8 Şubat 2011 Salı

Hakem Hatalarına Benden Bir Adet Kırmızı Kart !

Bazen futbol aşkımdan dolayı erkek doğmalıymışım diye düşünüyorum. Nitekim geçtiğimiz cumartesi akşamı oynan Beşiktaş -K. Karabükspor maçında verilmeyen gölümüz yüzünden nasıl sinirlenip, bağırdığımı görseydiniz, siz de öyle düşünürdünüz.

Görme bozukluğu yaşayan bir insanın bile o topun kale çizgisini geçtiğini görmesi gayet olasıyken, nasıl saha içindeki bütün hakemler "GOL DEĞİL" diyebilir , çıldırmak işten değil.

Merak ediyorum bu ülkede teknoloji yok mu? Televizyonlar, telefonlar, telsizler ve hatta kameralar ne işe yarıyor?

Çok mu zor bir futbol maçında, eğer orta hakem yada yan hakemler bir pozisyondan emin değillerse, saha kenarında bulunabilecek bir ekrandan hemen kaydedilmiş görüntüyü izlemek?

Yada onlar körse, bir tane kör olmayan hakemi alıp, stadın içerisinde bir odaya oturtup, digitürkten maçı izlemesini sağlamak da mı çok zor? Saha içindeki hakemler baktılar ki, pozisyondan emin değiller, o zaman hooop arasınlar odadaki hakemi !

Ekstra bir hakem parası federasyonu dibe mi çeker? Hayır, öyleyse biz klup olarak verelim parasını, ama ne olur artık şu hakemlerin "Aaa yanlış görmüşüm!"  yorumlarına katlanmak zorunda kalmayalım.

Gerçekten 2011 dünyasında saçma sapan pek çok şey için kullanılan teknolojiyi biz maçlarda neden kullanamıyoruz? Voleybol yada basketbol maçlarında bu teknoloji kullanılırken, bir tek puanın bile şampiyonluk yarışında çok ama çok önemli olduğu futbol maçlarında neden kaderimiz sahanın çeşitli yerlerine yerleştirilmiş birkaç hakemin insafına kalıyor ? İnanın anlayamıyorum.

Gerçi hakemlerde de suç yok, adam pozisyona uzak ! yada o anda farzı mishal gözüne birşey kaçtı ! , başı döndü! vs. göremedi. Yan hakemlerde o sırada hayal ! falan kuruyorlardı mesela nebıleyım, neden bir tanecik kucuk ekran dahi olsa tv konulmaz sahanın oraya ve hakemler topluca tereddüte uğrayınca neden o ekrana bakılmaz hemen ?

Yine söylüyorum, eğer televizyon parası da federasyonu dibe çekecekse, odamdaki mini ekran tv yi seve seve bu uğurda feda edebilirim :)

Kıssadan hisse kaybedilen HAKSIZ puan yüzünden çok sinirliyim ve aşağıda görmüş olduğunuz kırmızı kartı sadece kendi takımım adına değil, hakem hataları yüzünden puan kaybetmiş tüm takımlar adına, bütün hakemlere, federasyona ve lanet olasıca futbol kurallarına göndermekteyim  :)


Herkese sevgiler,

Zeynep.

3 Şubat 2011 Perşembe

Bir Türk Ailesinin Öyküsü

Henüz ortaokula giderken, annemlerin bitmek bilmeyen muhabbetlerinden sıkılmış, usulca kendimi dayımların salonundan, her zaman hayran olduğum kütüphanelerine atmıştım.

Yavaşça kapıyı kapattım.

İçeriden hala annemlerin kahkaha dolu sesleri geliyordu. Uykum gelmişti, eve gitmek istiyordum.

Annemler daha kalkmayacağımızı , içerde dayımların yatağında uyuyabileceğimi, giderken beni kaldıracaklarını söylemişlerdi.

Bense dayımların yatağında uyumaktansa, en sevdiğim odada, bu kütüphanede koltukta kıvrılmayı daha çok istemiştim.

Koltuğun üzerindeki yastıkları yavaşça yere bırakırken, onlarca kitabın olduğu rafa ilişti gözüm.

Başlık dikkatimi çekmişti;

BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ



Hemen uzandım, yüzüme yaklaştırdım, mis gibi kokuyordu. Küçüklüğümden beri bayılırdım kitap kokusuna. 

Derin derin içime çektim.

Kokuyu almıştım ya bir kere, imkanı yok bırakamazdım. Öylesine bir kitap aşkıydı bendeki. Hoş hala da öyledir ya. Kaç kahve taşırmışımdır kitabı okumaya devam edeceğim diye, yada kaç kez aç olduğum halde sırf en heyecanlı yerindeyim diye kitabın, yemek yememiş, aç yatmışımdır.

Nitekim bu kitabı da elime aldım, kokladım ve sonra uzandım koltuğa, başladım okumaya.

Okudum, okudum, okudum...

Kapağını kapattığımda, hayatımda hiç bir kitabın bitmesinden dolayı bu kadar mutsuzluk duymadığımı hatırlıyorum. Ve hiç bir kitabın beni bu kadar derinlemesine etkilemediğini..

Bir Türk Ailesi'nin Öyküsü, İrfan Orga'nın kendi hayatını anlattığı öylesine güzel bir roman ki...

Osmanlı'nın çalkantılı döneminden, I. Dünya Savaşı'na uzanan uzun ve yorucu yolda, Sultanahmet'in arka sokaklarında yer alan bir köşkün sakinlerinin neler yaşadığı, nasıl zorluklara göğüs gerdiği o kadar güzel anlatılıyor ki..

Aslında savaş ne demek , savaş sırasında yaşananlar hangi boyutlara ulaşabiliyor, öyle gözümüze gözümüze sokuluyor ki..

Tek söyleyebileceğim, okurken, Cumhuriyet'in , bu çalkantılı , bu zor dönemi sona erdirmesiyle alınan deriiiin nefesi, tüm ciğerlerinizde siz de hissedeceksiniz.

