18 Şubat 2011 Cuma

Concha Buika Konseri ve Huzur

Siz farkında değilsiniz ama ben ne zamandır pek bir sosyaldim, yazmaya fırsat bulamadım, anlatamadım falan filan.

O halde şimdi anlatayım.

Geçtiğimiz haftalarda Cemal Reşit Rey'de Concha Buika konserine gittim. Bilmeyenler için Buika oldukça uzun süredir müzik ile uğraşan ve son olarak 2008 yılında çıkardığı albümü ile Latin Grammy Ödülü'nü almış, sesindeki tınının üstüne ses tanımadığım ispanyol şarkıcıdır.

Öyle bir ses ki ondaki, sanki hem 24 saattir aralıksız sigara içmiş de ses telleri zarar görmüş gibi, hem de aynı zaman da pürüzsüzmüş gibi. Biliyorum anlatamadım :) Ne demek istediğimi anlamak için lütfen bu postun sonunda paylaşmış olduğum şarkıyı dinleyin.
  
Sesinin insana huzur veren büyüleyici tonuna birde çıplak ayakları ile ettiği danslar ve neşeli tavrıda eklenince konser beklediğimden de iyi geçti. Yalnız bir ara şarkı aralarında içtiği içkinin etkisiyle biraz fazla bağırmaya başladı ki, o kısımlar konserin en çekilmez yanıydı.

Bunun yanında, konserde başıma ilginç bir olay da gelmedi değil. Postun sonunda paylaşmış olduğum şarkı benim en sevdiğim Buika şarkısıdır ve açık söyleyeyim en çok bu şarkıyı dinlemek için gitmiştim konsere.

Fakat o da ne ! Kadın bu şarkıyı söylemeden konseri bitirmesin mi? Hayır olamazdı. Kesinlikle birşeyler yapmalıydım. Ben böyle ne yapsam diye kafamda kurarken sevgili Buika salonda çınlayan alkışlara dayanamadı ve geri geldi. An bu andı, ya şarkıyı söylemesi için bağıracaktım , ya bağıracaktım :)



Alkışlar azalınca oturduğum yerde şöyle bir doğrulup, şahane! ispanyol aksanımla olanca gücümle bağırdım.

"La Falsa Monedaaaaaaaaaaaaaa"

Salonda bir sessizlik oldu, bütün kafalar bana doğru dönmeye başladı. Ben yavaşça koltuğumdan yere doğru kaymaya çalışırken, tam da o sırada kulağıma ilk ritim geldi.

Evet sesimi duymuştu, salonda birden büyük bir alkış koptu ve benim şaşkın bakışlarım arasında Buika, harika şarkısı La falsa Moneda'yı söyledi. Bilmiyorum farkettiniz mi ama insan ilişkilerim de böyle kuvvetlidir hani :)

Yani şarkımı söylettim, kulağımda o muhteşem tınıyla, yanımda en sevdiğim arkadaşlarımla ve içimde kaybolmasını istemediğim muhteşem bir huzurla evime döndüm.

Yaşasın Concha Buika ! Yaşasın sosyalleşmek !


12 Şubat 2011 Cumartesi

İLK ADIMI SİZ ATIN GİTSİN :)

Birkaç haftadır türk filmi tadında bir olay yaşıyoruz.

Yakın arkadaşlarımdan birisi, gittiği spor salonundaki yüzme hocasına aşık oldu, hem de ne aşık olma ! :)

Çocuk spor akademisini bitirdikten sonra, İstanbul'a gelmiş, minik bir ev tutmuş, aldığı düşük maaşın bir kısmını Ege'deki ailesine gönderirken, diğer kısmıylada burada standartların biraz altında bir hayat yaşayan çok temiz, çok efendi bir çocuk.

Arkadaşım ise, iki üniversite birden okumuş, oldukça varlıklı bir aileye sahip fakat oldukça da mütevazi, parasını insanın gözüne sokmayan, iyi niyetli  bir genç kız.

Yani ortada türk filmi tadında bir aşk yaşamak için gerekli zemin var.

Durun bitmedi. Dahası da var...

Kızımız yazın başlarında yazıldığı oldukça popüler olan bu spor salonuna gide gele, bu efendi yüzme hocasına aşık oluyor. Fakat bu durum çocuğun umrunda dahi değil. Arkadaşıma bakmıyor bile.

Bir süre sonra çocuğun yine aynı salondan başka bir spor hocasıyla çıktığını öğreniyoruz. Arkadaşım yıkılıyor tabii. O da ne yapsın bağrına taş basıyor, üyelerden tanıştığı başka bir çocukla, belki unuturum diye, çıkmaya başlıyor.

Aklında hala bizim efendi temiz çocuk var yalnız.

Bir süre olay böyle devam ederken, bizim efendi çocuk diğer kızdan ayrılıyor, ee  tabi arkadaşımda tekmeyi basıyor kendi çıktığı çocuğa.

Ve yavaş yavaş bu iki genç konuşmaya başlıyor, arkadaşım bizim ısrarlarımıza dayanamayarak çocuğu utana sıkıla sinemaya davet ediyor ve çocuk da bu teklife balıklama atlıyor.

Tabi biz şok oluyoruz. E bu çocuk değil miydi bizim kızı kaale dahi almayan, yüzüne bile bakmayan.

Sonradan öğreniyoruz gerçekleri.



Meğerse arkadaşım çocuk için ölüp biterken, o da aynı hisleri taşıyormuş, üstelik de bizim kızın asla ona bakmayacağını düşünmüş.

"Benim için hayaldi Zeynep. Arkadaşlarımın  hepsi ne kadar hoşlandığımı ilk günden beri biliyor ama hepsi  "Oğlum heveslenme, o kız sana bakmaz" diyorlardı. Açıkcası bende aynen böyle düşünüyordum, o yüzden sonradan üzülmemek için göz göze bile gelmeye cesaret edemiyordum"

Fazla söze gerek yok.

