10 Eylül 2012 Pazartesi

En İyi Arkadaşım Evleniyor!

Hepinizin birlikte büyüdüğü birileri vardır.

Daha küçücükken, minicikken tanışmışsınızdır.

Birlikte Ayşegül kitapları okumuşsunuzdur. Minik minik oyuncak tencerelerle tavalarla evcilik oynamışsınızdır.

Birlikte lastik atlamışsınızdır mesela. Aynı kişiye aşık olmuşsunuzdur ama çocuk hanginizden hoşlanmışsa aradan çekilmeyi bilmişsinizdir. Çocuk aklı işte, hemen siz de başkasını bulmuşsunuzdur.

Barbie'lerinize elbiseler dikmişsinizdir. Birlikte şarkıcılık ya da öğretmencilik oynamışsınızdır.

Aynı ilkokula kayıt yaptırmış, aynı sırayı paylaşmışsınızdır. O size matematikte yardım etmiştir, siz de ona Türkçe'de...

Okulda bitlenmişsinizdir, ama siz o kadar yakın iki arkadaşsınızdır ki anneleriniz ayrı yatın dese de yatmamışsınızdır. Diğerinize o bitin geçeceğini bile bile küçücük bedenlerinizle birbirinize sarılıp, öyle uyumuşsunuzdur.

Birlikte bileklikler yapıp sokakta satmış, ileride çok büyük iş kadınları olacağız diye hayaller kurmuşsunuzdur.

Bir defteriniz vardır; o defter bir hafta sizde kalır bir hafta onda... Görüşemediğiniz zamanlarda neler yaptığınızı yazmak içindir o defter. İleride yaşlandığınızda içindekileri okuyup gülmek için...

Sonra biraz büyürsünüz. Ölümler yaşanır onun ailesinde ya da sizde. Siz hep yan yana, dipdibe olursunuz.O kötü günleri de birlikte atlatırsınız.

Aranızda asla üçün beşin hesabı olmaz. Her şeyi olduğu gibi, paranızı da paylaşırsınız.

Gözlerinizle konuşmak en büyük yeteneğinizdir. Hiç sözcüklere gerek kalmamıştır anlaşmanız için, bir bakışınız yetmiştir.

Ve bir gün ona evlenme teklifi edilir, o da kabul eder. Hayatınızda yepyeni heyecanlar başlamıştır. Sizin küçük dostunuz büyümüş, parmağında tek taşıyla kocaman bir kadın olmuştur.

"Bayramda ne kadar harçlık toplarız acaba?"dan tutun da "Hangi üniversiteye gireceğiz?" gibi çocuksu heyecanların yerini bambaşka şeyler almıştır. Evliliğe doğru ilk adımını atacaktır kardeşiniz. Haliyle siz de heyecanlısınızdır.

Günler süren heyecanlı bekleyiş, zil çalıp da damat tarafı gelince doruğa ulaşır. Son bir kez saç baş düzeltilir, tanışma faslı geçilir, kahveler pişirilip dağıtılıp içilir.

Sonra derinlerden bir yerden iki kelime duyulur: "Verdim gitti."

O anda göz göze gelinir, yine gözler konuşur ve gözlerinizden, sevdiği adamla mutluluğa doğru adım atan kardeşiniz için iki damla yaş süzülür. Gerisi bildik şeyler işte; yüzükler takılır, pasta kesilir, gençler tebrik edilir.

Bir dönem sona ermiştir. Artık o, iki kişidir. Ama o iki kişinin yanında hep bir yeriniz vardır, bundan eminsinizdir.



Duygu ve Gökhan; hep çok çok mutlu olun emi?

İkinizi de çok seviyorum!

Z.









24 Ağustos 2012 Cuma

ŞEHR-İ AMSTERDAM


En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; Amsterdam’ı sevdim, hem de çok!