Ve bir gece de hayatlarına giren savaşın, bir aileyi nasıl parçaladığına gözleriniz dolarak şahitlik yapacaksınız.

Henüz ortasondayken okuduğum bu kitap benim için Türk Edebiyatı'nda tektir.

Sizin için de öyle olacağına eminim.

Hepinizin okuması dileğiyle,

Sevgiler

Z.

Gereksiz Sevgililer Günü Telaşı

Gerçekten sevgililer gününden de, sevgilisi olmayanların “Ne yapacağız?” telaşlarından da, “14 Şubat’ta sevgilinize ne alacaksınız ?”  haberlerinden de, daha şimdiden romantik restaurantlarda yapılan rezervasyonlardan da bana inanılmaz fenalık geldi.
Neden bu kadar abartılıyor, bu kadar hayat memat meselesi yapılıyor hiç ama hiç anlamıyorum.
Bir restaurantta yer ayırtmak, sevgilinizin size tek bir gül alması, mum ışığında melül bakışlarla yenilen bilmem ne soslu italyan yemeği üstüne bir de havada uçuşan ve oksijeni resmen emen şiirler, falanlar filanlar...
Çok çok sahte değil mi sizce?
Hele bir de o yemekte dans ediliyorsa yemin ederim şurada kahkahayı basarım.
Gerçekten çok yapmacık hareketler bunlar  :)
Hadi böyle bir günü gereksiz bulmuyorsunuz , kutlamak istiyorsunuz diyelim..
O zaman bari gerçekten yaratıcı olmaya çalışın. Şu tek gül kabusu yerine bir demet mis kokulu fulya alabilirsiniz örneğin.
Yada artık her genç kızın olmazsa olmazı kalp şeklinde yastıklar yerine, şu aşağıdaki şirin kalpli  kurabiyelerden alın da bari ağzımız tatlansın, göz zevkimiz tavan yapsın, içimiz açılsın.


Hoşunuza gitti kabul edin. O halde siz iflah olmaz Sevgililer Günü fanatikleri için farklı önerilere devam..

Ne olur elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin,
Sıkıcı bir yemek yerine,  tam da şu yazımda bahsettiğim oyunu gidip izlemek çok daha güzel olmaz mı sizce de?
Hayır, benim ki duygusuzluk değil.

Size romantik olmayın yada sevgilinize süpriz yapmayın, hediye almayın gibi şeyler söylemeye de çalışmıyorum.

Sadece bir kenara attığınız mantığınızı, ben sizin arkanızdan toplamaya çalışıyorum. Bu günü ticarete dökenlerin üstümüze zorla giydirmeye çalıştığı “14 Şubat Elbisesi” ni sizin için kirli sepetine atıyorum.
Her zaman söylemişimdir, benim için o günün tek mantıklı yanı doğumgünüm olmasıdır. Sırf birileri o günü sevgililer günü ilan etmiş diye, zoraki yemeklere çıkmak, hediyeler almak hoşuma gitmiyor.

Hele de, insanların “Bu sevgilier gününde de yalnızım, ne yapacağım ?” diye saçma sapan bir telaşa kapılmasına çok ama çok gülüyorum. 
Gülüyorum, çünkü inanmayacaksınız ama,  bu konu açılınca resmen panik olan arkadaşlarım var benim. Hatta o kadar ki,  “Madem öyle, biz de kızkıza yemeğe çıkalım.” diye bir de, akıllarınca günübirlik çözüm buluyorlar.
Yahu yapmayın hiçbirşey, o günün diğer günlerden farkı yok hala an-la-ya-ma-dı-nız-mı? 
Öyle telaş yapmaya falan gerek de yok, resimdeki gibi bir kutu kurabiyeyi koyun kucağınıza, eğer sevgiliniz varsa onu da alın yanınıza, uzatın bacaklarınızı, film izleyin.
Sevgiliniz yoksa da aynısını yapın.
14 Şubat yerine, yılın herhangi bir günü, herkes rutin hayatını yaşarken, tam da o sırada size yapılan bir süpriz sizi ayrıcalıklı kılar ve bence çok daha heyecanlıdır.
Yukarıda yazdıklarıma katılmayabilirsiniz ama bakın işte bu dediğime sonuna kadar inanın.
Herkese sevgiler ve şimdiden Happy Valentine’s Day.
Z.



1 Şubat 2011 Salı

Ben Dün Bir Oyun İzledim 2

Geçtiğimiz pazar, güne sabahın 08.00 'inde başladım.

Hayır, düşündüğünüz gibi aslında aklımdan zorum falan yoktu ama ne yapayım şartlar öyle gerektirdi.

İlk olarak sabahın körü diye tanımlayabileceğimiz o saatte ağabeyimin evlilik planları yaptığı kız arkadaşıyla tanışıldı, çok çok fazla sevildi, inşallah evlenirler diye de tarafımdan dualar edildi.

Sonrasında yine aynı grup ile bir cafe'de oturulup Trival Pursuit adlı genel kültür oyunu oynandı.

Gerçekten çok çok eğlenceli bir oyun bence. Mutlaka birkaç kafadar arkadaş toplanıp oynayın derim. Yalnız, bilemediğiniz sorular karşısında size " Nasıl bilemezsin çook kolay bir soru buuuuu ! " diye bas bas bağıran bakışlara maruz kaldığınızda yerin dibine geçmemek için, bence yeni tanıştığınız insanların olduğu bir ortamda bu oyunu oynamayın. Çünkü ne gariptir ki, herkes kendisine gelen soruyu bilemezken, karşısındakine gelen soruda hep şu tepkiyi veriyor:

"Aaaaaaaa ! Çok kolayy !"

Hı hı evet öyle, gerçektende "Endonezya'da yetişen taç yapraklı bitkinin adı nedir? "  sorusu inanılmaz kolay ve ben tam bir cahilim :)

Gelelim bu keyifli günün akşamına.

Çok çok güzeldi. Çok sevdiğim bir kaç kız arkadaşımla şu sıralar CKM 'de sahnelenen  "Dumanaltı Aşklar" adlı oyuna gittik. Ve ben nihayet bir tiyatro oyununda gerçekten kahkaha atabildim.