Bu iki genç şuan da çıkıyor ve her ikisi de inanılmaz mutlu.

Hayat gerçekten çok tuhaf. Hiç ummadığınız anda, hiç ummadığınız şeyler yaşıyorsunuz.

Bana asla bakmaz dediğiniz bir kız size aşık olabiliyor, belki de yıllardır hoşlandığınız o çocuk da sizin için içten içe ölüp bitebiliyor. Ama  işte ilk adımı bir şekilde atmak gerek. Utanmak sıkılmak yok.

Gidip yıllardır deli gibi hoşlandığınız o çocuğa " Senden hoşlanıyorum" demek sizden birşey alıp götürmez. Kimse size basit kız gözüyle de bakmaz.

En kötü sizinle olmayı istemez.

Peki ama ya isterse...

Bence denemeye değer, ya sizce ?

Sevgiler,
Z.


 -

90 'lı Yıllarda Diziler

87 doğumluyum ve haliyle 80 lerde 1, 2 ve 3 yaşında olduğum için o yıllara ait hiçbirşey hatırlamıyorum. Yani benim için hayat 90 ‘larda başlıyor...
O nedenle severek takip ettiğim bloglardan biri olan Dürr-i yekta , 80 leri ele alınca, bende 90 lardan dem vurayım dedim ;
İlk olarak 90 larda aklımızda yer etmiş dizilerle başlayalım
Çılgın Bediş (1996)



Pazartesi günleri okulun ilk günü olmasından dolayı oflaya poflaya kalkar, fakat akşam Kanal D ‘de Çılgın Bediş’in olduğunu hatırlayınca da inanılmaz sevinirdim. Yalnız Bediş’in toplamda 70 dakika civarı süren dizide neredeyse 20 dakika boyunca devam eden bir hayal kurma olayı vardı ki , Allah’ım işte o bölümlerden nefret ederdim. Hatta odama gidip, “Bediş’in hayali bitince beni çağırın.” dediğimde çok olmuştur :) Bir de tabii liseye giden bir genç kızı canlandıran Yonca Evcimik’in, o dönemde 33 yaşında olması hala bana enteresan gelir. Yine de o role göre baya yaşlı dursada, bu diziyi izliyor muyduk ? Evet izliyorduk, hem de bayıla bayıla.
Nasıl izlemeyelim, Banu vardı orda hem. O kadar güzel! oynardı ki, sırf onun muhteşem figürlü dansını izlemek için bile izlenirdi bu dizi :)Nitekim her bölümünü izlerdim, Banu’ya çok gülerdim hee bir de Oktay’ı hiç ama hiç beğenmezdim.

Süper Baba ( 1993)
Öyle bir müziği vardı ki, şuan bile nerede duysam tüylerim diken diken olur, bir garip hissederim. Gerçekten hayatım boyunca izlediğim en harika diziler arasında İkinci Bahar ile birlikte kendine geniş bir yer edinen bu diziyi de, Cuma akşamları izlemeye doyamazdım.


Fiko dayak yerdi ben ağlardım, Yakup dede silahını çıkarırdı korkardım  ve Sermet ‘i bitmek bilmeyen dedikodularına rağmen çok severdim.  Bu diziyle alakalı aklımda kalan en güzel şey ise Fiko ve Nihat’ın dostluğuydu. Sahi, ne güzel diziydi yahu.

Kara Melek (1996)
“Kahreder gözlerinin o masum bakışları karaaaa meleeeek” diye jenerik başlar ve ben mest olurdum .Sanem Çelik’in akla hayale sığmayacak entrikaları, Ece Uslu’nun haddinden fazla saf tavırları beni deli ederdi.  Yine de her Çarşamba akşamı benim için Kara Melek gecesiydi.

Böyle mi Olacaktı (1997)
Hatırlamak dahi istemediğim, üzerinden de 40 tane espri üretebileceğim, Sibel Can’ın içli sesiyle jeneriğini seslendirdiği şaheser ! :) Dizide her  kadın oyuncuya en az bir kere tecavüz edilmişti, hepsi akla hayale gelmeyecek trajik olaylar yasadı. Yanı bence dızı değil de kesinlikle 80 lerde çekilmiş bir türk filmi falan olmalıydı. Kısacası bu diziyi bir kaç kere izlemiştim ve tabir-i caizse nefret etmiştim, o nedenle pas geçiyorum.

Çiçek Taksi( 1995)
Artık bir aile gibi olan Çiçek Taksi durağının şoförlerinin başından geçen olayların anlatıldığı bu diziye de nedense bayılırdım. Celal’in başına gelen aksilikler, Ramço’nun babacan tavrı , tabi bir de Ömer’in üçkağıtçılıkları bu diziye dair ilk aklıma gelenler.  Unutmadan jeneriği de girelim;
Taksinin rengi buğday sarısı,
Çiçek Taksi durağı burası.... =)

Şehnaz Tango ( 1994)
Bu diziyi hiç izlemememe rağmen, herkes tarafından çok fazla sevildiğini ve reyting rekorları kırdığını hatırlıyorum. Eee Perran Kutman bu , başka ne bekliyordunuz ki?

Ve son olarak  kısa kısa diğer hatırladığım diziler,
Yılan Hikayesi ( Mehmet Ali Alabora’nın 5 kilo jöle ile yıkanmış saçları hala aklımdadır)
Üvey Baba ( Lamia’nın yediği dayaklar hangimizin psikolojisini bozmamıştır acaba )
Yalan Rüzgarı ( İnanmayacaksınız ama dizi hala devam ediyormuş =) ) Cıddıyım !
Zeyna ( Herkül’ün kız modeli )
Canısı ( Kırolukta son nokta )

Yani 90’lar güzeldi, o yüzden ben haftaya 90’larda pop müzik başlığıyla, bu postu devam ettiririm arkadaşlar, şimdiden söyleyeyim.
Sevgıler,
Z.

