyor olması. Mekânın, aşçıları gibi değişmeyen bir ilkesi daha var; zeytini ve zeytinyağı illaki Mudanya’dan geliyor. Balıklar ise günlük olarak balık halinden ve Galatasaray Burnu’ndaki olta balıkçılarından alınıyor.

Mekanın en güvendiği lezzeti midyeli pilav. Lezzetine nail olduğumuz bu pilavı, yolunuz Balıkçı Sabahattin’e düştüğü takdirde mutlaka denemelisiniz. İlk lokmada tarçınla midyenin mükemmel birleşimini tadıyor, garsona “Aynısından bir tane daha!” dememek için kendinizi zor tutuyorsunuz. 2000 yılının ilk üç ayında The New York Times’a haber olan bu pilav, mekânda en çok beğendiğimiz tat oluyor. Aynı şekilde roka, nane, beyaz peynir, karides ve balzemik sostan oluşan Sabahattin Salata ile fener kavurma da nefis bir lezzet, muhakkak tavsiye ediyoruz. Tabii bir de lakerda var ki; Balıkçı Sabahattin, o lezzeti de kendine has püf noktalarıyla sahiplenmiş. Önümüze şık bir sunum eşliğinde gelen lakerda, damağımızda yumuşacık ve çok da tuzlu olmayan bir tat bırakıyor. Haliyle bu lezzete de tam not veriyoruz.

Midyeli pilav 


Sabahattin Salata

Balıkçı Sabahattin de yediğiniz bir şeyi beğenmeme ihtimaliniz neredeyse sıfır. İşin içine bir de yılların tecrübesiyle harmanlanmış bu keyifli atmosfer, güler yüzlü ve işinin ehli garsonlar da girince Balıkçı Sabahattin kısa sürede “en”lerinizden oluyor. Bizden söylemesi…
Tlf: (212) 458 18 24

Mekânın Künyesi

Müzik
Jazz - Blues (Yine de çok özel müşteriler için mekânın üst katındaki bir oda kapatılıp, arka mahalleden birkaç roman getirtildiği de oluyor. Haberiniz olsun!)

Öne Çıkan Lezzetler
Midyeli pilav, fener kavurma, lakerda, Sabahattin salata.

Kapanış Saati
24.00

Kuver Ücreti
5 TL

Rezervasyon
Gerekli, hatta şart!

Otopark
Yok

Ulaşım
Mekânın hemen arkasında tren istasyonu var. Eğer treni tercih etmezseniz, vapurla Eminönü’ne gelip, taksiyle de devam edebilirsiniz.

Kişi Başı Ortalama Ödeyeceğiniz Fiyat
90 TL

Bilmeniz Gerekenler
Mekâna GPRS ile gelmeye çalıştığınızda karşınıza Yenikapı’da bir adres çıkıyor. Mekân yetkilileri bu durumu düzeltmeye çalışmış; fakat bir türlü başaramamışlar. Bu nedenle siz siz olun, kendinizi Ahırkapı yerine Yenikapı’da bulmak istemiyorsanız, en azından şu sıralar GPRS’e güvenmeyin.

Not: Bu yazı, tarafımdan, Esquire Dergisi için yazılmıştır.
Fotoğraflar: Uluç Özcü 

13 Aralık 2012 Perşembe

2: ELEOS


Dünkü konsept salaş bir balıkçıydı. Bu nedenle Akın Balık'tan bahsettik, bugün ise Eleos'tayız... 




Sezen Aksu, “Kalbim Ege’de Kaldı” adlı şarkıyı boşuna yazmış olamaz. Hepimizin kalbi, bir tatil dönüşü, bir şekilde Ege’de kalmıştır. Kimimiz masmavi denizini özlemişizdir şehre dönünce kimimiz mis gibi kokan begonvillerini… Kimimiz ise rakı balığın hayat bulduğu, insana huzur veren küçük restoranlarını özlemişizdir, Ege’nin. Eğer siz de kalbi Ege’de kalanlardansanız; gelin sizi, İstanbul’un göbeğinde, Ege’yi yaşatacak bir mekânla, Eleos’la tanıştıralım. 




Eski bir balıkçı köyü olan Yeşilköy’ün ara sokaklarından birinde, bir Katolik kilisesinin karşısında, eski bir av köşkünde konumlanan Eleos; mavi-beyaz kareli örtüleriyle, pencerelerinin önündeki mavi cumbalarıyla ve elbette ki içeriden süzülen Rum ezgileriyle, tam bir Ege balıkçısı. Buraya Ege balıkçısı dememizin, başka nedenleri de var. Mekânın sahibi Aleks Karaköse, Rum komşularıyla çokça vakit geçirdiğinden, Rum mutfağının kıyıda köşede kalmış tüm gizli tatlarını biliyor. Bu sayede de Eleos’un menüsünde, Türk mezelerinin ve Yunan lezzetlerinin yanı sıra, nefis Rum mezeleri de bulunuyor. Anlayacağınız, Ege’nin her köşesinden bir lezzet var burada. Mekânın dekorasyonu da, Ege’ye özgü zira. Ayda en az iki kez Yunanistan’a giden Karaköse, mekânın tüm dekorasyonunu, oradan satın aldığı objelerle tamamlamış. Duvarlarda, masaların üzerinde; yani gözünüzün iliştiği her yerde, Ege’ye ait inanılmaz güzel detaylar var. Ve bu detaylar, önünüze gelen nefis lezzetlerle birleşince, gerçekten de kendinizi bir Ege balıkçısındaymışsınız gibi hissediyorsunuz.