Kazıkların üzerine kurulu olan ve yüzlerce kanala, köprüye sahip bu şehrin en çok özgür ruhunu sevdim. Fakat neredeyse adım başı karşılaştığımız esrar içen adamlar, kadınlar, çocuklar beni kimi zaman rahatsız da etmedi değil. Hayır, hayır; kimsenin bana laf attığı ya da beni rahatsız ettiği olmadı. Ben yalnızca o şeyin kokusunu pek sevmedim =)

Durun, en iyisi baştan başlayayım…

Biz beş kafadar arkadaş “Ver elini Amsterdam!” dedik ve geçtiğimiz ay soluğu bu harika şehirde aldık. Gözlemlediğim kadarıyla Amsterdam gerçekten de kelimenin tam anlamıyla bir özgürlükler şehri… 

Neredeyse her sokakta bir sex shop var. Aynı şekilde “Red Light” denilen ve kadınların kendini pazarladığı küçük odalar… Normalde İstanbul’un göbeğinde bu tarz odalarla ve kapılarında yarı çıplak duran kadınlarla karşılaşsam ağzım açık kalacakken Amsterdam’da bu durum son derece olağan bir şey olduğu için sokakları gülüp geçerek arşınladım =)


Bu küçük odaların fotoğrafını çekmek normalde yasak. Hele hele perdeler açıkken çekerseniz kıyamet kopabiliyor!

Her sokağın arasında bir kanal, o kanalın üzerinde de sevimli mi sevimli köprüler var. Ayrıca bu şehir tam bir bisiklet şehri. Bisikletlerin tepesinde takım elbiseli adamlar mı istersiniz; yoksa mini etekli, topuklu genç kızlar mı… Hatta 70’lerinde olduğunu düşündüğüm yaşlı dedeler, nineler… Hepsi ulaşımını bisikletle sağlıyor ve siz es kaza bisiklet yoluna adım atarsanız gözünüzün yaşına bakmıyor.

Peki Amsterdam’a gittiğinizde neler yapabilirsiniz? 

Eğer biraz sanata meraklıysanız Van Gogh müzesini gezebilir, Anne Frank’ın evini ziyaret edebilirsiniz.

Şöyle buz gibi biraya bayılıyorsanız, Heineken müzesine giderek burada biranın yapım aşamalarını keşfedebilir, üstüne bir de 6 Euro verip kendi adınıza bir bira şişesi yaptırabilirsiniz.



Madam Tussaud müzesine gidebilir, ünlülerin balmumundan yapılmış heykellerine tanıklık edebilirsiniz.

Tüm bunların dışında Amsterdam’da kanal turu yapabilir, kanallar üzerine kurulu sevimli evleri daha yakından keşfedebilirsiniz. Heineken Müzesi’ne girişte size bir kart veriyorlar ve bu kartla müzenin hemen karşısındaki Heineken Boat’uyla 15’er dakikalık bir kanal turu yapabiliyorsunuz. Kanal turunu bedavaya getirmek isteyenlere duyurulur…



Bisiklet kiralayarak bu deniz seviyesinin altındaki şehri bisiklet tepesinde gezebilirsiniz.

Çiçek pazarına giderek lale soğanları satın alabilir, hediyelik eşyalara göz gezdirebilirsiniz.

Yine çiçek pazarı içindeki yüzlerce peynir çeşidinin bulunduğu mağazaya girerek leziz peynirler tadabilirsiniz. Ben buradan isli peynir satın aldım. Babam bayıldı := )



Neredeyse her sokak başında yer alan patatesçilere girip buraya özgü bir tadı olan patates külahlarından satın alabilirsiniz. Biz, her gün en azından bir büyük boy külahı bitirmeden rahat edemiyorduk.



Voldenpark’a gidip yeşillikler içinde, nehir kenarında pinekleyebilirsiniz.

İkinci el ürünler satan dükkânlardan sadece 5 euro’ya harika çantalar alabilirsiniz. Ben bu anlamda çok şanslıydım, sahip olduğum en güzel çantayı Amsterdam sokaklarından 5 Euro’ya satın aldım!

Red Light’ın hemen arka sokağında kurulan bit pazarını bulup çok ucuz fiyata birbirinden ilginç hediyelik eşyalar satın alabilirsiniz.







Kısacası Amsterdam’da çok ama çok keyifli vakit geçirebilirsiniz. Yalnız son bir tavsiye; bu özgürlükler şehrine erkek arkadaşınızı sakın ola tek başına yollamayın, yoksa boynuzu yersiniz, yani ben öyle tahmin ediyorum:= )

Fotoğraflarla daha fazla Amsterdam...




Pencere ve önündeki çiçekler! Bayıldım...




Arkadaki değirmen aslında bir ev!



Dolaşırken kanalda bir düğüne rastladık:)

Bu şirin restorana bayılmıştım.