8 Şubat 2011 Salı

Hakem Hatalarına Benden Bir Adet Kırmızı Kart !

Bazen futbol aşkımdan dolayı erkek doğmalıymışım diye düşünüyorum. Nitekim geçtiğimiz cumartesi akşamı oynan Beşiktaş -K. Karabükspor maçında verilmeyen gölümüz yüzünden nasıl sinirlenip, bağırdığımı görseydiniz, siz de öyle düşünürdünüz.

Görme bozukluğu yaşayan bir insanın bile o topun kale çizgisini geçtiğini görmesi gayet olasıyken, nasıl saha içindeki bütün hakemler "GOL DEĞİL" diyebilir , çıldırmak işten değil.

Merak ediyorum bu ülkede teknoloji yok mu? Televizyonlar, telefonlar, telsizler ve hatta kameralar ne işe yarıyor?

Çok mu zor bir futbol maçında, eğer orta hakem yada yan hakemler bir pozisyondan emin değillerse, saha kenarında bulunabilecek bir ekrandan hemen kaydedilmiş görüntüyü izlemek?

Yada onlar körse, bir tane kör olmayan hakemi alıp, stadın içerisinde bir odaya oturtup, digitürkten maçı izlemesini sağlamak da mı çok zor? Saha içindeki hakemler baktılar ki, pozisyondan emin değiller, o zaman hooop arasınlar odadaki hakemi !

Ekstra bir hakem parası federasyonu dibe mi çeker? Hayır, öyleyse biz klup olarak verelim parasını, ama ne olur artık şu hakemlerin "Aaa yanlış görmüşüm!"  yorumlarına katlanmak zorunda kalmayalım.

Gerçekten 2011 dünyasında saçma sapan pek çok şey için kullanılan teknolojiyi biz maçlarda neden kullanamıyoruz? Voleybol yada basketbol maçlarında bu teknoloji kullanılırken, bir tek puanın bile şampiyonluk yarışında çok ama çok önemli olduğu futbol maçlarında neden kaderimiz sahanın çeşitli yerlerine yerleştirilmiş birkaç hakemin insafına kalıyor ? İnanın anlayamıyorum.

Gerçi hakemlerde de suç yok, adam pozisyona uzak ! yada o anda farzı mishal gözüne birşey kaçtı ! , başı döndü! vs. göremedi. Yan hakemlerde o sırada hayal ! falan kuruyorlardı mesela nebıleyım, neden bir tanecik kucuk ekran dahi olsa tv konulmaz sahanın oraya ve hakemler topluca tereddüte uğrayınca neden o ekrana bakılmaz hemen ?

Yine söylüyorum, eğer televizyon parası da federasyonu dibe çekecekse, odamdaki mini ekran tv yi seve seve bu uğurda feda edebilirim :)

Kıssadan hisse kaybedilen HAKSIZ puan yüzünden çok sinirliyim ve aşağıda görmüş olduğunuz kırmızı kartı sadece kendi takımım adına değil, hakem hataları yüzünden puan kaybetmiş tüm takımlar adına, bütün hakemlere, federasyona ve lanet olasıca futbol kurallarına göndermekteyim  :)


Herkese sevgiler,

Zeynep.

3 Şubat 2011 Perşembe

Bir Türk Ailesinin Öyküsü

Henüz ortaokula giderken, annemlerin bitmek bilmeyen muhabbetlerinden sıkılmış, usulca kendimi dayımların salonundan, her zaman hayran olduğum kütüphanelerine atmıştım.

Yavaşça kapıyı kapattım.

İçeriden hala annemlerin kahkaha dolu sesleri geliyordu. Uykum gelmişti, eve gitmek istiyordum.

Annemler daha kalkmayacağımızı , içerde dayımların yatağında uyuyabileceğimi, giderken beni kaldıracaklarını söylemişlerdi.

Bense dayımların yatağında uyumaktansa, en sevdiğim odada, bu kütüphanede koltukta kıvrılmayı daha çok istemiştim.

Koltuğun üzerindeki yastıkları yavaşça yere bırakırken, onlarca kitabın olduğu rafa ilişti gözüm.

Başlık dikkatimi çekmişti;

BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ



Hemen uzandım, yüzüme yaklaştırdım, mis gibi kokuyordu. Küçüklüğümden beri bayılırdım kitap kokusuna. 

Derin derin içime çektim.

Kokuyu almıştım ya bir kere, imkanı yok bırakamazdım. Öylesine bir kitap aşkıydı bendeki. Hoş hala da öyledir ya. Kaç kahve taşırmışımdır kitabı okumaya devam edeceğim diye, yada kaç kez aç olduğum halde sırf en heyecanlı yerindeyim diye kitabın, yemek yememiş, aç yatmışımdır.

Nitekim bu kitabı da elime aldım, kokladım ve sonra uzandım koltuğa, başladım okumaya.

Okudum, okudum, okudum...

Kapağını kapattığımda, hayatımda hiç bir kitabın bitmesinden dolayı bu kadar mutsuzluk duymadığımı hatırlıyorum. Ve hiç bir kitabın beni bu kadar derinlemesine etkilemediğini..

Bir Türk Ailesi'nin Öyküsü, İrfan Orga'nın kendi hayatını anlattığı öylesine güzel bir roman ki...

Osmanlı'nın çalkantılı döneminden, I. Dünya Savaşı'na uzanan uzun ve yorucu yolda, Sultanahmet'in arka sokaklarında yer alan bir köşkün sakinlerinin neler yaşadığı, nasıl zorluklara göğüs gerdiği o kadar güzel anlatılıyor ki..