Peki, Eleos’ta ne gibi lezzetler var? Bir kere masaya oturduğunuz anda, size; uzo, limon ve esmer şekerden yapılma bir yunan içkisi olan “Sfinaki” ikram ediliyor. Ardından ise, öneriler ardı ardına gelmeye başlıyor. Mezeler, gerçekten birbirinden lezzetli. Özellikle, patlıcandan, haydariden bıkıp yeni bir şeyler denemek isteyenler için; çok fazla seçenek var. Şahsen biz, garsonlar tarafından önerilen ıstakoz kavurmaya, saganakiye ve köri soslu ahtapota bayıldık. Özellikle, bir Rum mezesi olan saganakiyi, mutlaka ama mutlaka tatmalısınız. Aynı şekilde, istiridye kabuğunda servis edilen deniztarağını da mutlaka deneyin. Bu arada hatırlatalım; bu mekân, son derece cömert bir mekân! Çünkü aralarda, masanıza; mantar ızgara, kabak tava, asma yaprağına sarılı hellim peyniri ikram olarak geliyor. Üstelik yemek sonrası, çikolata şelalesi, sakızlı fırın helva ve limon sorbeden biri de yine ikram. Şahsen biz, limon sorbeyi tercih ediyoruz ve tercihimizden son derece memnun kalıyoruz.

Kalamar ızgara

Deniz tarağı

Saganaki

Köri soslu ahtapot

Menüye dair tüm merakımızı giderdikten sonra, bu kez, mekânın sahibi Aleks Karaköse ile biraz sohbet etmeye başlıyoruz. Bu güler yüzlü adam, her ay en az iki kez, Yunanistan’da bulunan Thasoss adasına giderek; kalamardan ahtapota, zeytinyağından kekiğe kadar, dükkânın tüm mahsulünü oradan getirdiğini anlatıyor bize. Ardından ise, bu durumun, Eleos’un tam anlamıyla bir Ege balıkçısı olmasında önemli bir rol oynadığından bahsediyor. Bu noktada kendisine, deniz manzarasının eksikliğini hissedip hissetmediğini soruyoruz. Karaköse, başını “Hayır.” anlamında sallıyor. Bir de burayı akşam gelip görmemiz gerektiğini, karşı kilisenin ışıkları da yanınca burada muhteşem bir ambiyans oluştuğunu; insanların, kendilerini sanki Yunanistan’daki ara bir sokakta yemek yer gibi hissettiklerini söylediğini anlatıyor. Gözlerimizi kapatıp şöyle bir hayal ettiğimizde, gerçekten de kilisenin buraya bambaşka bir hava katmış olduğunu fark ediyoruz. O sırada, başka bir şeyi daha merak ediyoruz. Sahi, Eleos ne demek? Karaköse, mekânı açmaya karar verip de etrafı incelemeye geldikleri bir gün, karşı kilisedeki bir grup Yunan turistin ellerini havaya kaldırarak “Eleos!” diye bağırdıklarını duymuş. Yanlarına gidip sorduğunda, “eleos”un, Yunanca’da “merhamet” demek olduğunu öğrenmiş ve o anda restoranın adına karar vermiş. Ancak sunduğu lezzetler, gecenin sonunda, midenize merhamet etmiyor; o kadar çok doyuyorsunuz ki çareyi, yemek sonrası Yeşilköy sahilinde bir tur atmakta buluyorsunuz. En azından, biz öyle yaptık.

Mekândan ayrılırken; bugüne dek “En İyi Meyhane”, “En İyi 10 Turistik Restoran” dâhil pek çok ödül toplayan Eleos’a, biz de tam not veriyoruz.
Tlf: (0212) 663 39 11

Mekânın Künyesi

Müzik
Mekânda, Rum müzikleri çalıyor. Rembetika’nın insanı sarhoş eden ezgileri, hafif hafif kulağınıza çalınıyor. Bu noktada, ufak bir hatırlatma yapalım; Eleos’ta, önümüzdeki günlerde rembetika günleri düzenlenecek. Ayda bir ya da iki defa gerçekleştirilecek olan bu günlerde, Yunanistan’dan gelecek olan bir rembetika ustası sahne alacak.

En çok tercih edilen lezzetler
Fıstıklı ahtapot, köri soslu balık, limonlu sorbe, saganaki, ıstakoz kavurma.

Kapanış saati
Müşterinin kalkış saatine göre, kimi geceler 01.00’da kimi geceler ise 02.00’da kapanıyor.

Kuver ücreti
4 TL

Rezervasyon
Mutlaka yaptırmanız gerekiyor.

