Ben herşeyi benim bildiğimi düşünen, biri bana "Hayır Zeynep o öyle değil " derse inadına ısrar eden ve kendi bildiğinden şaşmayan bir gencim ve ne çektiysem şu herşeyi bilme konusunda ki inadımdan çektim.
Mesela geçen sene harıl harıl kendime siyah deri bir çizme ararken girdiğim ayakkabıcı bana deri olmayan bir çizme önerdi.Ben ise "Olmaz o su geçirir, ben gerçek deri istiyorum." diye ısrar ettim. Adam yanlış bildiğimi asıl gerçek derinin yumuşak olduğu için su geçirdiğini söylediyse de ben inanmadım ve adama öyle bir "Suratımda aptal mı yazıyor?" bakışı attım ki adam gülümsedi ve benimle ilgilenmeyi bırakıp diğer müşteriye yöneldi. Sinirle çıktım ayakkabıcıdan ve kendimi başka bir mağazaya attım, gerçek deri çizmemi aldım, evimin yolunu tuttum.
Bir zamanlar babamda ayakkabı işinin içinde olduğu için, ayakkabıcıyla olan konuşmamızı dalga geçerek babama anlattım ve babamın cevabı ile şok oldum. Evet ayakkabıcı doğru söylemişti ! Nitekim bunu ertesi gün yağmur şakır şakır yağdığında gerçek deri çizmelerimle tecrübe ettim ve utancımdan o mağazanın önünden bir daha geçemedim. Demek ki neymiş, yüzlerce lira verip aman gerçek deri olsun diye didindiğimiz o çizmeler su çekebiliyormuş. Pekii var mıdır başka böyle doğru diye bildiğimiz yanlışlar ?Var tabiki, ben birkaç tane size sayayım, sizinde doğru diye bildiğiniz yanlışlar var ise bizimle paylaşabilirsiniz.
*Mesela aslında boğazınız iltihaplandığında sıcak değil soğuk içmek gerekir, çünkü soğuk ile mikroplar ölür, sıcak ise sizi sadece psikolojik olarak rahatlatır:)
* Herkes dişlerini fırçalamadan önce, dişmacununu ıslatır. Oysa ki ıslanan diş macunu etken maddesini kaybeder.
* Göze limon sıkmanın faydası yoktur, tam tersi oldukça zararlıdır. Ayrıca yakından televizyon izlemekle yada çok kitap okumakla göz daha çok bozulmaz.
*Ve gelelım en şaşırtıcı dogru bılınen yanlışa. Herkesin zannettiği gibi Bob Marley'in ünlü şarkısı "No Women No Cry" da , Bob Marley , "kadın yok ağlamak yok" değil, "Ağlama kadın ağlama" demek istemiştir. Bu nedenle özellikle facebook ta profıl resımlerını bu yazıdan oluşan fotoğraflarla süsleyen erkeklere sesleniyorum, cool görünmeye çalışırken rezil oluyorsunuz, benden söylemesi..
Herkese sevgiler ve iyi haftasonları,
Z.
29 Ekim 2010 Cuma
Siz Kardeşinizi Seçtiniz mi ?
Bir internet sitesi düşünün, size yardıma muhtaç çocukların il il ayrılmış bir listesini veriyor. Üstelik o çocuklar hakkında bilmek isteyeceğiniz her türlü bilgi de size sunuluyor. Hangisi kaç yaşında, annesi babası ne iş yapıyor, hangi şehrin neresinde oturuyor, boyu kaç yada yaşadığı ev kaç odalı ?
Bitmedi.. Tüm bunlara ek olarak, her bir çocuğun okuduğu okulun adı ve öğretmenlerinin iletişim adreslerini veriyor size site. Ve sizden bunlara karşılık tek bir şey istiyor. Onlardan birini kardeşiniz olarak seçmenizi..