Aslında savaş ne demek , savaş sırasında yaşananlar hangi boyutlara ulaşabiliyor, öyle gözümüze gözümüze sokuluyor ki..

Tek söyleyebileceğim, okurken, Cumhuriyet'in , bu çalkantılı , bu zor dönemi sona erdirmesiyle alınan deriiiin nefesi, tüm ciğerlerinizde siz de hissedeceksiniz.

Ve bir gece de hayatlarına giren savaşın, bir aileyi nasıl parçaladığına gözleriniz dolarak şahitlik yapacaksınız.

Henüz ortasondayken okuduğum bu kitap benim için Türk Edebiyatı'nda tektir.

Sizin için de öyle olacağına eminim.

Hepinizin okuması dileğiyle,

Sevgiler

Z.

Gereksiz Sevgililer Günü Telaşı

Gerçekten sevgililer gününden de, sevgilisi olmayanların “Ne yapacağız?” telaşlarından da, “14 Şubat’ta sevgilinize ne alacaksınız ?”  haberlerinden de, daha şimdiden romantik restaurantlarda yapılan rezervasyonlardan da bana inanılmaz fenalık geldi.
Neden bu kadar abartılıyor, bu kadar hayat memat meselesi yapılıyor hiç ama hiç anlamıyorum.
Bir restaurantta yer ayırtmak, sevgilinizin size tek bir gül alması, mum ışığında melül bakışlarla yenilen bilmem ne soslu italyan yemeği üstüne bir de havada uçuşan ve oksijeni resmen emen şiirler, falanlar filanlar...
Çok çok sahte değil mi sizce?
Hele bir de o yemekte dans ediliyorsa yemin ederim şurada kahkahayı basarım.
Gerçekten çok yapmacık hareketler bunlar  :)
Hadi böyle bir günü gereksiz bulmuyorsunuz , kutlamak istiyorsunuz diyelim..
O zaman bari gerçekten yaratıcı olmaya çalışın. Şu tek gül kabusu yerine bir demet mis kokulu fulya alabilirsiniz örneğin.
Yada artık her genç kızın olmazsa olmazı kalp şeklinde yastıklar yerine, şu aşağıdaki şirin kalpli  kurabiyelerden alın da bari ağzımız tatlansın, göz zevkimiz tavan yapsın, içimiz açılsın.


Hoşunuza gitti kabul edin. O halde siz iflah olmaz Sevgililer Günü fanatikleri için farklı önerilere devam..

Ne olur elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin,
Sıkıcı bir yemek yerine,  tam da şu yazımda bahsettiğim oyunu gidip izlemek çok daha güzel olmaz mı sizce de?
Hayır, benim ki duygusuzluk değil.

Size romantik olmayın yada sevgilinize süpriz yapmayın, hediye almayın gibi şeyler söylemeye de çalışmıyorum.

Sadece bir kenara attığınız mantığınızı, ben sizin arkanızdan toplamaya çalışıyorum. Bu günü ticarete dökenlerin üstümüze zorla giydirmeye çalıştığı “14 Şubat Elbisesi” ni sizin için kirli sepetine atıyorum.
Her zaman söylemişimdir, benim için o günün tek mantıklı yanı doğumgünüm olmasıdır. Sırf birileri o günü sevgililer günü ilan etmiş diye, zoraki yemeklere çıkmak, hediyeler almak hoşuma gitmiyor.

Hele de, insanların “Bu sevgilier gününde de yalnızım, ne yapacağım ?” diye saçma sapan bir telaşa kapılmasına çok ama çok gülüyorum. 
Gülüyorum, çünkü inanmayacaksınız ama,  bu konu açılınca resmen panik olan arkadaşlarım var benim. Hatta o kadar ki,  “Madem öyle, biz de kızkıza yemeğe çıkalım.” diye bir de, akıllarınca günübirlik çözüm buluyorlar.
Yahu yapmayın hiçbirşey, o günün diğer günlerden farkı yok hala an-la-ya-ma-dı-nız-mı? 
Öyle telaş yapmaya falan gerek de yok, resimdeki gibi bir kutu kurabiyeyi koyun kucağınıza, eğer sevgiliniz varsa onu da alın yanınıza, uzatın bacaklarınızı, film izleyin.
Sevgiliniz yoksa da aynısını yapın.
14 Şubat yerine, yılın herhangi bir günü, herkes rutin hayatını yaşarken, tam da o sırada size yapılan bir süpriz sizi ayrıcalıklı kılar ve bence çok daha heyecanlıdır.
Yukarıda yazdıklarıma katılmayabilirsiniz ama bakın işte bu dediğime sonuna kadar inanın.
Herkese sevgiler ve şimdiden Happy Valentine’s Day.
Z.



1 Şubat 2011 Salı

Ben Dün Bir Oyun İzledim 2

Geçtiğimiz pazar, güne sabahın 08.00 'inde başladım.

Hayır, düşündüğünüz gibi aslında aklımdan zorum falan yoktu ama ne yapayım şartlar öyle gerektirdi.

İlk olarak sabahın körü diye tanımlayabileceğimiz o saatte ağabeyimin evlilik planları yaptığı kız arkadaşıyla tanışıldı, çok çok fazla sevildi, inşallah evlenirler diye de tarafımdan dualar edildi.

Sonrasında yine aynı grup ile bir cafe'de oturulup Trival Pursuit adlı genel kültür oyunu oynandı.