"Dumanaltı Aşklar",  gazeteci Selahattin Duman'ın köşe yazılarından oluşan ve evlenme yolunda üç kez son anda direkten dönen bir adamın dördüncü kez evlenmeye niyetlendiği gece, diğer müstakbel adayları hatırlamasıyla başlayan kahkaha dolu bir oyun.

İlk olarak tiky diye tabir ettiğimiz ancak anlatılmaz yaşanır! kadın modeli, daha sonra diğerlerine nazaran çok daha ideal kalan entel ve feminist kadın modeli ve en sonunda da etine dolgun, boynunda altınlarıyla dolaşan, elinden baklava , oklava ve örgü eksik olmayan bir garip kadın modeli masaya yatırıldı ve üzerine tonlarca yorum yapıldı.

Gerçekten bu üç tür kadın için de yapılan yorumlar ve tespitler çok yerindeydi ve üstelik bir o kadar da komikti.

Oyun süresince sahnede devleşen Hüseyin Avni Danyal'ın, ilişkiler ve evlilik üzerine yaptığı yorumlar da tüm izleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Bize göre ise gecenin tespiti tam da aşağıda okuyacağınız şu satırlardı;

Eğer sevgilinizle nereye gittiğiniz önemli değilse, bunun adı flörttür.

Eğer operaya gitmek yerine sevgilinizle maça gidiyorsanız, bunun adı aşktır.

Ve eğer siz operaya giderken, sevgiliniz maça gidiyorsa bunun adı kesinlikle evliliktir :)

Kadın erkek ilişkileri üzerine yazılmış bu harika oyunu mutlaka , ama mutlaka izleyin.

Sevgilerimle,

Zeynep

22 Ocak 2011 Cumartesi

Bende Bir Magger'ım !


 Magger olmak da neyin nesi diyenler için hemmen açıklıyorum.

 Yayın hayatına geçtiğimiz ay başlayan theMagger , içeriğinde tam 4 e-dergi barındıran yepyeni bir oluşum.

Moda ile ilgili pek çok yenilik, çekim ve haberler bulabileceğiniz theSpot, kadınlarla ilgili aklınıza gelecek her konuda keyifli yazılar okuyabileceğiniz theFemme, fotoğraf sanatının her yönünü bize sunacak theShot ve adını metropolitandan alan, içeriğinde kültür & sanat, iş, hayat, yemek ve daha pek çok konu ile ilgili yazılar barındıran theMet.

Tüm bunlar theMagger 'ı oluşturan e-dergiler.

Bu dergilere katkı sağlayanların çoğu, hepinizin yakından takip ettiğini düşündüğüm bloggerlar.

Ve bu bloggerlarla birlikte ben de önümüzdeki aydan itibaren bu oluşumdayım.

Yani yazılarımı theFemme 'de bulabilirsiniz. Yaşasın ! :)

20 Ocak 2011 Perşembe

Romantik Komedi Tadında İlişki İstiyoruz !

Eğer romantik komedilere bayılıyorsanız ve her izlediğinizde başroldeki karakterin yerine kendinizi koyuyorsanız, üstüne birde filmin sonunda kendi monoton hayatınızı düşünüp kahroluyorsanız, http://www.pudra.com/ sitesi için yazmış olduğum yeni yazım tam size göre :)

Yazıya ulaşmak için  ;  Romantik Komedi Tadında İlişki İstiyoruz!



Buarada http://www.pudra.com/ sitesine yazılarımı beğenip bana destek oldukları için çok teşekkür ediyorum.

Sevgiler
Z.

11 Ocak 2011 Salı

İçkime Dokunmayın !

Bugün gazetelerde bir haber okudum. İçki yasağı getiriliyormuş. Artık herkes istediği gibi içki içemeyecekmen azından rahat rahat satın alamayacakmış falan filan.

Twitter'da Facebook'da İÇKİME DOKUNMA diye kampanyalar başlatılmış, herkes bu saçma karara isyan ediyormuş. Başımızda AKP var malum, onlara göre içki haram, içki günah.

İçki insanı yoldan çıkarır, içki içen sapıtır, döver, söver.

Yani içki kötü birşeydir.

Onlara göre yani.

Ben buna kesinlikle katılmıyorum.Fakat bağırmak, çağırmak ,isyan etmek yerine, bana göre içki ne demek size onu anlatmak istiyorum .





Biz 26 yıldır 2 aileyiz. Telepçi ailesi ve biz.

Ayhan amca babamın en yakın dostudur, Fulya Teyze annemin.

Abim Cihan'ı kardeşi yerine koyar, ben de Gözde'yi.

Eee bunun içki yasağıyla ne ilgisi var diyenler; biraz sabır lütfen. İşte başlıyorum;

İki yıl öncesine kadar ya bizim evde yada Telepçi'lerde neredeyse her hafta sonu içki masaları kurulurdu, annemle Fulya Teyze mutfağa bir girerler, 1 saat dolmadan, değme aşçılara taş çıkararak harika yemekler hazırlarlardı. Zeytinyağlı barbunyalar, çiğköfteler, kaşarlı mantar soteler ... He bir de mutlaka meze olarak közde patlıcan...  İçki olarak da illaki rakı...

O yüzden benim için içki demek rakı demektir.

Rakı demekse güzel sofralar, leziz yemekler..

Sonra abim gitarı alır, babam sazı kapardı.Ayhan amcada eliyle masaya vurarak ritm tutardı. Kahkahalar eşliğinde, Türk sanat müziğinden girer, pop müzikten çıkarlardı. Hatta Gözde'yle biz şarkılara eşlik etmeye çalışır, annemler "Sesiniz duyulmuyor, bağırın biraz." diye bizi cesaretlendirmeye çalıştıkça utanır, sıkılırdık.

O yüzden benim için rakı demek müzik demek, şarkı demek, Türk Sanat Müziği demek.