Ulaşım
Deniz otobüsüyle Bakırköy’e gidip, oradan taksiye binebilirsiniz.

Kişi Başı Ödeyeceğiniz Ortalama Ücret
80 TL

Bilmeniz gerekenler
“Yeşilköy, bana uzak.” diyenler için hatırlatalım; Eleos’un, bir de Beyoğlu’nda bir şubesi var. Üstelik yeni açılan bu mekânda, sizi eşsiz bir deniz manzarası bekliyor!

Otopark
Yok

Not: Bu yazı, tarafımdan, Esquire Dergisi için yazılmıştır.
Fotoğraflar: Uluç Özcü 

Pazartesi günü, Balıkçı Sabahattin'de buluşmak üzere,
Sevgiler... 

1: AKIN BALIK

Hazırlanın; sizin için rakı balığın “en iyilerinin” peşine düşüyorum. İlk durağım Akın Balık... Önümüzdeki 4 gün boyunca sırasıyla Balıkçı Sabahattin, Foça Balık, Eleos ve Yeşilköy Balıkçısına da uğrayacağım. Aklınızda olsun! 




 Eğer siz de bizim gibi, salaş mekânlara özenenlerdenseniz; gelin sizi, Akın Balık’a götürelim. Karaköy Balık Pazarı’nın hemen sonunda, denizin tam karşısında konumlanmış bu mekân; eski Türk filmleri tadında, huzur dolu bir balıkçı. Mekânın en önemli özelliği, salaşlığı. Çay bardağından içilen rakısı, tepede asılı duran renkli ampulleri, yeşile boyanmış tahta sandalye ve masaları ile mekân; size, 2012 yılının İstanbul’unda, 1970’li yılları yaşatıyor. Kendi tabiriyle, masaların diğer tarafından gelme olan mekânın sahibi Mümtaz Timur; bu salaşlığı bozmamaya çalıştıklarını; çünkü insanların, aslında buraya, lezzetli bir balık yemenin yanında, bu salaşlığa ortak olmak için geldiklerini anlatıyor. 7’den 70’e herkesin eskiye özlem duyduğunu belirten Timur, özellikle, sinema ve tiyatro oyuncularının buraya çok sık geldiğini söylüyor. Nitekim mekândan içeri girdiğimizde, hemen sağ tarafta, bir masaya oturmuş balığını yiyen Ata Demirer’i görüyoruz. Bundan yaklaşık dokuz yıl önce, iki tabure ve iki masayla çıktığı bu yolculukta, bugün önemli bir noktaya gelen Timur; buraların, eskiden tinerci ve şarapçı yatağı olduğunu, şimdilerde ise Karaköy’ün parıldayan noktası hâline geldiğini anlatıyor.


Gerçekten de öyle. Akın Balık, hafta içi ya da hafta sonu fark etmez, haftanın her günü tıklım tıklım bir mekân. Özellikle bahçe kısmı, çok ama çok keyifli! Yazın ağaçların gölgesinde oturup balığınızı yiyebilir, kışın ise dışarıda yakılan variller ve masaların altına atılan mangallar sayesinde üşümeden nostaljik bir ortam yakalayabilirsiniz. Peki, ama Akın Balık da atmosferin mükemmelliği dışında başka ne var? Asma yaprağına sarılı levrek, sarımsaklı ve balzemik soslu ahtapot ızgara, özel tahin ve pekmezli irmik helvası; mekânın en öne çıkan lezzetleri arasında yer alıyor. 








Tüm mezelerde kullanılan zeytinyağı ve zeytin, Datça’dan özel olarak getiriliyor. Akın Balık da balık, her gün taze ve günlük olarak balık halinden satın alınıyor, dolaba girmiyor. Mekân, özellikle kalamarına çok güveniyor. “Bir kalamar ne kadar farklı olabilir ki?” demeyin. Bizzat denedik ve bu kadar yumuşak kalamarı, başka hiçbir yerde yemediğimize karar verdik. 




Zaten kalamarı, gelen tüm müşteriler tarafından öve öve bitirilememiş. Nereden mi biliyoruz? Müşterilerin mekân hakkındaki düşüncelerini yazdıkları bir defter var; defterde de kalamara büyük övgü… Tabii mekânın kendisine de övgü düzülmüş. O kadar ki, biri deftere şöyle yazmış: “Bu mekân, içmeyen adama içki içirir!” Hem de nasıl!





Duvarlarından birinde, “Para kazanmaktan daha çok, dünyaya hoşluk armağan etmek isteyenlerin yeridir.” yazılı bu mekân, dileriz hiçbir zaman, şu anda sahip olduğu bu keyifli atmosferi kaybetmez ve Karaköy’e armağan edilmiş bir hoşluk olarak kalır.
Tlf: (212) 244 9776

Mekânın Künyesi

Müzik
Mekânda size, Müzeyyen Senar’lar, Zeki Müren’ler eşlik ediyor.

Öne Çıkan Lezzetler
Balık çorbası, folyoda levrek, balsamik soslu ahtapot ızgara, mısır ununda hamsi ve kalamar.