Gerçekten çok çok eğlenceli bir oyun bence. Mutlaka birkaç kafadar arkadaş toplanıp oynayın derim. Yalnız, bilemediğiniz sorular karşısında size " Nasıl bilemezsin çook kolay bir soru buuuuu ! " diye bas bas bağıran bakışlara maruz kaldığınızda yerin dibine geçmemek için, bence yeni tanıştığınız insanların olduğu bir ortamda bu oyunu oynamayın. Çünkü ne gariptir ki, herkes kendisine gelen soruyu bilemezken, karşısındakine gelen soruda hep şu tepkiyi veriyor:

"Aaaaaaaa ! Çok kolayy !"

Hı hı evet öyle, gerçektende "Endonezya'da yetişen taç yapraklı bitkinin adı nedir? "  sorusu inanılmaz kolay ve ben tam bir cahilim :)

Gelelim bu keyifli günün akşamına.

Çok çok güzeldi. Çok sevdiğim bir kaç kız arkadaşımla şu sıralar CKM 'de sahnelenen  "Dumanaltı Aşklar" adlı oyuna gittik. Ve ben nihayet bir tiyatro oyununda gerçekten kahkaha atabildim.



"Dumanaltı Aşklar",  gazeteci Selahattin Duman'ın köşe yazılarından oluşan ve evlenme yolunda üç kez son anda direkten dönen bir adamın dördüncü kez evlenmeye niyetlendiği gece, diğer müstakbel adayları hatırlamasıyla başlayan kahkaha dolu bir oyun.

İlk olarak tiky diye tabir ettiğimiz ancak anlatılmaz yaşanır! kadın modeli, daha sonra diğerlerine nazaran çok daha ideal kalan entel ve feminist kadın modeli ve en sonunda da etine dolgun, boynunda altınlarıyla dolaşan, elinden baklava , oklava ve örgü eksik olmayan bir garip kadın modeli masaya yatırıldı ve üzerine tonlarca yorum yapıldı.

Gerçekten bu üç tür kadın için de yapılan yorumlar ve tespitler çok yerindeydi ve üstelik bir o kadar da komikti.

Oyun süresince sahnede devleşen Hüseyin Avni Danyal'ın, ilişkiler ve evlilik üzerine yaptığı yorumlar da tüm izleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Bize göre ise gecenin tespiti tam da aşağıda okuyacağınız şu satırlardı;

Eğer sevgilinizle nereye gittiğiniz önemli değilse, bunun adı flörttür.

Eğer operaya gitmek yerine sevgilinizle maça gidiyorsanız, bunun adı aşktır.

Ve eğer siz operaya giderken, sevgiliniz maça gidiyorsa bunun adı kesinlikle evliliktir :)

Kadın erkek ilişkileri üzerine yazılmış bu harika oyunu mutlaka , ama mutlaka izleyin.

Sevgilerimle,

Zeynep

22 Ocak 2011 Cumartesi

Bende Bir Magger'ım !


 Magger olmak da neyin nesi diyenler için hemmen açıklıyorum.

 Yayın hayatına geçtiğimiz ay başlayan theMagger , içeriğinde tam 4 e-dergi barındıran yepyeni bir oluşum.

Moda ile ilgili pek çok yenilik, çekim ve haberler bulabileceğiniz theSpot, kadınlarla ilgili aklınıza gelecek her konuda keyifli yazılar okuyabileceğiniz theFemme, fotoğraf sanatının her yönünü bize sunacak theShot ve adını metropolitandan alan, içeriğinde kültür & sanat, iş, hayat, yemek ve daha pek çok konu ile ilgili yazılar barındıran theMet.

Tüm bunlar theMagger 'ı oluşturan e-dergiler.

Bu dergilere katkı sağlayanların çoğu, hepinizin yakından takip ettiğini düşündüğüm bloggerlar.

Ve bu bloggerlarla birlikte ben de önümüzdeki aydan itibaren bu oluşumdayım.

Yani yazılarımı theFemme 'de bulabilirsiniz. Yaşasın ! :)

20 Ocak 2011 Perşembe

Romantik Komedi Tadında İlişki İstiyoruz !

Eğer romantik komedilere bayılıyorsanız ve her izlediğinizde başroldeki karakterin yerine kendinizi koyuyorsanız, üstüne birde filmin sonunda kendi monoton hayatınızı düşünüp kahroluyorsanız, http://www.pudra.com/ sitesi için yazmış olduğum yeni yazım tam size göre :)

Yazıya ulaşmak için  ;  Romantik Komedi Tadında İlişki İstiyoruz!



Buarada http://www.pudra.com/ sitesine yazılarımı beğenip bana destek oldukları için çok teşekkür ediyorum.

Sevgiler
Z.

11 Ocak 2011 Salı

İçkime Dokunmayın !

Bugün gazetelerde bir haber okudum. İçki yasağı getiriliyormuş. Artık herkes istediği gibi içki içemeyecekmen azından rahat rahat satın alamayacakmış falan filan.

Twitter'da Facebook'da İÇKİME DOKUNMA diye kampanyalar başlatılmış, herkes bu saçma karara isyan ediyormuş. Başımızda AKP var malum, onlara göre içki haram, içki günah.

İçki insanı yoldan çıkarır, içki içen sapıtır, döver, söver.

Yani içki kötü birşeydir.

Onlara göre yani.

Ben buna kesinlikle katılmıyorum.Fakat bağırmak, çağırmak ,isyan etmek yerine, bana göre içki ne demek size onu anlatmak istiyorum .





Biz 26 yıldır 2 aileyiz. Telepçi ailesi ve biz.

Ayhan amca babamın en yakın dostudur, Fulya Teyze annemin.

Abim Cihan'ı kardeşi yerine koyar, ben de Gözde'yi.