Bazen babamlar ağabeyimle Cihan'a da birer kadeh koyarlar, "Hadi bakalım afiyet olsun !" diye kadehleri tokuştururlardı. "Dışarıda içeceklerine, bizimle içsinler, burada sarhoş olsunlar." derlerdi.

O yüzden benim için rakı demek, baba-oğul olmak demek.

Babam bir olay anlatır, kahkahalar atılır, Fulya Teyze bir olay anlatır haydiii yine kahkahalar.Diğer bir deyişle espriler havada uçuşur, herkes birbirine takılırdı ve kimse söylenilenlere alınmazdı.

Yani benim için rakı demek, bol kahkaha demek, neşe demek, huzur mutluluk demek.

Babamla Ayhan Amca fazla kaçırınca içkiyi, biraz fazla duygusal olurlardı. Babam bir beni öperdi duygulanıp, bir Gözde'yi. Ayhan amca da keza öyle. "Gel kız buraya, bir öpeyim seni." diye az çağırmazdı beni yanına.

O yüzden benim için rakı demek, sevgi demek, bağlılık demek, duygusallık demek.

Fulya Teyze'nin rakısı bitince, şişede de kalmamışsa eğer, babam hemen kendi kadehini alır, içkisini Fulya Teyze ile paylaşırdı.

O yüzden benim için rakı demek, paylaşım demek, dostluk demek.

Yani içki "bazılarının" düşündüğü gibi girdiği her eve mutsuzluk, kavga, kıyamet getirmiyor.

Bugüne kadar bir zararını görmedim yani.Ve hatta, gerçekten içmesini bilenler için bence yararlı bile.

O yüzden, lütfen artık mantıklı olun ve

DOKUNMAYIN İÇKİME !

ElayZa Yüksek Topuklar'da !

Yine bu sabah güzel bir haber aldım ve hemen sizinle paylaşmak istedim.

Severek takip ettiğim ve oldukça başarılı bulduğum kadın portalı Yüksek Topuklar ,  blogumdaki bir yazıyı paylaşarak bana destek olmuş. Önce KadınPlus sitesi, daha sonra CafeRuj derken şimdi de bu haber çok mutlu etti beni.

Tekrar Yüksek Topuklar sitesine çok teşekkür ediyorum.

Sitede yayınlanan yazıma ulaşmak için BURAYA tıklamanız yeterli.





Herkese sevgiler,

Z.

7 Ocak 2011 Cuma

Topuklu Ayakkabı

Geçenlerde şu yazımda belirtmiş olduğum gibi yakın arkadaşım Serra ile tiyatroya gitmiştik.

Oyun Cevahir'deydi ve ben işten çıkıp metrobüsle oyuna yetişmeye çalıştım. Serra ise oyun öncesi Kanyon'da diğer arkadaşlarıyla görüşmüştü,o gün çok trafik olur diye de arabayı almamış ve Kanyon'dan Cevahir'e metro ile gelmeyi tercih etmişti.

Şimdi bu noktada o gün ne giymiş olduğumuz önemli, lütfen buraya dikkat:

Benim üzerimde uzun kollu tam dizimde biten bir elbise ve ayağımda da düz siyah çizmeler vardı. Serra ise öncesinde Kanyon'da arkadaşlarıyla buluştuğu için daha bir özenmiş ve dizinin biraz üzerinde siyah fırfırlı bir etek ve "topuklu ayakkabı" giymişti. Her ikimizde de uzun siyah külotlu çoraplar vardı.

Yani ortada öyle görünen bir bacak yada dekolte falan yoktu.


Bunları anlatıyorum çünkü ben metrobüsten inip Cevahire yürüdüğüm 500 metrelik yolda ve Serra da metrodan inip Cevahir'e ulaşmaya çalıştığı 300 metrelik yolda en az 40 laf yedik. 40 adet öküz demek oluyor bu. Siz buna, günün birinde kendi annesine, kız kardeşine de aynı lafların edilmesi için dua ettiğimiz 40 adet hayvan da diyebilirsiniz!

Ben Serra'dan önce vardığım için Cevahir'e ve karnım da çok aç olduğu için, 10 dakika kalan oyuna yetişmek adına Burger King e oturdum ve birşeyler atıştırmaya başladım. Yediğim laflardan dolayı iyice gerilmiştim ve o dakika, gün gerçekten bitsin istedim. Oysa Serra benden çok daha sinirliydi ve görünüşe bakılırsa gün daha yeni başlıyordu.

Uzaktan sinirli ve hızlı adımlarla yürüyen arkadaşım,tam benim oturduğum masaya doğru yaklaşmıştı ki, yan masadaki iki adet terörist kılıklı sözde delikanlı, arkadaşıma bakma gafletinde bulundu.

Yanlış anlaşılmasın, güzel bir kız yada erkek gördüğümde ben bile dönüp bakıyorum ama "Ne kadar güzel kız" diye bakmak başka, sapıkça, insanı korkutan, mide bulandırı şekilde bakıp,üstüne birde laf atmak bambaşka.

Kendisine bakan çocuklara, gelene kadar sayısız öküzden, sayısız laf yemiş olan arkadaşım, herkesin ortasında birden bire "NE BAKIYORSUNNNN ??" diye bağırdı.

O anda o günün gerçekten bitmesini istedim :) Herkes bir anda bize bakmaya başladı ve hırsını alamayan Serra bağırmaya devam etti.

Gelene kadar 40 tane laf yediğini, bir genç kızın topuklu ayakkabı giyince insanların tecavüz edecek gibi bakıyor olduğunu, şık giyinmenin bu ülkede suç olduğunu ve bu ülke için her ikimizinde fazla olduğunu bağıra bağıra söyledi.

Herkes sessizce Serra'yı dinliyordu. Bundan cesaret alan arkadaşım bağırmaya devam etti,

"Haksız mıyım Zeynep? Ben New Yorkta çorapsız kısacık mini eteğimle, metroya biniyorum kimse bırak laf atmayı dönüp bakmıyor bile. Buradakiler sanki soyunmuşum gibi dibime kadar gelip abuk sabuk laflar ediyorlar. Biyerim açık da ben mi göremiyorum? Topuklu ayakkabı giydim yaa, alt tarafı topuklu ayakkabı !!! "

Haklıydı, hemde çoook !