31 Mayıs 2012 Perşembe

Dört Haftada Hamile Olduğunu Kim Anlar?

Hamilelik belirtileri nelerdir?

Adet döneminin kesilmesi, mide bulantısı, kimi zaman baş dönmesi, göğüslerin şişmesi, sürekli bir uyku hali vs.

Peki, ilk dört haftada bu belirtilerden hangileri baş gösterir?

Neredeyse hiç biri!

Belki bir ara mideniz bulanır, onu da havalara, iş hayatındaki strese, dün akşam yediğiniz köfteye bağlarsınız…

Yani şanslı değilseniz ya da sürekli deli gibi hamilelik testi yapmıyorsanız 4 hafta içerisinde hamile olduğunuzu anlamanız neredeyse imkansız.

Peki, başbakan ne diyor?

“4’üncü haftadan sonra kürtaj yaptırmak yasaklanacak!”

İyi de kim anlayabilir ki 5’inci haftaya girmeden hamile olduğunu?

İşin özü ne biliyor musunuz? Ne kürtaj ne de başka bir şey…

Başbakan, gençler “Ya hamile kalırsam ve fark etmezsem? Kürtaj da yasak…” korkusunu yaşasın istiyor. Yani ZİNA yapmasın istiyor.

Yani genç kızlar ya 13’ünde evlensin kocasıyla ne halt ediyorsa etsin ya da eline erkek eli değmesin istiyor.

Evli adamlar, evli kadınlar eşlerini aldatmasın herkes evindeki “helaliyle” birlikte olsun istiyor.

Aldatmanın iyi bir şey olduğunu burada savunacak değilim. Ama bana göre cinsellik kişisel bir şeydir. Kim kaç yaşında ne şekilde yaşamak istiyorsa yaşar. Ne kadar yanlış olursa olsun, isteyen karısını aldatır, isteyen kocasının arkasından iş çevirir. Buna da kimse karışamaz.

Yani diğer Avrupa ülkelerindeki 12’inci hafta standartının bizde 4’üncü hafta olmasının altında kötü niyet var. Maksat cinselliği yasaklamak… Önce cinsel içerikli İnternet siteleri yasaklandı, şimdi de bu kürtaj olayı… Amaçları genç kızlar korksun, ya hamile kalırsam da aldıramazsam diye sevgilileriyle cinsel ilişkiye girmekten sakınsın…

Bana göre yani…

Gün gelecek bu sokaklarda iki sevgili el ele bile dolaşamayacak. Çünkü göreceksiniz, o da yasak olacak.

Ve ben böyle bir Türkiye’ye asla çocuk getirmeyeceğim.

3 çocuk 5 çocuk diyen başbakan avucunu yalar.

Şimdiden söyleyeyim!

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Sepette Eurovision


Nasıl bir iş yerinde çalışıyorsunuz?

Mesela sizin ofisinizde masaj koltuğu var mı? Peki ya bir PlayStation odası?

İşten bunalıp yarım saatliğine kaçabileceğiniz Boğaz manzaralı bir bahçe?

Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz fakat Yemeksepeti’nin kampüsü tam da böyle imkanlara sahip… Nereden mi biliyorum? Çünkü geçtiğimiz ay LaVitaeBella blog’uyla tanıdığınız yakın arkadaşım Miray ile birlikte Yemeksepeti’nin masaj koltuklarıyla, PS odalarıyla dolu merkezine konuk olduk. Tabii kampüsün her bir detayına öylesine bayıldık ki; Miray’la birlikte burada kısa zamanda bir etkinlik düzenlemeye karar verdik. Hem de şöyle en eğlencelisinden…

İşte bu nedenle geçtiğimiz Cumartesi akşamı Eurovision’u herkes evlerinde izlerken bizler bir grup blogger bu keyifli organizasyonu Yemeksepeti’nin kampüsünde izledik.

O gece neler mi yaptık?

Yemeksepeti’nin bizler için hazırlamış olduğu pizzalara gömüldük, atıştırmalıklara bayıldık…






İçkilerimizi yudumlayıp kadehlerimizi Can Bonomo’ya kaldırdık…



Bir sürü blogger Eurovision’daki şarkılar eşliğinde coştuk…





Bir ara dedikodu yaptık :)





Can Bonomo’nun şarkısının ve koreografisinin çok başarılı olduğuna karar verdik…


Bol bol tweet attık…


"Love me back"  çaldığında hep birlikte dans ettik…


Ve gecenin sonunda Yemeksepeti’nin manzarasına aşık olduk!