Eee bunun içki yasağıyla ne ilgisi var diyenler; biraz sabır lütfen. İşte başlıyorum;

İki yıl öncesine kadar ya bizim evde yada Telepçi'lerde neredeyse her hafta sonu içki masaları kurulurdu, annemle Fulya Teyze mutfağa bir girerler, 1 saat dolmadan, değme aşçılara taş çıkararak harika yemekler hazırlarlardı. Zeytinyağlı barbunyalar, çiğköfteler, kaşarlı mantar soteler ... He bir de mutlaka meze olarak közde patlıcan...  İçki olarak da illaki rakı...

O yüzden benim için içki demek rakı demektir.

Rakı demekse güzel sofralar, leziz yemekler..

Sonra abim gitarı alır, babam sazı kapardı.Ayhan amcada eliyle masaya vurarak ritm tutardı. Kahkahalar eşliğinde, Türk sanat müziğinden girer, pop müzikten çıkarlardı. Hatta Gözde'yle biz şarkılara eşlik etmeye çalışır, annemler "Sesiniz duyulmuyor, bağırın biraz." diye bizi cesaretlendirmeye çalıştıkça utanır, sıkılırdık.

O yüzden benim için rakı demek müzik demek, şarkı demek, Türk Sanat Müziği demek.

Bazen babamlar ağabeyimle Cihan'a da birer kadeh koyarlar, "Hadi bakalım afiyet olsun !" diye kadehleri tokuştururlardı. "Dışarıda içeceklerine, bizimle içsinler, burada sarhoş olsunlar." derlerdi.

O yüzden benim için rakı demek, baba-oğul olmak demek.

Babam bir olay anlatır, kahkahalar atılır, Fulya Teyze bir olay anlatır haydiii yine kahkahalar.Diğer bir deyişle espriler havada uçuşur, herkes birbirine takılırdı ve kimse söylenilenlere alınmazdı.

Yani benim için rakı demek, bol kahkaha demek, neşe demek, huzur mutluluk demek.

Babamla Ayhan Amca fazla kaçırınca içkiyi, biraz fazla duygusal olurlardı. Babam bir beni öperdi duygulanıp, bir Gözde'yi. Ayhan amca da keza öyle. "Gel kız buraya, bir öpeyim seni." diye az çağırmazdı beni yanına.

O yüzden benim için rakı demek, sevgi demek, bağlılık demek, duygusallık demek.

Fulya Teyze'nin rakısı bitince, şişede de kalmamışsa eğer, babam hemen kendi kadehini alır, içkisini Fulya Teyze ile paylaşırdı.

O yüzden benim için rakı demek, paylaşım demek, dostluk demek.

Yani içki "bazılarının" düşündüğü gibi girdiği her eve mutsuzluk, kavga, kıyamet getirmiyor.

Bugüne kadar bir zararını görmedim yani.Ve hatta, gerçekten içmesini bilenler için bence yararlı bile.

O yüzden, lütfen artık mantıklı olun ve

DOKUNMAYIN İÇKİME !

ElayZa Yüksek Topuklar'da !

Yine bu sabah güzel bir haber aldım ve hemen sizinle paylaşmak istedim.

Severek takip ettiğim ve oldukça başarılı bulduğum kadın portalı Yüksek Topuklar ,  blogumdaki bir yazıyı paylaşarak bana destek olmuş. Önce KadınPlus sitesi, daha sonra CafeRuj derken şimdi de bu haber çok mutlu etti beni.

Tekrar Yüksek Topuklar sitesine çok teşekkür ediyorum.

Sitede yayınlanan yazıma ulaşmak için BURAYA tıklamanız yeterli.





Herkese sevgiler,

Z.

7 Ocak 2011 Cuma

Topuklu Ayakkabı

Geçenlerde şu yazımda belirtmiş olduğum gibi yakın arkadaşım Serra ile tiyatroya gitmiştik.

Oyun Cevahir'deydi ve ben işten çıkıp metrobüsle oyuna yetişmeye çalıştım. Serra ise oyun öncesi Kanyon'da diğer arkadaşlarıyla görüşmüştü,o gün çok trafik olur diye de arabayı almamış ve Kanyon'dan Cevahir'e metro ile gelmeyi tercih etmişti.

Şimdi bu noktada o gün ne giymiş olduğumuz önemli, lütfen buraya dikkat:

Benim üzerimde uzun kollu tam dizimde biten bir elbise ve ayağımda da düz siyah çizmeler vardı. Serra ise öncesinde Kanyon'da arkadaşlarıyla buluştuğu için daha bir özenmiş ve dizinin biraz üzerinde siyah fırfırlı bir etek ve "topuklu ayakkabı" giymişti. Her ikimizde de uzun siyah külotlu çoraplar vardı.

Yani ortada öyle görünen bir bacak yada dekolte falan yoktu.


Bunları anlatıyorum çünkü ben metrobüsten inip Cevahire yürüdüğüm 500 metrelik yolda ve Serra da metrodan inip Cevahir'e ulaşmaya çalıştığı 300 metrelik yolda en az 40 laf yedik. 40 adet öküz demek oluyor bu. Siz buna, günün birinde kendi annesine, kız kardeşine de aynı lafların edilmesi için dua ettiğimiz 40 adet hayvan da diyebilirsiniz!

Ben Serra'dan önce vardığım için Cevahir'e ve karnım da çok aç olduğu için, 10 dakika kalan oyuna yetişmek adına Burger King e oturdum ve birşeyler atıştırmaya başladım. Yediğim laflardan dolayı iyice gerilmiştim ve o dakika, gün gerçekten bitsin istedim. Oysa Serra benden çok daha sinirliydi ve görünüşe bakılırsa gün daha yeni başlıyordu.

Uzaktan sinirli ve hızlı adımlarla yürüyen arkadaşım,tam benim oturduğum masaya doğru yaklaşmıştı ki, yan masadaki iki adet terörist kılıklı sözde delikanlı, arkadaşıma bakma gafletinde bulundu.