Ben bu ülkede topuklu ayakkabı giyemiyorum. Giyebildiğim yerler sınırlı.Ya evimin yakın olduğu Bağdat Caddesi'nde, ya bir gece klubüne giderken,ya da Kanyon'da & İstinye Park'ta..

Onun dışında bu ülkede topuklu ayakkabı, mini etek giyilmez. Çünkü bu ülkede hala cinsellik tabu ! Konuşulunca ayıp, günah!

Hala o öküz erkekler yanlarından geçen bir kıza laf atınca, ona tecavüz ettiğini  falan düşünüp rahatlıyor, egosunu tatmin ediyor.

Bu ülkede İstanbul'un ve birkaç büyük şehrin belirli semtleri dışında, kızlar kız gibi değil. Hepsinde laf yeme korkusuyla dümdüz ayakkabılar, uzun pantolonlar. Takı bile takamaz duruma geliyorlar bazen,sırf dikkat çekmesinler laf yemesinler diye.

Yani bu ülkede genç bir kızsan eğer, istediğin gibi giyinebilmen için ya belirli semtlerde oturacaksın yada kaderine razı olacaksın.

Ve biz, tek suçu topuklu ayakkabı giymiş olmak olan genç kızlar, bu hayvanlara Serra gibi bağırıp çağıramıyoruz. Çünkü hergün haberlerde vurulan genç kızları, dağa çıkarılmış olan Ayşeleri, Elifleri izliyoruz, korkuyoruz! "Bağırırsak, ya çıkarıp vurursa, al başına belayı !"diyoruz.

Ya çıkarıp vurursa mı?

Sizce abarttım mı?



6 Ocak 2011 Perşembe

Sonunda Bende Mimlendim :)


Heyyy sonunda bende mimlendim ! =)
Mim nedir bilmeyenler için hemen anlatayım.  Sizi takip eden bloglar çeşitli sorular hazırlıyorlar ve sizden cevaplamanızı istiyorlar. Bence kişilerin birbirlerini tanımaları için yada bir konuda farklı fikirlere başvurmak adına oldukça eğlenceli bir yöntem.
Ve gelelim beni mimleyen pek sevgili komşu blog Vesselam'ın sorularına,

1- Kaç Yaşındasınız ? 23 yaşındayım ve mümkünse hep bu yaşta kalayım, büyümek istemiyorum:(
2- İsminizin Son Harfi Ne ? P
3- En Sevdiğiniz Renk ? Beyaz
4- Kilonuz Kaç ? 53 yada 54
5- Boyunuz Kaç  ? 1.67
6- Ailenizin Kaçıncı Çocuğusunuz ? 2. ve son çocuğuyum. Ailenin en küçüğü olmak ideal bence:)  
7- Sizce Sarışın Mı Esmer Mi ? Kesinlikle ESMER
8-Sigara Kullanıyomusunuz ? Hayır kullanmıyorum
9-Alkol ? Ara sıra, bazı bazı.
10-En Sevdiğiniz Şarkı ? Çook var ama iki tanesini söyleyeyim; Ronan Keating – When you say nothing at all ve Serdar Ortaç- Heyecan. ( birbiriyle ne kadar alakalı değil mi ? :)
11-Çayı Fincandamı İçersiniz Çay Bardağındamı ? Çayı fincanda içmeyi severim hele de o fincan İngiliz 5 çaylarında kullanılan porselenlerdense o çay hiç bitmesin isterim =)

Sorular ve cevaplar böyle . Çok eğlenceli oluyormuş bu mim olayı, sevdim ben bu işi. O nedenle tüm mimlere açığım , benden söylemesi :)

Sevgiler,
Z.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Cenaze Evinde Limonlu Çay

Hepimiz hayatımız boyunca illaki bir cenaze evinde bulunmuşuzdur.  Ve bence yine hepimiz böyle zamanlarda sinir bozan, boş konuşan teyze yada amcalara denk gelmişizdir.
Mesela ben  geçen hafta öyle bir teyzeye denk  geldim ki, ibret olsun herkes duysun diye burada paylasmak ıstedım.
Biliyorsunuz amcam vefat etti. Cenaze günü okadar üzgündüm ki canım boş bir odaya çekilip rahat rahat ağlamak istesede, ikram edilmek için bekleyen pideler, ayranlar ve çaylar yüzünden kendimi mutfağın tam ortasında bulmak zorunda kaldım.
Ben içeri girdiğimde,mutfaktaki koltuklarda, tanımadığım fakat daha sonra komşu olduklarını öğrendiğim birkaç kadın tünemiş, oturuyordu. Ve aralarında baya koyu bir muhabbet dönüyordu.


Biz orada, mutfakta, o üzgün halimizle birşeyler yapmaya çalışırken bu teyzeler örgü örmekten bile bahsettiler. Örgü örmek gerçekten bir cenaze evinde konuşulması gereken mühim bir konu, şart yani, o derece !
Gelelim asıl sinirlendiğim olaya.
Yengemin talimatıyla çay servisi yapmaya başlamıştım. Salondaki herkese çaylarını verdim ve elimdeki boş tepsiyle mutfağa geldim. Tam o sırada bu komşulardan biri olan teyze bana tam olarak şu cümleyi kurdu;
“Kızıııım, bize çay servisi yapılmadı.”
NASIL YANİ? ÇAY SERVİSİ Mİ?
Bir restaurantta falan mıydık? Yada amcamın doğumgününü falan mı kutluyorduk acaba ?
Benim iyilik meleği yengem “Hadi Zeynepcim oraya da ver çay.” dedi ve ben ya sabır çekerek çayları doldurmaya başladım. Tam o sırada yine aynı gruptaki bir başka teyzenin dudaklarından dökülen şu cümle, tepsiyi yere fırlatmakla fırlatmamak arasında bir kararsızlık yaşamama sebep oldu.
“Kızıııım benimkisine bir dilim de limon koyuver.”