Bu güzel geceyi Yemeksepeti ile birlikte düzenlemiş olmak son derece keyifliydi. Umarız herkes en az bizim kadar keyif almıştır.

Herkese sevgiler! 

18 Mayıs 2012 Cuma

Askere Giden Sevgili Sorunsalı



Sevgiliniz askere gidince neler mi olacak? Gelin anlatayım…

Gideceği yer açıklanırken: Öss’de bu kadar strese girip, bu kadar heyecanlanmış olamazsınız. Dizleriniz titreyecek, ya uzun dönem çıktıysa, dahası ya sınıra düştüyse korkuları eşliğinde gözünüzü bilgisayar ekranından ayıramayacaksınız.

Gideceği yer belli olunca: Ben şanslı olanlardandım. Kısa dönem ve Ankara çıktığı için sevinç çığlıkları, az biraz gözyaşı ve müthiş bir rahatlama duygusu hissettim. Aksi olsaydı ne olurdu bilemiyorum. Umarım siz de hiçbir zaman bilmezsiniz.

Askere uğurlarken: O kadar çok ağlayacaksınız ki; muhtemelen çevredeki herkes bir yakınınızın ölüm haberini aldığınızı düşünecek. Siz ise gerçekten bir yakınınız ölmüş gibi hissedeceksiniz.

1.  Gün: Bilmem kaç yıldır her gece, birbirinize iyi geceler dilemek için telefonla konuşuyor olabilirsiniz. Fakat bu gece diğerlerinden farklı. Muhtemelen konuşamayacaksınız.

2.Gün: Arayacak ama o sırada başka biriyle konuştuğunuz için telefonunuz meşgul çalacak. Hemen telefonu kapatıp yeniden aramasını bekleseniz de, nafile. Orası babasının çiftliği değil… Caddebostan’da barlar sokağında arkadaşlarıyla da takılmıyor. Yani muhtemelen bir daha arayamayacak.

3. Gün: Canınız hiçbir şey yapmak istemeyecek. Hayat baya bir anlamsız gelecek. 155 günün nasıl geçeceğini düşünüp duracaksınız.

4.Gün: “En iyisi ben Facebook’uma Şafak bilmem kaç yazmaya başlayayım.” diyeceksiniz, ama DEMEYİN! Türk kızlarının şu huydan bir an önce vazgeçmesi dileğiyle…

9. Gün: Sevgiliniz biraz uyanık bir tipse içeri çoktan telefon sokmuş demektir. Nihayet her gün konuşmaya başlayacaksınız. Ama öyle saatlerce değil… 2 dakika konuşabilirseniz şükredin. Ciddiyim :)

18.Gün: Hafta sonları sokaklarda gezen çiftlere uyuz olacak, birlikte yaptığınız her şeyi özleyeceksiniz. Belki de kaç yıldır evde geçirdiğiniz ilk Cumartesiniz hayırlı olsun…



26. Gün: Haberlerde bir şehit haberi duyacak, bencillik yapıp sizin sevgiliniz iyi olduğu için içten içe sevinecek, sonra kendinizden utanıp bir hayli üzüleceksiniz.

35. Gün: O kadar çok özleyeceksiniz ki “Yeter artık!” diyip basıp birliğine gideceksiniz. Ama ayrılık zamanı gelince gittiğinize bir hayli pişman olacak, kafayı yemekle yememek arasında gidip geleceksiniz.

58. Gün: Sizin için ne kadar değerli olduğunu anlayacak, kalbini kırdığınız her an için kendi kendinize kızacaksınız.

61. Gün: O, orada tecrübe kazanacak, dolayısıyla da konuşmalarınızın dakikası uzayacak. Hadi gene iyisiniz…

70. Gün: “Yok, vallahi yok! Bitmeyecek galiba…” düşünceleri başlayacak…

73. Gün: “İşten eve geldiğinizde sizi bir sürpriz bekliyor olacak. Evet, doğru tahmin, bir mektup!

85. Gün: “Eee az kalmış. Sayılı gün çabuk geçer.” diyen herkese içinizden gülecek, “Sana kolay tabi.” dememek için kendinizi zor tutacaksınız.