Yanlış anlaşılmasın, güzel bir kız yada erkek gördüğümde ben bile dönüp bakıyorum ama "Ne kadar güzel kız" diye bakmak başka, sapıkça, insanı korkutan, mide bulandırı şekilde bakıp,üstüne birde laf atmak bambaşka.

Kendisine bakan çocuklara, gelene kadar sayısız öküzden, sayısız laf yemiş olan arkadaşım, herkesin ortasında birden bire "NE BAKIYORSUNNNN ??" diye bağırdı.

O anda o günün gerçekten bitmesini istedim :) Herkes bir anda bize bakmaya başladı ve hırsını alamayan Serra bağırmaya devam etti.

Gelene kadar 40 tane laf yediğini, bir genç kızın topuklu ayakkabı giyince insanların tecavüz edecek gibi bakıyor olduğunu, şık giyinmenin bu ülkede suç olduğunu ve bu ülke için her ikimizinde fazla olduğunu bağıra bağıra söyledi.

Herkes sessizce Serra'yı dinliyordu. Bundan cesaret alan arkadaşım bağırmaya devam etti,

"Haksız mıyım Zeynep? Ben New Yorkta çorapsız kısacık mini eteğimle, metroya biniyorum kimse bırak laf atmayı dönüp bakmıyor bile. Buradakiler sanki soyunmuşum gibi dibime kadar gelip abuk sabuk laflar ediyorlar. Biyerim açık da ben mi göremiyorum? Topuklu ayakkabı giydim yaa, alt tarafı topuklu ayakkabı !!! "

Haklıydı, hemde çoook !

Ben bu ülkede topuklu ayakkabı giyemiyorum. Giyebildiğim yerler sınırlı.Ya evimin yakın olduğu Bağdat Caddesi'nde, ya bir gece klubüne giderken,ya da Kanyon'da & İstinye Park'ta..

Onun dışında bu ülkede topuklu ayakkabı, mini etek giyilmez. Çünkü bu ülkede hala cinsellik tabu ! Konuşulunca ayıp, günah!

Hala o öküz erkekler yanlarından geçen bir kıza laf atınca, ona tecavüz ettiğini  falan düşünüp rahatlıyor, egosunu tatmin ediyor.

Bu ülkede İstanbul'un ve birkaç büyük şehrin belirli semtleri dışında, kızlar kız gibi değil. Hepsinde laf yeme korkusuyla dümdüz ayakkabılar, uzun pantolonlar. Takı bile takamaz duruma geliyorlar bazen,sırf dikkat çekmesinler laf yemesinler diye.

Yani bu ülkede genç bir kızsan eğer, istediğin gibi giyinebilmen için ya belirli semtlerde oturacaksın yada kaderine razı olacaksın.

Ve biz, tek suçu topuklu ayakkabı giymiş olmak olan genç kızlar, bu hayvanlara Serra gibi bağırıp çağıramıyoruz. Çünkü hergün haberlerde vurulan genç kızları, dağa çıkarılmış olan Ayşeleri, Elifleri izliyoruz, korkuyoruz! "Bağırırsak, ya çıkarıp vurursa, al başına belayı !"diyoruz.

Ya çıkarıp vurursa mı?

Sizce abarttım mı?



6 Ocak 2011 Perşembe

Sonunda Bende Mimlendim :)


Heyyy sonunda bende mimlendim ! =)
Mim nedir bilmeyenler için hemen anlatayım.  Sizi takip eden bloglar çeşitli sorular hazırlıyorlar ve sizden cevaplamanızı istiyorlar. Bence kişilerin birbirlerini tanımaları için yada bir konuda farklı fikirlere başvurmak adına oldukça eğlenceli bir yöntem.
Ve gelelim beni mimleyen pek sevgili komşu blog Vesselam'ın sorularına,

1- Kaç Yaşındasınız ? 23 yaşındayım ve mümkünse hep bu yaşta kalayım, büyümek istemiyorum:(
2- İsminizin Son Harfi Ne ? P
3- En Sevdiğiniz Renk ? Beyaz
4- Kilonuz Kaç ? 53 yada 54
5- Boyunuz Kaç  ? 1.67
6- Ailenizin Kaçıncı Çocuğusunuz ? 2. ve son çocuğuyum. Ailenin en küçüğü olmak ideal bence:)  
7- Sizce Sarışın Mı Esmer Mi ? Kesinlikle ESMER
8-Sigara Kullanıyomusunuz ? Hayır kullanmıyorum
9-Alkol ? Ara sıra, bazı bazı.
10-En Sevdiğiniz Şarkı ? Çook var ama iki tanesini söyleyeyim; Ronan Keating – When you say nothing at all ve Serdar Ortaç- Heyecan. ( birbiriyle ne kadar alakalı değil mi ? :)
11-Çayı Fincandamı İçersiniz Çay Bardağındamı ? Çayı fincanda içmeyi severim hele de o fincan İngiliz 5 çaylarında kullanılan porselenlerdense o çay hiç bitmesin isterim =)

Sorular ve cevaplar böyle . Çok eğlenceli oluyormuş bu mim olayı, sevdim ben bu işi. O nedenle tüm mimlere açığım , benden söylemesi :)

Sevgiler,
Z.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Cenaze Evinde Limonlu Çay

Hepimiz hayatımız boyunca illaki bir cenaze evinde bulunmuşuzdur.  Ve bence yine hepimiz böyle zamanlarda sinir bozan, boş konuşan teyze yada amcalara denk gelmişizdir.
Mesela ben  geçen hafta öyle bir teyzeye denk  geldim ki, ibret olsun herkes duysun diye burada paylasmak ıstedım.
Biliyorsunuz amcam vefat etti. Cenaze günü okadar üzgündüm ki canım boş bir odaya çekilip rahat rahat ağlamak istesede, ikram edilmek için bekleyen pideler, ayranlar ve çaylar yüzünden kendimi mutfağın tam ortasında bulmak zorunda kaldım.
Ben içeri girdiğimde,mutfaktaki koltuklarda, tanımadığım fakat daha sonra komşu olduklarını öğrendiğim birkaç kadın tünemiş, oturuyordu. Ve aralarında baya koyu bir muhabbet dönüyordu.