Kapanış Saati
02.00 – 03.00

Kuver Ücreti
Yok

Rezervasyon
Özellikle Cuma ve Cumartesi günleri kapıdan dönmek istemiyorsanız; bir gün öncesinden, mutlaka rezervasyon yaptırın.

Otopark
Kendilerine ait olmasa da, hemen yan tarafta ücretli bir otopark var.

Ulaşım
Tünel’den tramvaya bindiğinizde, mekânın hemen arkasına çıkıyorsunuz. Ayrıca vapur ve tramvay da, çok ama çok yakın…

Kişi Başı Ödeyeceğiniz Ortalama Ücret
80 TL

Bilmeniz Gerekenler
Akın Balık’ın iç mekânı, biraz ufak. Zaten mekânın keyfi de, dışarıda çıkıyor. Bu nedenle, şu sıralar bir Akın Balık keyfi yaşamak isterseniz; mutlaka kalın giyinin. 


Not: Bu yazı tarafımdan, Esquire Dergisi için yazılmıştır. 
Fotoğraflar: Uluç Özcü

H&M 2013 İlkbahar Koleksiyonu

H&M her zaman en sevdiğim markalardan olmuştur. Bu nedenle 2013 İlkbahar koleksiyonunu görmek için soluğu markanın Nişantaşı'ndaki Showroom'unda aldım.

Her zaman olduğu gibi H&M yetkilileri bizi inanılmaz içten bir tavırla karşıladı. Bu ekibi gerçekten çok seviyorum! 

Ve her zaman olduğu gibi yeni sezon ürünlerinin hepsi göz alıcıydı. Aşağıda önümüzdeki sezon H&M mağazalarını süsleyecek parçalardan bir seçki bulacaksınız. Ürünlerin kimisi Mart ayında kimisi ise daha sonra mağazalarda olacak. Aklınızda olsun! 
Resim yazısı ekle

Kazağın rengine bayıldık! 

Omuz detayına farklı bir yorum... 


Resim yazısı ekle

Bu botlar özellikle Cosmogirl ekibinin favorisi oldu! 

H&M ekibi bizleri yine çok güzel ağırladı. 

Sevgiler,
Z.

7 Aralık 2012 Cuma

DIY: PARILTILI MAGNETLER


Bilenler bilir, dekorasyona ayrı bir merakım var. Bu nedenle de ara ara burada dekorasyonla ilgili ilginç fikirler paylaşmayı seviyorum. Bu kez de, geçen gün İnternette dolaşırken denk geldiğim bir diy fikrini sizinle paylaşmak istedim. Ben çok sevdim, bakalım siz de beğenecek misiniz?

Malzemeler
Sim
Ahşap Mandallar
Magnet
Yapıştırıcı



 Malzemeler hazırsa yapılışına geçebiliriz:)

Magneti mandalın boyutunda kesin ve biz yüzüne yapıştırın. 


Mandalın diğer yüzüne ise yapıştırıcı sürün. 


Yapıştırıcı sürdüğünüz kısmı sime bulayın.



İşte sonuç! :)





Nasıl? Beğendiniz mi?

Önümüzdeki günlerde ahşap mandallarla ilgili pek çok fikir paylaşacağım. Takipte kalın!

Kaynak: http://www.handbagheaven.com/blog/DIY-glitter-magnets

Ekranların Kaypak Bakkalı



Herkese selam,

Bildiğiniz gibi aslında ben gazeteciyim. Dolayısıyla da her ay bir kaç ünlüyle röportaj yapma şansım oluyor. Bundan böyle yaptığım bu röportajları, dergi çıktıktan sonra burada da paylaşmayı düşünüyorum. İşte onlardan ilki... Cengiz Bozkurt'la röportaj esnasında, çok çok keyifli vakit geçirmiştik. Kendisi o kadar eğlenceli bir adam ki... 

Umarım röportajdan siz de keyif alırsınız. 

Herkese sevgiler..
Z. 

Not: Bu röportaj Esquire Dergisi Kasım sayısında ve Sabah gazetesinin Günaydın ekinde yayınlanmıştır. 




EKRANLARIN “KAYPAK” BAKKALI

CENGİZ BOZKURT

O, “Leyla ile Mecnun” dizisinin Erdal Bakkal’; namıdiğer “Yaban Çakalı”. Canlandırdığı; kaypak, paragöz ve patavatsız karakterle son zamanların en çok konuşulan isimlerinden biri hâline gelen Cengiz Bozkurt, dizideki profilinden farklı olarak, son derece içten ve samimi açıklamalarıyla karşınızda…

Röportaj ZEYNEP ŞEKER
Fotoğraf ULUÇ ÖZCÜ

Önce onu, “Parmaklıklar Ardında” dizisinin hain gardiyanı Ekrem karakteriyle tanıdık. Dizinin ardından, yine buna benzer bir karakterle karşımıza çıkmasını beklerken; o, bizi sol köşeye yatırdı ve “Leyla ile Mecnun” dizisinin Erdal Bakkal’ı olarak evlerimize konuk oldu. Ekranda gördüğümüz; hain, fesat, ukala ve içten pazarlıklı hâllerinin aksine; kahkahası eksik olmayan, doğal ve samimi biri, Cengiz Bozkurt. Bu röportajda, ünlü oyuncunun, önce çocukluğuna ve “Ömrümün en güzel yılları” diye tabir ettiği üniversite yıllarına gidecek; ardından ise, “Leyla ile Mecnun” dizisi ve özel hayatına dair pek çok samimi açıklama bulacaksınız. İşte, başlıyoruz…