Hergün saçma sapan yerlere harcadığımız paranın çok değil, küçücük bir bölümüyle alıp göndereceğimiz bir kitap, renkli bir kalem o çocuklar için gerçekten çok şey ifade ediyor. Sizin beğenmeyip attığınız pembe kazağınız, Urfa da ki Ayşe için çok ama çok değerli. Yada ucundan dikişi açıldı diye bir kenara fırlattığınız Converse iniz, Malatya daki Ömer için Prada, Gucci..
![]() | |
| Kardeş seçilen Elif'in mektubu |
Keziban 10 yaşında, 2 odalı bir evde 9 kişi kalıyorlar.Tam 1 senedir siteye üye ve ona destek olacak kardeşini bekliyor. Ki o kardeşte ben oluyorum :) Siteden henüz kabul edildiğime dair bir onay gelmedi, gelir gelmez Keziban'ın öğretmeni ile iletişime geçeceğim, burdan gelişmeleri size yazarım.
Umarım bu arada sizde benim aracılığımla bir kardeş seçersiniz kendinize ve hayatı ihtiyacı olan bir çocukla paylaşmanın tadına varırsınız.
Buarada sitenin kurucusu Cengiz Tünay gönüllüleri kesinlikle para göndermemeleri konusunda uyarıyor.Bence son derece yerinde bir uyarı.Çünkü gönderdiğiniz paranın, dayakçı bir annenin yada alkolik bir babanın eline geçmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Bu nedenle eğer kendinize bir kardeş seçecekseniz ona kitap, defter, kalem, giyecek, ayakkabı vb şeyler göndermeye çalışın. Hiç birini yapamıyorsanız sadece mektup yazın,yol gösterin, akıl verin. Emin olun bu çocukların bunlara da çok ama çok ihtiyacı var.
Ps: Siteyi ziyaret edip kardeşini seçen insanların bıraktığı yorumları okumanızı şiddetle tavsiye ederim, ne demek istediğimi daha da iyi anlayacaksınız.
Herkese Sevgiler, Z.
25 Ekim 2010 Pazartesi
Erkek Arkadaşınızın Kızkardeşi
Erkek arkadaşınızın kız kardeşi ya tam bir kabustur sizin için, yada en yakın arkadaşınız kadar yakındır. Emin olun bu böyledir =)
Birkaç yıl önce erkek arkadaşım beni ailesi ile tanıştırmaya götürdüğünde , bir kız kardeşi olduğunu duymam benim için pek de hoş olmamıştı. Çünkü önceki tecrübelerimden öğrendiğim kadarıyla erkek arkadaşının kız kardeşi her zaman uzak durulması gereken , ağabeyine karşı fazla bağlı olan ve bunu size yansıtan , sevimsiz, gıcık kız modeliydi. O yüzden bu kız kardeş fikrinden pek hoşlanmamıştım.
Fakat zamanla anladım ki aslında erkek arkadaşının kız kardeşi senin için çok değerli olabiliyormuş , sen onunla sırlar paylaşabiliyormuşsun, onun için erkek arkadaşınla tartışabiliyormuşsun ve hatta görmeyince özlüyormuşsun vesaire =) Bu nedenle burdan yola çıkarak size erkek arkadaşlarınızın kız kardeşlerine ön yargılı yaklaşmamanız konusunda bir nutuk çekeceğim :)
![]() |
| Nisan & Zeynep |
Herşeyden önce erkek arkadaşınızın kız kardeşi aslında sizin için bulunmaz nimet. Neden mi ? Hemen anlatayım. Bir kere tüm aile sizin hakkınızda ne düşünüyor ondan öğrenebilirsiniz. Annesi sizi sevmiş mi ? Geçen gün ki komşu teyze hakkınızda ne demiş ? Ya da babası yaptığınız o kek i beğenmiş mi? Bu soruların cevapları size bir telefon uzaklığında olur, benden söylemesi =)
Haydi başka açıdan bakalım. Erkek arkadaşınızla yeni çıkmaya başladınız, hediye alacaksınız ve zevkini bilmiyorsunuz. Kız kardeşini arayın =) Yada tam tersini düşünelim. Doğumgününüz ve sevgilinizin zevkine güvenmiyorsunuz, o halde yine kızkardeşine başvurun ve onu peşine takın :)
Sevgilinizin eski kız arkadaşlarını mı merak ediyorsunuz ? Evet bildiniz, kardeşine sorun o size anlatır. Ve öğrenmek için can attığınız soru; sevgiliniz sizin hakkınızda ailesi ile ne konuşuyor ? Bu da size bir kız kardeş uzaklığında =) Bir de kavgalı iken kız kardeşi arama olayları vardır ki o hayat kurtarır. Bir yandan sevgiliniz eve gitmiş mi ne yapıyor onu öğrenirsiniz, bir yandan da o sizi merak etmiyor sandığı için cool görünürsünüz.