LİMON MU ? Şaka falandı herhalde :)
Hafifçe gülümsedim, hiçbir şey demedim. O çayı orada limonsuz içse yada hiç içmese ölebilir çünkü mazallah.
Buarada, çay servisinden önce , ben kola dağıtırken  “Kola içemiyorum ben,ayran yok muydu?” diye soran da aynı teyze, dikkatinizi çekerim.
Yani ben bu insanları anlayamıyorum, orada gercekten acılı insanlar acılarını unutmuş size servis yapıyorlar ve siz kalkıp yardım edeceğinize üstüne birde 40 tane istek sıralıyorsunuz.
Açıkcası ben ayran içmek için ölsem dahi, orada, cenaze evinde, o ayranı isteyemem arkadaş. Bunu isteyebilmek ya densizliktir yada başkalarının acısına karşı duygusuzluktur.
Peki tüm bu muhabbet esnasında ben ne yaptım?
Aslında dönüp “Buraya yemek yiyip, üstüne birde çay içmek için mi geldiniz?” demek istedim, hatta “Televizyonu da açayım mı ? Esra Erol’la izdivaç falan?” diye de sormak istedim ama amcamın hatırına sustum tabiki.
Bilmiyorum belki de ben çok abartıyorum ama cenaze evi ayrı özen ve dikkat isteyen bir yer bence. Orada konuştuklarına yada hareketlerine ayrı bir dikkat etmeli insan.
Çünkü normalde komşu teyzenin çayına limon istemesi yada kola yerine ayran var mı diye sorması sinirinizi bozmaz ama eğer daha o gün sevdiğiniz birini kaybetmişseniz, o istekler acayip batar.
En azından ben böyle düşünüyorum çünkü ben ailemden böyle gördüm.Belli ki o komşu teyze benim gibi düşünmüyor. Tam da bu nedenle, bu yazıyı,biryerlerde denk gelip okuması dileğiyle :)
Sevgilerimle,
Z.

4 Ocak 2011 Salı

İyiki Doğdun Bro !

2010 yılı gitmeden son bir kazık attı bana. Amcamı da yanında götürdü. O yüzden hep anılarımda kötü bir yıl olarak kalacak. İleride yaşlandığımda "Ahh 2010 yılına geri dönebilsem!" demeyeceğim asla. Oysa ne güzel başlamıştı 2010 benim için.

Daha 4. gününde ağabeyimin doğumgününü kutlamıştık neşeyle. Tıpkı bugün de yapacağımız gibi, ama biraz buruk olarak.

Evet geçen hafta canımdan çok sevdiğim amcamı kaybettim ama bugün de yine canımdan çok sevdiğim ağabeyimin doğumgünü. Hayat işte..

yıl 2007

Varolduğu için her zaman kendimi inanılmaz şanslı saydığım,
Herşeyden, herkesten çok daha fazla sevgi duyduğum,
En zor anımda " Nasıl olsa ağabeyim var, bana birşey olmaz! " dediğim,
Bazen inadı tuttuğunda beni deli eden,
Ama hayatım boyunca bir kere bile kavga etmediğim,
Sık sık kıyafetlerini giyip pudra bulaştırdığım :)
Evde olmayınca özlediğim,
Param olmayınca hiç utanmadan istediğim :)
Sıkıntımı anlattığım, bana ağabeyden çok, en yakın dost olan,
şarkı söylerken içimin titrediği,
Ama evde sürekli gitar çalıncada fenalık geçirdiğim :)
Ya birgün kaybedersem diye ödümün koptuğu,
Yeni bir şarkı dinlediğimde, ona dinletmek için ölüp bittiğim,
Birlikte 23 yıla binlerce anı sığdırdığım,
Ve evet herkesten, herşeyden çok sevdiğim canım bro'm :)

İyiki doğmuşsun ! Sensiz hayat, tek kardeş olarak emin ol çok sıkıcı olurdu !

Yeni yaşında en güzel şarkıları benim bulmam dileğiyle :)

Seni çok seviyorum.

Kardeşin, Z.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Ben Dün Bir Oyun İzledim

Dün akşam "Artık iş çıkışları sosyalleşmeliyim, yeter bu tembellik ! " dedim ve en yakın arkadaşlarımdan Serra ile önce tiyatroya, sonra da Asmalımescit’e doğru yol aldım.

Hava buz gibiydi. Dolayısıyla Asmalının daracık sokakları, yazın bıkmış olduğumuz o insan kalabalığından arınmış şekilde, bizi kucakladı ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar bırakmadı. Yani işin Asmalımescit kısmı gayet güzeldi, soğuk havaya rağmen çok keyifli vakit geçirdik.

Fakaaat izlediğimiz oyun beni biraz hayalkırıklığına uğrattı.
Diğer bir deyişle, şu sıralar İstanbul Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen "Kredi Kartı Vak’aaa" adlı oyun Serra’yla beni pek açmadı.

Bir kere perde açıldığı anda gözümüze çarpan sade ve karanlık dekor, ki dekor denecek pek birşey de yoktu ortalıkta, keyfimizi hafiften kaçırdı.Galiba biz daha cıvıl cıvıl ve dolu bir dekor beklemiştik. 
Hemen kafamızdan bu negatif düşünceyi attık ve “Neyse canım” dedik, “Dekor için mi geldik yani?”
Ama oyuna iyi niyetli yaklaşmanın bir anlamı olmadığını da kısa süre sonra keşfettik.
Oyun hakkında yorum yapmadan önce Cüneyt Çalışkur’un yazıp yönettiği bu oyunda Uğur Polat ve Çağ Çalışkur’un rol aldığını hatırlatalım.

Tam da bu noktada Uğur Polat’ın ses tonuna, türkçeyi kullanma sanatına ve tabiki oyunculuğuna hayran kaldığımızı da belirtmek isterim. Zaten kendisi bu oyundaki rolü ile Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro ödüllerinde en iyi erkek oyuncu ödülünü almış.
Uğur Polat

Gelelim oyuna.