98. Gün: Telefonda konuşurken neşeli görünmeye çalışacak ve biteceğine onu da inandırmak için uğraşacaksınız. O da aynı şekilde “Az kaldı yaa!” diyerek sizi rahatlatmaya çalışacak. Yani aslında ikinizde birbirinizi kandıracaksınız.

106.Gün: Bazı arkadaşlarınıza kırılacak, bunca zamandır bir kez bile sizin yalnız olduğunuzu akıl edip aramadıklarına bozulacaksınız.

120. Gün: Artık gerçekten bıkacaksınız. Bir Pazar günü, sahile gidip dakikalarca ağlayacak, sonra kendinize gelip halinize güleceksiniz.

132. Gün: “Galiba bitiyor ya…” düşünceleri başlayacak. Geldiğinde neler yapacağınızın hayallerini kuracaksınız.

153. Gün: Saçınızı boyatacak, aptal aptal sırıtacak, Bodrum’a uçak bileti alacak ve gerçekten ama gerçekten çok mutlu hissedeceksiniz.

155. Gün: Onu da bu Pazar günü göreceğiz : )

Herkese çok sevgiler.
Z.


19 Nisan 2012 Perşembe

Ben Dün Bir Oyun İzledim 4

Bilen bilir; tiyatro izlemeye bayılırım. Her ne kadar gündelik telaşa yenik düşüp çok fazla oyuna gidemesem de izlediğim her oyun sonrası tek bir şey hissederim: huzur!

Bir oyunu izledikten sonra inanılmaz mutlu ve huzurlu hissediyorum kendimi. Güzel bir oyun izledikten sonra hayat daha bir keyifli görünüyor gözüme.

Bu nedenle dün akşam da pek bir keyifliydim. CKM’de Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün’ün rol aldığı “İyi Günde Kötü Günde” adlı oyunu seyrettim. Ailece izlediğimiz oyuna hepimiz bayıldık.


Bir çiftin evlenmeden önce, evlilik esnasında ve boşandıktan sonra yaşadıklarını anlatan oyun; evliliğin, tüm egolar bir yana bırakıldığında aslında ne kadar kolay yürütülebilecek bir olay olduğunu anlatıyor. Diğer bir deyişle; “Evlilikte ego falan olmaz, sevgi esastır. Ona odaklanın, gurur yapmayın! Birbirinizin, daha da önemlisi sevginizin kıymetini bilin. Sonra çoook üzülürsünüz…” diyor.

Üstelik tüm bunları o kadar güzel bir anlatımla size sunuyor ki; yeri geliyor kahkaha atıyorsunuz, yeri geliyor ikilinin yaşadıkları karşısında hüzünleniyorsunuz. Ama gülmek daha garanti, onu söyleyeyim:)

Tüm bunların yanında oyun toplumsal mesajlar da vermiyor değil. İzlemek isteyenlerin olabileceğini düşünerek detay vermeyeyim ama oyunun bir bölümünde ölüp öbür tarafa giden Ali Poyrazoğlu’nun orada karşılaştığı sanatçı, politikacı ya da yazarlara öyle bir seslenişi var ki; o esnada ben dâhil tüm izleyenler usta oyuncuyu ayağa kalkıp alkışlıyor.

Bu arada oyunla ilgili son bir detaydan daha bahsetmek istiyorum. Oyun sonrasında Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün alışılageldiği gibi seyirciyi selamlayıp kulisin yolunu tutmuyor. İkili; seyirciyle sohbet edip oyun hakkındaki görüşlerini alıyor. Mini bir stand-up tadında geçen bu kısım da inanılmaz keyifliydi.  

Demem o ki; bu iki usta oyuncu sayesinde ailece oldukça keyifli bir akşam geçirdik. Vaktiniz varsa 4’üncü yılını kutlayan "İyi Günde Kötü Günde"yi mutlaka ama mutlaka seyredin.

Pişman olmayacaksınız!

Not: Esquire dergisi için geçtiğimiz aylarda Ali Poyrazoğlu'yla bir röportaj yapmıştım. O röportaj esnasında bu oyundan bahsetmiş ve "Mutlaka izle. Her gencin evlenmeden önce izlemesi gerek." demişti. Haklıymış, hem de çok!

Herkese bol tiyatrolu günler,
Zeynep

KAŞ KALINLAŞTIRMA MESELESİ


20 yaşından beri dönem dönem kaşlarımı uzatmaya çalışırım.