ESQUIRE: Doğrudan soralım; nasıl bir hikâye sizinki?
CENGİZ BOZKURT: Memur bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Her memur çocuğu gibi de, Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşarak geçti hayatım. İlkokulu ayrı bir yerde, ortaokulu ayrı bir yerde okudum. Bu durum, çocukluk dönemimde yaralar açmadı değil… Ama insan, alışıyor bir şekilde. Şahsen ben, Anadolu’da bu denli dolaşmanın bana kattığı çok şey olduğunu düşünüyorum. Bunlardan en önemlisi de, bu çeşitliliğin, beni iyi bir insan yapmasıdır.
ESQ: ODTÜ’de fizik okurken, ne oldu da birden bire tiyatro yapmaya karar verdiniz?
CB: ODTÜ, böyle bir okuldur işte; maden mühendisliğinde okuyan adam, sinema topluluğun başkanıdır. Fizik okuyan adam ise, tiyatro oyunu sahneye koyar. Ama sanırım asıl neden, gençken ne olmak istediğimizi bir türlü belirleyemememiz. Ben fizik okurken, asıl yapmak istediğim şeyin tiyatro olduğunu fark ettim ve tası tarağı toplayıp İngiltere’ye gittim.
ESQ: Memur bir ailenin çocuğu olarak, maddi anlamda böyle bir işe kalkışmak kolay olmasa gerek. Nasıl cesaret ettiniz?
CB: Çocukluk dönemimde, sık sık şehir değiştirmemizden midir bilinmez; ama bende, her şeye sıfırdan başlama gücü hep vardı. Bu nedenle, herkesin girmek için çabaladığı okulumu yarıda bıraktım ve İngiltere’ye gittim. O yaz, tesadüf eseri; Londra’nın farklı iki sokağında, iki ayrı arkadaşımla karşılaştım. Sonrasında, birinin dayısının yanında işe girdim, pazarda çorap sattım. Bir yandan da okula gidiyordum. Üstelik evliydim de. Ankara’da, bir İngilizce öğretmeniyle birlikteydim ve onu da peşimden İngiltere’ye sürüklemiştim.
ESQ: İşler umduğunuz gibi gitti mi, İngiltere’de?
CB: Başlangıçta, zordu tabii. Fakat sonra, her şey gayet güzel ilerledi. Birkaç arkadaşımla birlikte, Londra’nın varoş diye tabir edilebilecek bir semtinde tiyatro kurduk. O sırada, Mehmet Ergen’le karşılaştık ve kendisi, boş bir tekstil fabrikası bulduğunu ve burayı tiyatroya çevirmek istediğini söyledi. Ardından, bu işe birlikte kalkışmayı teklif etti. Böylece, “Arcola” adını verdiğimiz bir tiyatro kurduk. Her şeyi yoktan var ettik yani. İlk iki yıl, gerçekten çok zor geçti; ama sonra, İngiltere’de o kadar çok tutulduk ki, ödüle doymadık. Time Out İngiltere’de, “Eleştirmenlerin Seçimi” bölümünde, hep bizim sahneye koyduğumuz oyunların haberleri yer aldı. Anlayacağınız, hep birlikte orada, ciddi bir başarı hikâyesi oluşturduk.
ESQ: O tiyatro, hâlâ duruyor mu?
CB: Artık, orası kurumsallaştı. Şu anda, altı çalışanımız var. Hedefimiz, o tiyatronun aynısını burada da kurup, bu iki önemli dünya şehri arasında bir kültür alışverişi sağlamak. Oradaki İngiliz oyuncuları buraya getirip, buradakileri oraya götürmek istiyoruz. Hatta bu nedenle, burada, Talimhane Tiyatrosu’nu kurduk.
ESQ: Ne oldu da İngiltere’den dönmeye karar verdiniz?
CB: Babamın vefatıdır, benim buraya dönmeme neden olan. Yoksa kolay kolay dönmezdim.
ESQ: Babanızla nasıl bir ilişkiniz vardı?
CB: Ben ODTÜ’den ayrılıp İngiltere’ye gittiğimde, ailem hâlâ okula devam ettiğimi sanıyordu. Onları, birkaç yıl, hâlâ okuyorum diye kandırdım. Yalanım ortaya çıktığında, annem çok kızdı; fakat babam tek laf etmedi. O, anlayışlı bir adamdı. Ve de çok komik! Babam, tam “Leyla ile Mecnun” kafasında bir adamdı. Öyle anlarda, öyle tuhaf espriler yapardı ki… Yer aldığım bu diziyi izleseydi, eminim çok güler ve benimle gurur duyardı.
ESQ: “Leyla ile Mecnun”un kadrosuna nasıl dâhil oldunuz?
CB: Bu diziden önce, “Parmaklıklar Ardında” adlı dizide, kötü karakterli gardiyan Ekrem’i oynuyordum. O rolden sonra, bana yine o role çok benzeyen teklifler geldi. İstesem, televizyon dünyasında, o karakter üzerinden çok rahat ilerleyebilirdim. Fakat ben, daima aynı karakterleri oynayan oyunculara hep şaşırmışımdır. Bu nedenle, gelen tekliflerin hepsini reddettim. Kabul etmediğim için de, aslında o sezonu kaçırdığımı düşünmedim değil. Ta ki, bir arkadaşım, “Leyla ile Mecnun”dan bahsedene kadar. Kendimi bir anda, bu işin içinde buldum. Şimdi, “İyi ki beklemişim.” diyorum.