Biz orada, mutfakta, o üzgün halimizle birşeyler yapmaya çalışırken bu teyzeler örgü örmekten bile bahsettiler. Örgü örmek gerçekten bir cenaze evinde konuşulması gereken mühim bir konu, şart yani, o derece !
Gelelim asıl sinirlendiğim olaya.
Yengemin talimatıyla çay servisi yapmaya başlamıştım. Salondaki herkese çaylarını verdim ve elimdeki boş tepsiyle mutfağa geldim. Tam o sırada bu komşulardan biri olan teyze bana tam olarak şu cümleyi kurdu;
“Kızıııım, bize çay servisi yapılmadı.”
NASIL YANİ? ÇAY SERVİSİ Mİ?
Bir restaurantta falan mıydık? Yada amcamın doğumgününü falan mı kutluyorduk acaba ?
Benim iyilik meleği yengem “Hadi Zeynepcim oraya da ver çay.” dedi ve ben ya sabır çekerek çayları doldurmaya başladım. Tam o sırada yine aynı gruptaki bir başka teyzenin dudaklarından dökülen şu cümle, tepsiyi yere fırlatmakla fırlatmamak arasında bir kararsızlık yaşamama sebep oldu.
“Kızıııım benimkisine bir dilim de limon koyuver.”

LİMON MU ? Şaka falandı herhalde :)
Hafifçe gülümsedim, hiçbir şey demedim. O çayı orada limonsuz içse yada hiç içmese ölebilir çünkü mazallah.
Buarada, çay servisinden önce , ben kola dağıtırken  “Kola içemiyorum ben,ayran yok muydu?” diye soran da aynı teyze, dikkatinizi çekerim.
Yani ben bu insanları anlayamıyorum, orada gercekten acılı insanlar acılarını unutmuş size servis yapıyorlar ve siz kalkıp yardım edeceğinize üstüne birde 40 tane istek sıralıyorsunuz.
Açıkcası ben ayran içmek için ölsem dahi, orada, cenaze evinde, o ayranı isteyemem arkadaş. Bunu isteyebilmek ya densizliktir yada başkalarının acısına karşı duygusuzluktur.
Peki tüm bu muhabbet esnasında ben ne yaptım?
Aslında dönüp “Buraya yemek yiyip, üstüne birde çay içmek için mi geldiniz?” demek istedim, hatta “Televizyonu da açayım mı ? Esra Erol’la izdivaç falan?” diye de sormak istedim ama amcamın hatırına sustum tabiki.
Bilmiyorum belki de ben çok abartıyorum ama cenaze evi ayrı özen ve dikkat isteyen bir yer bence. Orada konuştuklarına yada hareketlerine ayrı bir dikkat etmeli insan.
Çünkü normalde komşu teyzenin çayına limon istemesi yada kola yerine ayran var mı diye sorması sinirinizi bozmaz ama eğer daha o gün sevdiğiniz birini kaybetmişseniz, o istekler acayip batar.
En azından ben böyle düşünüyorum çünkü ben ailemden böyle gördüm.Belli ki o komşu teyze benim gibi düşünmüyor. Tam da bu nedenle, bu yazıyı,biryerlerde denk gelip okuması dileğiyle :)
Sevgilerimle,
Z.

4 Ocak 2011 Salı

İyiki Doğdun Bro !

2010 yılı gitmeden son bir kazık attı bana. Amcamı da yanında götürdü. O yüzden hep anılarımda kötü bir yıl olarak kalacak. İleride yaşlandığımda "Ahh 2010 yılına geri dönebilsem!" demeyeceğim asla. Oysa ne güzel başlamıştı 2010 benim için.

Daha 4. gününde ağabeyimin doğumgününü kutlamıştık neşeyle. Tıpkı bugün de yapacağımız gibi, ama biraz buruk olarak.

Evet geçen hafta canımdan çok sevdiğim amcamı kaybettim ama bugün de yine canımdan çok sevdiğim ağabeyimin doğumgünü. Hayat işte..

yıl 2007

Varolduğu için her zaman kendimi inanılmaz şanslı saydığım,
Herşeyden, herkesten çok daha fazla sevgi duyduğum,
En zor anımda " Nasıl olsa ağabeyim var, bana birşey olmaz! " dediğim,
Bazen inadı tuttuğunda beni deli eden,
Ama hayatım boyunca bir kere bile kavga etmediğim,
Sık sık kıyafetlerini giyip pudra bulaştırdığım :)
Evde olmayınca özlediğim,
Param olmayınca hiç utanmadan istediğim :)
Sıkıntımı anlattığım, bana ağabeyden çok, en yakın dost olan,
şarkı söylerken içimin titrediği,
Ama evde sürekli gitar çalıncada fenalık geçirdiğim :)
Ya birgün kaybedersem diye ödümün koptuğu,
Yeni bir şarkı dinlediğimde, ona dinletmek için ölüp bittiğim,
Birlikte 23 yıla binlerce anı sığdırdığım,
Ve evet herkesten, herşeyden çok sevdiğim canım bro'm :)

İyiki doğmuşsun ! Sensiz hayat, tek kardeş olarak emin ol çok sıkıcı olurdu !

Yeni yaşında en güzel şarkıları benim bulmam dileğiyle :)

Seni çok seviyorum.

Kardeşin, Z.