Tek kelimeyle oyunu, oyuncular götürdü bence.  Özellikle Çağ Çalışkur’un şarkı söylediği sahneler çok güzeldi. Fakat 1 saat 15 dakika süren oyunda, Uğur Polat’ın takdire şayan oyunculuğu ile, ilk defa sahnede izlediğim Çağ Çalışkur’un insanı büyüleyen duru sesi dışında, kayda değer birşey bulamadım.
Yalnız bazı insanlar sırf gülmek için mi gülüyor yoksa yönetmen kendi akrabalarından bir kaç kişiyi salonun çeşitli yerlerine mi yerleştirmiş bilemiyorum ama oyunun garip garip yerlerinde kahkaha atan seyircilere dönüp “ Ne olur bize de anlatın, tam olarak neye güldünüz?”  diye sormak istedim. Oysa bende gülmek istemiştim L
İnsanların ne kadar hırslı olabileceği ve bu uğurda ne kadar çirkinleşebilecekleri, oyunun belli bir bölümünden sonra gözümüze sokuldu fakat gerçekten beni düşünmeye iten, güldüren veya ağlatan, kısacası herhangi bir duyguyu yaşamamı sağlayan tek bir sahne yoktu.

Yalnız ne yalan söyleyeyim, hırs yaptığı şeye ulaşamayıp, çareyi isyan etmekte bulan Uğur Polat’ın üstündekileri çıkarması ve sahnede boxerla kalması, benim açımdan beklenmedik bir sondu. Yine de olayı, bu son da kurtaramadı.

Kıssadan hisse, maalesef oyunu sevemedım J
Yalnız, bir tiyatrosever olarak bu oyuna gitmeyin demem çünkü iyi kötü her oyunun izlenmesinden yanayım. Hatta bence gidin, belki siz farklı bir tat alırsınız bilemem.
Fakat benim dün akşamdan aldığım iki tat şudur; Uğur Polat 10 numara oyuncudur, Asmalımescit buz gibi havada bile mutluluktur !
Sevgiler, Z.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Açık Mektup Bu Kez Annelere Yazıldı

Yazıya başlamadan önce güzel bir haber !
Severek takip ettiğim CafeRuj sitesi, bir yazımı paylaşmış. Böylesine güzel bir portalda yer almak,üstelik birde site içerisinde günün en çok okunan yazılarından biri olmak, gerçekten onur verici.

Teşekkürler CafeRuj !
Yazıya ulaşmak için buraya , siteye ulaşmak içinse buraya buyrun lütfen :)

Ve gelelim yazımıza.

“Hemcinslerime Açık Mektup” ve “Bu Kez de Erkeklere Açık Mektup” yazılarından sonra, başka kimlere açık mektup yazmak isterdim diye düşündüm ve buldum.

Annelere !

İşte her annenin okumasını temenni ettiğim mektubumun maddeleri :)

  Giysi dolapları bence kişiye özeldir. Yani kıyafetler bizim, dolap da bizimse o halde içinin dağınıklığı neden sizi rahatsız eder ki ? Üstelik bu dağınıklık genelde bir kaç kazağın düzgün katlanmaması ya da hırkamızın askıdan kayıp yamuk durması gibi oldukça küçük ayrıntılardır. Ama işte diyorum ya neden bizim odamızdaki, kapaklı o dolapları bu kadar kafaya takıyorsunuz, anlayabilmiş değilim.

Orta okulda sırf hergün okuldan gelince formamı asmak yerine, yatağın üzerine koyuyorum diye annem, o formayı alıp camdan aşağı atmıştı. Ciddiyim.

Az sonra kapı çalınıpta, apartman görevlimiz elinde benim formamla görününce annem ne dese beğenirsiniz.

"Ali Efendi onları aldığın yere bırak, Zeynep inip alacak."

Evet resmen böyle söyledi, şaka gibi :)

Bakın ne diyeceğim, tamda bu olayın cereyan ettiği günlerde Mavi Saçlı Kız adında bir roman okumuştum. Roman Burçak Çerezcioğlu adlı, hayata gözlerini çok erken kapamış genç bir kızın günlüğünden oluşuyordu. Vefat eden Burçak'ın ardından, kitabın bir yerinde,babasının yazmış olduğu şu not dikkatimi çekmişti.

Dağınık bir odada yaşanmışlık vardır.
Ben düzeni severdim.
Al işte...
     
        Daha 14 yaşındayken bu söz inanılmaz etkilemişti beni. Gerçekten hayat dolaplarımızın dağınıklığını dert etmeye değecek kadar uzun değil. Bunu bir düşünün derim.

·      Onun dışında hergün canınız sıkıldıkça temizlik yapmayın. “Size ne canım ? Sizden yardım isteyen mi oluyor  ?” diyen anneler, belki yardım istemiyorsunuz ama siz orada temizlik yaparken ve biz laptop kucağımızda boş boş otururken inanılmaz geriliyoruz. Çünkü bütün genç kızlar bilir ki, eğer anneniz evi temizliyorsa  ve siz salondaki koltukta boş boş oturuyorsanız, anneniz bir süre sonra size sinirli bakışlar atmaya başlar, “Kaldır ayağını !”  diye ters ters söylenip hızlı ve sinirli hareketlerle, havaya kaldırdığınız ayağınızın altını süpürür.
   
En sonunda da dayanamaz patlar ve agzından su sozcukler dokulur.

Aman kızım sen sakın kalkma, sakın zahmet etme, “yayıl” e mi ?

Sevgili anneler, bunu yapmayın ne olur. Ne kendiniz gerilin ne de bizi gerin :)

      Ayrıca ben kızımla arkadaş gibiyim cümlesini benimseyip sonra biz sizi arkadaş olarak görüpte birşey anlatınca burnumuzdan getirmeyin.



Bizim kıyafetlerimizi alıp giyerken iyi, ama farzı misal biz sizin bir takınızı takıp da kaybedersek laf etmeyin. Zira annemin çok sevdiği kolyesini taktığımda, ve daha sonra kendisi takmak için çekmecelerine bakıpta  bulamadığında ne mal kıymeti bilmemem ne de dağınıklığım kalmıştı bahsedilmedik. Oysaki kolye yine kendi çekmecesinden çıkmıştı. Eee bunun üzerine ben birşey demiyorum.