ESQ: Dizi; çok ses getiren, 7’den 70’e herkesin beğendiği, sahip çıktığı bir proje oldu. Bu kadar ilgi sizi şaşırttı mı?
CB: Biz ilk bölümü çekerken, çok tuhaf bir şey oldu. Ben, sanki bu günleri tahmin etmişim gibi; yönetmenimiz Onur Ünlü’ye, “Onur, bir bakıyormuşsun bizim çok kült bir seyircimiz oluyormuş, patlıyormuşuz.” dedim. O da “Ben de aynen öyle hissediyorum. Bu dizi, ya çok beğenilecek ya da dibe batacağız.” dedi. Anlayacağınız, umutlarımız yarı yarıyaydı; neyse ki dizi çok tutuldu.
ESQ: Türk seyircisi, absürt komediye pek alışkın değil. Bu nedenle, aslında bu tür bir dizide yer almak, biraz cesaret istemiyor mu?
CB: Hayatın kendisi risktir. Risk almayan insanlar, başarıyı yakalayamaz. Ben, memur ailesinden gelmeme ve hatta beni de memur yapmaya çalışmalarına rağmen, memur olmayı reddettim. Çünkü orada risk yok. Ay sonunu bekleyen sağlamcı insanlardır, memurlar. İçimdeki karakter, beni hep risk almaya itti. Bu nedenle, “Leyla ile Mecnun”un senaryosunu okuduğum anda, bu işte olmak istedim. Açıkçası Türkiye’de, kuşaklar boyu mizah dergileriyle büyümüş ve absürt esprileri dergide gören; fakat televizyonda bunun karşılığını bulamayan bir kitlenin olduğunu biliyordum. Bu diziyle birlikte, bu kitleyi yakalayacağımızı da… Ama umduğumdan daha fazla kitleye hitap etmeyi başardık. Absürt komedi noktasında, baya öncü bir iş yaptık. Dilerim, öncü olduğumuz bu yoldan yeni isimler yürür.
ESQ: Sizce, dizinin TRT’de yayımlanıyor olmasının; diziye, daha çok artısı mı, yoksa eksisi mi oldu?
CB: Herkes tam tersini düşünüyor ama eğer bu dizi özel kanallarda yayımlansaydı; emin olun, baştan çok veto yerdik. TRT yönetimi, bize hiç müdahalede bulunmadı. Bugüne dek, senaryo üzerinde tek bir değişiklikte dahi bulunmamızı istemediler. TRT; tecavüzü hikâyenin göbeğine oturtan, daha fazla reyting yapabileceğini düşündüğü işlerdense, bu tarz işlere daha rahat odaklanabiliyor. Bu nedenle, bence dizi iyi ki TRT’de yayımlanıyor.
ESQ: Dizide öyle bir karakteri canlandırıyorsunuz ki; insanlar, sizin için “Öylece durduğunda bile insanı güldürüyor.” tarzı yorumlarda bulunuyor. Bu yorumlara ne diyeceksiniz?
CB: Ben, İngiltere’den döndükten sonra, Türkiye’de “Aşk Delisi” adlı bir oyunda rol almıştım. Hatta orada canlandırdığım Martin karakteri ile Afife Jale Tiyatro ödüllerine aday gösterilmiştim. O dönem, pek çok arkadaşım bana, “Sen ödüllere layık gösteriliyorsun falan ama sahnede de aslında pek bir şey yapmıyorsun.” diyerek sitemde bulunmuştu. Ne yazık ki insanlar, bir şey yapmamanın, aslında bir şey yapmak olduğunu anlamıyor. Bizdeki komedi anlayışı, çok klasik biçimde, bağıra çağıra komedi olarak algılanıyor. Oysa komedide, en vurucu anlar, sessizlikleri oynadığınız anlardır. Yani asıl komiklik, hiçbir şey yapmamış olmakta. Bu nedenle, “Öylece durduğunda bile gülüyorum.” denildiğinde, ben aslında orada öylece durmuyorum. Ben, orada bir şey yapıyorum. Böyle söylediklerine göre de yaptığım şeyi doğru yapıyorum.
ESQ: Dizide ne ölçüde doğaçlama var?
CB: Neredeyse her sahnede! Hatta bazı sahneleri, yeniden yazıyoruz diyebilirim. Birçok şey, sette gelişebiliyor. Senaristimiz Burak Aksak, çok başarılı biri. O, bize çok sağlam bir senaryo gönderiyor; biz de kimi zaman, o senaryo üzerinden çeşitlemelere gidiyoruz. Emin olun, birçok efsane olmuş sahne, sette çıkmıştır.
ESQ: Mesela?
CB: “İsmail Ağabey, hooop!” repliği, tamamen yönetmenimizin “Yahu yakın sahneleri çekmeyelim şimdi; bunlar, hep böyle birbirine uzaktan bağırsın.” demesiyle diziye dâhil olmuş bir repliktir. Doğaçlama konusunda başka bir örnek vermem gerekirse; son bölümlerden birindeki sufle konusunu var mesela. Diziye, Yeşilçam oyuncuları dâhil olmuştu. Bu oyuncular, geçmişte ezber yapmak yerine hep sufle alarak çekim yaptıkları için; çekimlerde, ezber konusunda biraz zorlandı. Ben de, “Kardeşim, şuradan sufle verin.” dedim. Böylece, o anda verilmiş bir kararla, bu oyunculara arkadan sufle verildi ve o ses, diziye yansıdı. Benim oynadığım karakter de ara ara, “Nereden geliyor bu ses?” diyerek, ortaya komik diyalogların çıkmasına neden oldu.