Yalnız etrafınızda benim gibi kız kardeşler varsa dikkat edin, söyledikleriniz aynı anda sevgilinize raporlanıyor da olabilir. Buradan ağabeyimin tüm eski kız arkadaşlarına sesleniyorum, bana ne sorduysanız yada söylediyseniz anında olmasa bile birkaç saat içinde dayanamayıp ağabeyime raporladım. Sakın benden nefret etmeyin, hepsi aranızı düzeltmek içindi, yerseniz tabi =)
Bu son cümlemden sonra korkmayın, her kız kardeş benim gibi değildir. Siz sadece doğal olun, onu sizi sevmesi için zorlamak yerine, kendiniz gibi davranın ve bir dost kazanmanın keyfine varın.
Yani kısacası sevgilinin kız kardeşi nimettir, kıymetini bilin.
Ps: Bu yazının 3. Paragrafı Nisan Alp’e ithaf edilmiştir =)
Herkese sevgiler, Z.
21 Ekim 2010 Perşembe
William Golding Sineklerin Tanrısı
Haydi biraz edebiyat.
Sir unvanlı, Nobel ödüllü William Golding ‘i bilir misiniz? Hayır mı ? O halde bence çok şey kaçırıyorsunuz demektir. Üniversitede son senemizde postmodern roman dersinde okuduğumuz Sineklerin Tanrısı ( The Lord of the Flies) , kendisinin en ünlü romanıdır ve kesinlikle beni benden almıştır. Peki neden ?
Sir unvanlı, Nobel ödüllü William Golding ‘i bilir misiniz? Hayır mı ? O halde bence çok şey kaçırıyorsunuz demektir. Üniversitede son senemizde postmodern roman dersinde okuduğumuz Sineklerin Tanrısı ( The Lord of the Flies) , kendisinin en ünlü romanıdır ve kesinlikle beni benden almıştır. Peki neden ?
Herkes çocukları içlerinde hep iyiliği barındıran, saf ve masum varlıklar olarak görür. Fakat William Golding kitabında bunun böyle olmadığını, her canlının özünde şiddeti barındırdığını, otoritenin bu şiddeti bastırdığını fakat otorite ortadan kalktığı zaman çocuklar dahil, herkesin vahşileştiğini, şiddete eğiliminin arttığını iddaa ediyor. Hatta öyle ki kitabında bunu birebir yaşamamızı sağlıyor.
Gerçektende öyle değil midir ? Aslında belki hapse atılma korkunuzdan, belki de Tanrı ’ya olan inancınız ve korkunuz yüzünden hırsızlık yapmıyor, yada sizi deli eden patronunuza sırf işten atılmamak için küfür edemiyorsunuz. Sokakta sizi taciz eden o adamı içinizden öldürmek geliyor ama belki kanunlardan korkuyorsunuz.