Şu cümle,kendi annem dahil, tüm arkadaşlarımın annelerinden sıklıkla duyduğum ve hiç bir anlam veremediğim cümledir;

"Ben söyledikten sonra bir anlamı yok ! "

Örneğin benim annem bulaşık makinesi doluysa, makineyi, o söylemeden boşaltmamı bekler. Neden ?

Çünkü o söyledikten sonra bir anlamı yok :)

Hakikaten dünya üzerinde, anne kız ilişkilerinde en saçma bulduğum cümle budur. Yani mesela erkek arkadaşınız size hiç çiçek almıyordur, “Sen bana hiç çiçek almıyorsun.” diye isyan edersiniz ve o da gider ertesi gün size çiçek alır.O zaman bu cümle mantıklıdır çünkü o çiçek hakikaten söylenmeden alınınca güzeldir.

Ama bulaşık makinesini siz söyledikten sonra boşaltsak ya da biriken ütüleri siz söyledikten sonra ütülesek ne olacak sevgili anneeler ?

O yüzden lütfen ama lütfen bu cümleden uzak durun.

Bize sormadan kıyafetlerimizi ya da başka eşyalarımızı atmayın, başkasına vermeyin. Yine buradan anneme sevgilerimi gönderiyorum :)

Saçlarımız dökülüyor diye söylenmeyin. Emin olun bizde hiç hoşnut değiliz bu durumdan. Lütfen sanki biz onları tel tel koparıp yere atıyormuşuz gibi bir tavır takınmayın.

Ve son olarak günlüklerimizden uzak durun artık ! Eğer kızının günlüğünü hayatı boyunca hiç okumamış bir anne varsa buradan kendisini tebrik ediyorum.

Daha düşünsem en az 5 madde daha çıkarırım sanırım ama sevgili annelerin üstüne bu kadar gitmek olmaz. Zaten illaki bir kaç anneden "Anne olunca görürüm ben sizi." tarzı bir yorum da gelecek.O nedenle ben artık susayım.

Tüm bu maddelere rağmen, yine de iyiki varsınız !

Tüm annelere sonsuz sevgiler,Z

 

24 Aralık 2010 Cuma

Viyana'da Noel

Hayatımın en güzel Noel'ini bundan 3 sene önce Viyana'da geçirmiştim. Ne de olsa ilk defa Noel de yurtdışına çıkmıştım, o nedenle Noel için kurulan pazarlar, süslenen sokaklar bana inanılmaz bir mutluluk vermişti.

Şehrin her tarafından yükselen Noel kurabiyelerinin kokusu, yine şehrin tam göbeğinde satılan süslenmeye hazır gerçek çam ağaçları, sokaklarda gezen noel babalar ve onların kullandıkları at arabaları..

Hepsi, hepsi harikaydı.

 Kısacası çok mutlu bir hafta geçirmiştim Viyana'da. O nedenle Noel'de bu şehirde olamayanlar için, ziyaretim sırasında çekmiş olduğum fotoğrafları paylaşmak istedim. Baktıkça, hissettiğim o çoşkuyu ve tabi bir de eksi 9 dereceyi bulan soğuğu hissedeceğinize eminim :)

İşte kendi objektifimden, amatörce çektiğim, Viyana ve  Noel fotoğrafları..

Şehrin göbeğindeki belediye binasının hemen önünde, büyük bir alana  kurulan, tahta evler içerisinde ağaç süslerinden tutun da, yılbaşı kurabiyelerine, sıcak şaraba ve yılbaşı hediyelerine kadar herşeyin satıldığı noel pazarı ;

Belediye binasının önündeki Büyük Noel Pazarı


Bu renkli yumurtalar için diyecek hiçbir şey bulamıyorum !!

Noel çöreklerinin kokusunu alabiliyor musunuz ? :)

Pek şarap sevmem ama Viyana'da eksi 9 derecede sizi ısıtacak tek şey ne yazık ki bir kupa sıcak şarap

Ah gene o yumurtalar :)

Çoçuklar için şekerleme satan bir tahta ev


Yılbaşı ağacı için ne kadar güzel süsler değil mi ?




Bu yaşlı amcada bana poz vermiş :)





Salzburg Kalesi'nin oradaki noel kutlamaları,

Salzburg'un tepesindeki kale ve buna bağlı olarak dondurucu soğuk !


Caz çalıyorlardı :)

Vee bunlarda noelde süslenmiş Viyana ve Salzburg caddeleri ;


Burada her semt 1. Viyana, 2. Viyana diye başlayıp 23. Viyana 'ya kadar gidiyor. Yani biri size neredesin diye sorduğunda "8. Viyana'dayım" ya da "Şimdi 18. Viyana'ya gidiyorum" diyorsunuz :) Bu gördüğünüz resimde 1. Viyana'dan.


Şehir turu attığımız bu arabada bize battaniye ve bir kupa sıcak şarap vermişlerdi sağolsunlar :) 


1. Viyana sokaklarından başka bir kesit :)




 Viyana Konser Salonu'nda izlediğimiz Noel Konseri,


İnsanlar tuvaletlerle & smokinlerle gelmişlerdi ve İtiraf ediyorum biraz sıkıcıydı :)


Ve tüm bu fotoğrafları çekmek için, dondurucu soğukta oradan oraya koşturup, sonunda soğuktan korunmak adına, kendimi sıcacık ellerine teslim ettğim, Avusturya'nın ünlü kahvesi melange ;

Soğuk günlerimin yegane dostu melange, seni çok sevmiştim ! :)


Eğer "Dondurucu soğuk bana birşey yapmaz, hem ben severim soğuğu." diyorsanız mutlaka noel zamanı Avusturya'ya gidin derim.

Yok "Ben kansızım zaten, donarım orda." diyorsanız, bahara bilet alın, ne diyeyim :)

Herkese mutlu yıllar, Z.