ESQ: Şu sıralar, herkes size gülüyor. Peki, siz kimlere gülüyorsunuz?
CB: Haluk Bilginer ile “Sevgili Dünürüm” adlı dizide oynamıştık. Kendisiyle, İngiltere’den de tanışıyoruz. Benim idolümdür, Haluk Ağabey. Ona çok gülerim. Onun dışında, genç oyunculardan da çok güldüğüm isimler var. Mesela bizim dizide İsmail Ağabey’i oynayan Serkan Keskin de gerçekten çok komik bir çocuk. Bizim ülkemizde, senaristlerin ya da yönetmenlerin oyunlara gidip oyuncu izleme alışkanlığı yok maalesef. Serkan gibi keşfedilmemiş o kadar çok komedi oyuncusu var ki…
ESQ: Dizideki danslarınız için profesyonel yardım alıyor musunuz?
CB: O dansların hepsi, benim evde arkadaşlarıma, aileme zaten yaptığım danslar. Dolayısıyla, hayır; o dansların da hepsi, tamamen doğaçlama.
ESQ: Biraz da setten bahsedelim. Geçmişte bir dayak olayıyla gündeme gelmişti, “Leyla ile Mecnun” seti. Şimdi ortam nasıl?
CB: Bazen, gülme krizlerinden dolayı bir sahneyi çekemediğimiz anlar oluyor. Ama sonuçta, orada bir iş yapıyoruz. Zira bir ofis içinde ne tür çekişmeler oluyorsa, aynıları bizde de yaşanabiliyor. Beni, özellikle, sete gelen seyirciler çok mutlu ediyor. Çünkü her kesimden seyirci sete gelip, bizi izliyor. Görüyorum ki; biz, Türkiye’nin çimentosu gibi olmuşuz. Herkesimden insanın aynı şeye gülmesini sağlamışız. Özellikle bakkal kapalıyken kapı altından atılan mektuplar, bunu daha net görmemi sağlıyor.
ESQ: Neler yazıyor o mektuplarda?
CB: Hayat hikâyesini yazan da var, “Geldik, bulamadık. Böyle bakkalcılık mı olur?” diye soranlar da! Bütün mektupları saklıyorum. Onlar benim için çok değerli.
ESQ: Hayatı çok ciddiye alır mısınız?
CB: Hayatın en ciddi anlarında bile inanılmaz komiklikler vardır. Hastanelerde, cenazelerde; en gülmemen gereken yerde gülersin. Bence gülmek, güzeldir; hayatı acıklı bir hâle getirmenin, tabiri caizse “kasmanın” bir anlamı yok.
ESQ: Diziden arta kalan zamanlarda neler yaparsınız?
CB: Şu sıralar, eşimle bir bebek beklediğimiz için, çok hareketli bir sosyal hayatım yok. 29 Ekim gibi, bebeğimiz doğacak inşallah. Bu nedenle, eşimle şu sıralar, daha çok evde vakit geçiriyoruz.
ESQ: Sizin, 21 yaşında bir kızınız daha var. Nasıl bir babadır, Cengiz Bozkurt?
CB: Kızımla çok iyi anlaşırım. Onun her konuda fikir sahibi olması, en çok istediğim şey. Özellikle, memleket meselelerine kafa yormalı.
ESQ: Peki, ya sizin siyasetle aranız nasıl?
CB: Siyaset, her zaman hayatımın bir parçası oldu. Ailem, sosyal demokrattı. Ben de öyleyim. Henüz 13 yaşındayken, siyasetle tanıştım ve o günden itibaren, siyaset daima hayatımın bir parçası oldu. Hatta son seçimlerde, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nden milletvekili adayıydım. Ben herkesin, siyaset içinde, öyle ya da böyle bir taraf olması gerektiğini düşünüyorum. Ama kastettiğim şey, “klavye aktivizmi” değil. Onu, pek sevmiyorum. Bu nedenle de, Twitter ya da Facebook’ta, politik şeyler paylaşmıyorum. Benim için aktivizm, sokakta yapılan aktivizmdir; diğeri, gösterişten başka bir şey değil.
ESQ: Son dönemdeki “savaş haberleri”yle ilgili ne düşünüyorsunuz?
CB: Tarih, bu olayları şöyle kaydedecek: “NATO’nun ve emperyalist ülkelerin Orta Doğu’daki kaynakları paylaşma mücadelesi ve bu mücadele uğruna atılmış stratejik adımlar…” Yoksa Suriye’nin kazara bomba attığı falan; bunları kimse yutmaz.
ESQ: Önümüzdeki günlerde, “Leyla ile Mecnun” dışında başka ne gibi projelerle karşımıza çıkacaksınız?
CB: Dizinin haricinde, Osman Sınav’ın şu sıralar gösterimde olan filmi “Uzun Yol”da rol aldım. Onun dışında, 21 Aralık’ta gösterime girecek olan “Kod Adı Venüs” adlı bir filmde de rolüm var. Sonrasında ise, 2013 yılının sonlarına doğru, İngiltere’den bir arkadaşımın çekeceği bir filmde rol alacağım. Kendisi, daha önce çekmiş olduğu bir filmle Altın Portakal kazanmıştı. Anlayacağınız, önümüzdeki günler, bir hayli yoğun geçecek. 