Sonuç her seferinde koca bir hüsran olur. Çünkü 20’inci günün sonunda alttan üstten orantısız şekilde çıkan kaşların korkunç görüntüsüne dayanamaz, soluğu kuaförde alırım.

Bunca tecrübeden sonra anladığım bir şey var: Bana zeytinyağıymış, sarımsakmış, badem yağıymış vs. yaramıyor arkadaş. Kaşlarımı öyle bir küstürmüşüm ki; onların o diplerden çıkması için daha bilimsel, tıbbi bir şeylere ihtiyaç var.

Bu nedenle paraya kıyıp işin uzmanına danışmaya karar verdim. Öğrendim ki tüm eczanelerde satılan “Eeose” adlı kaş ve kirpik serumu bu işi kökünden hallediyormuş. Hem kirpikleri hem de kaşları dolgunlaştıran bu serum sanırım kurtarıcım olacak.


Henüz kullanmaya başlayalı 4 gün oldu. Sonucu burada fotoğraflayarak yayınlamayı düşünüyorum.

O yüzden ince kaşlılar, seyrek kirpikliler bir kaç hafta sonra derdinize derman olabileceğimi hesaba katın ve ara ara blog'umu yoklayın :) 

He bir de dua edin de şu serum işe yarasın :/ 

Herkese sevgiler.

Z.

22 Mart 2012 Perşembe

Bu Bir Ece Temelkuran Yazısıdır

Bu bir Ece Temelkuran yazısıdır. Ben bayıldım ama yine de yazının içerisindeki "ülkeler gez" kısmının maddi durumu yetersiz olan ve bir an önce okulunu bitirip ailesine destek olması gereken gençler için biraz fazla hayali olduğunu düşünüyorum. Yani diğer bir deyişle "söylemesi kolay" olduğunu... Ama yine de hayatı inişlerle çıkışlarla yaşamak gerektiğine katılıyorum. Her şeyi vaktinde yaşamak gerektiğine de... Çocukluğu da, gençliği de... Mesela hayatında bir kere deliler gibi, hiç bir şeyi hatırlamayacak kadar çok sarhoş olmalı bence insan. Ya da hayatında bir kez sokakta "kim ne der" diye düşünmeden şarkı söyleye söyleye yürümeli. Yaşından önce olgunluk insana sonradan çok ağır gelebilir. O yüzden galiba bazen biraz çılgın olmakta fayda var.

Şimdi ben susayım ve sizi yazıyla baş başa bırakayım:)




Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak bana sorduysa “Bu işin olurunu”, dedim ki:
Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama.

Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü.

Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap.
Çünkü…

Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü.

Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Aşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda.

Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu.

Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı.
Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları.
Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını.
Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır.

Ece Temelkuran

21 Mart 2012 Çarşamba

Allah Herkese Çirkin Şansı Versin

Şimdi sıkı durun! Size kafanızı duvarlara vurmanıza neden olacak, kaderinize lanet edeceğiniz, böyle şans mı olur diye bas bas bağıracağınız bir konudan söz edeceğim:  Hollywood’daki müthiş yakışıklı adamların yanlarında gezdirdikleri çirkin mi çirkin kadınlar!
“Öyle atıp tutmakla olmaz, örnek ver de görelim.” diyorsanız önden buyurun…


Josh Holloway bence dünyanın en yakışıklı ve seksi erkeği olmaya aday... Karısı ise... Neyse ben yorum yapmayacağım:)






Pierce Brosnan'ın durumu ise daha feci. Açıkçası ben ünlü oyuncunun istediği takdirde çok daha çekici bir kadınla beraber olabileceğini düşünüyorum. Ama gönül bu tabii, kimi zaman fazla kilolara da konabiliyor :)








Ve son olarak gözlerime inanamadığım bir başka çift geliyor. Hugh Jackman, bence oldukça çekici bir adam. Karısı ise yanında neredeyse annesi gibi duruyor.








 Özellikle yukarıdaki fotoğrafta sanki oğluyla gurur duyan bir anne gibi değil mi? :)



Durum böyle... Bu Hollywood ünlüleri ya aklını kaçırmış ya da gönül ferman dinlemiyor. Bilemiyorum... Bildiğim tek bir şey var: Allah herkese bu kadınların şansından versin. Amin. :)

Sevgiler.

Z.