5 Aralık 2012 Çarşamba

Garanti Kapsamı



Hiç garantisi devam eden elektronik bir cihazınız bozuldu mu?

Bozulduysa, marka onu hiç bir ücret almadan tamir etti mi?

Muhtemelen ikinci soruya herkes aynı cevabı verecektir: HAYIR! 

Bugüne dek pek çok kez, garantisi devam ettiği halde teknik servislere avuç dolusu para ödedim. Örnek mi istiyorsunuz? Vereyim... 

Mesela HP marka laptop'ımın fanı haddinden fazla ısındığı için günün birinde tak diye kendini imha etti. Garantisi devam ediyordu. Servise gönderdim fakat bana şuanda tutarını hatırlamadığım bir fatura geldi. Çünkü laptop'ımın arızası garanti kapsamında değildi...

Sonra yine bir gün Babyliss marka saç düzleştiricim durup dururken çalışmamaya başladı. Servise gönderdim. Yine aynı yanıtı aldım: "Üzgünüz bu arıza, garanti kapsamında değil..."

Günlerden bir gün, Blackberry marka cep telefonumun tuşu bozuldu. Ayrıca ekran sık sık donup duruyordu. Garantisi hala devam ettiği için teknik servise gönderdim. Yanıt yine aynı;  "Üzgünüz bu arıza garanti kapsamında değil... Eğer arızanın giderilmesini istiyorsanız 350 TL ödemeniz gerekmekte."

Pardon?

Allahaşkına birisi çıkıp bana bu teknolojik aletlerin garantilerinin tam olarak neyi kapsadığını söyleyebilir mi? Telefonun tuşunu ben nasıl bozabilirim? Ya da saç düzleştiricimin günün birinde açılmaması için tam olarak ne yapmış olabilirim? 

Laptop'ımın fanının aşırı ısınması ve pat diye kapanıp bir daha hiç açılmaması benim hatam mı?

BU GARANTİLER TAM OLARAK NEYİ KAPSIYOR?

BİLEN VARSA LÜTFEN SÖYLESİN... 




28 Kasım 2012 Çarşamba

MUSIC IS LOVE





Bazen ne saçma şeylere üzülüp, ne aptal şeylere kafa yoruyoruz. Geçen gün sahilde yürürken yine saçma bir şeylere kafa yoruyordum, bir yandan da kulaklığım kulağımda, tam da moduma uygun saçma sapan şarkılar dinliyordum.

Ta ki, az sonra dinleyeceğiniz şarkı çalana kadar…

Bir şarkı bir anı ne kadar renklendirebilir? Bir şarkı, kafanızdaki bütün karanlık düşünceleri yok edip, sizi nasıl bu denli keyiflendirebilir?

Country müziğe ve smooth jazz'a bayılıyorum. Bu şarkıyı da bir ara müzik çalarıma eklemiş ama hiç dinlememiştim. Bu nedenle çalmaya başladığında önce hangi şarkı olduğunu anlayamadım. Sonrasında ise size yemin ederim, hayatımda ilk defa zıplayarak ve kocaman sırıtarak yürümeye başladım.

Şarkı modumu bir anda değiştirmişti. Hem de ne değiştirme… 

Eğer şu sıralar canınız sıkkınsa, belki sizi de bir parça gülümsetir diye şarkıyı burada paylaşmak istedim…

Gerçekten müziğin gücü diye bir şey var ve ondan, hepimize lazım…

Jason Isbell and The 400 Unit
"Alabama Pines"



Sevgiler,
Z.