Peki daha basit düşünelim. Küçüksünüz ve arkadaşınız sizi çok kızdırdı. Saçını çekmek istiyorsunuz ama anneniz kızacak diye hiçbir şey yapamıyorsunuz. Peki etrafınızda Tanrı, anne-baba, devlet yada kanun gibi otoriteler olmasa hala bu kadar düzgün kalabilir miydiniz? Tabiki hayır , çünkü William Golding ’e göre hepimizin doğasında şiddete eğilim var. Buradan yola çıkan yazarımız kitabında yaşları 7 ile 15 arası değişen ve II. Dünya savasının sürdüğü İngiltere’de yaşayan çocukları, savaştan kaçmaları için bir uçağa bindiriyor, o uçak ıssız bir adaya düşüyor ve zaten II. Dünya Savaşından dolayı Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmiş çocuklar, birde devlet, kanun ve anne- baba otoritesinden de kurtulunca kendi içlerine dönüp, doğaları gereği şiddete başvuruyorlar. Hem de ne şiddete. İş birbirlerini öldürmeye kadar varıyor.
Gerçektende öyle değil midir ? Aslında belki hapse atılma korkunuzdan, belki de Tanrı ’ya olan inancınız ve korkunuz yüzünden hırsızlık yapmıyor, yada sizi deli eden patronunuza sırf işten atılmamak için küfür edemiyorsunuz. Sokakta sizi taciz eden o adamı içinizden öldürmek geliyor ama belki kanunlardan korkuyorsunuz.
Peki daha basit düşünelim. Küçüksünüz ve arkadaşınız sizi çok kızdırdı. Saçını çekmek istiyorsunuz ama anneniz kızacak diye hiçbir şey yapamıyorsunuz. Peki etrafınızda Tanrı, anne-baba, devlet yada kanun gibi otoriteler olmasa hala bu kadar düzgün kalabilir miydiniz? Tabiki hayır , çünkü William Golding ’e göre hepimizin doğasında şiddete eğilim var. Buradan yola çıkan yazarımız kitabında yaşları 7 ile 15 arası değişen ve II. Dünya savasının sürdüğü İngiltere’de yaşayan çocukları, savaştan kaçmaları için bir uçağa bindiriyor, o uçak ıssız bir adaya düşüyor ve zaten II. Dünya Savaşından dolayı Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmiş çocuklar, birde devlet, kanun ve anne- baba otoritesinden de kurtulunca kendi içlerine dönüp, doğaları gereği şiddete başvuruyorlar. Hem de ne şiddete. İş birbirlerini öldürmeye kadar varıyor.
Kitapta kendi masum benliklerinden sıyrılıp, içlerinde ki şiddete yönelme eğilimini yazar bize mükemmel bir şekilde veriyor. Örneğin; Roger karakteri adaya ilk düştüklerinde hala üzerinde bir otorite korkusu olduğu için sahilde küçük çocukların yanlarına , önlerine yada arkalarına küçük çakıl taşları atarken, ilerleyen bölümlerde tamamen otoritenin varlığını üzerinden atıp, artık taşları çocukların direk üstüne atıyor , hatta kitabın sonlarına doğru adanın tepesinden koca bir kayayı başka bir çocuğun üstüne atarak onun ölümüne neden oluyor.Ve bundan zerre kadar pişmanlik duymuyor.Çünkü artık onu sınırlayan bir otorite yok ve her insanın içinde doğuştan varolan şiddet eğilimi onu sarıp sarmalamış.Normal hayatta annesinden dayak yeme korkusu olduğu için asla cesaret edemeyeceği bu hareketi gözünü kırpmadan yapıyor ve bence William Golding bu örneği kitap boyunca harika tasarlıyor. Kitabın sonunda, adaya çocukları kurtarmaya gelen bir asker , çocuklardan birine ismini sorunca, çocugun adını unutması ve cevap verememesi, tamamen çocukların kendi benliklerinden uzaklaşmaları ile alakalı ve bence bu da yazar tarafından düşünülmüş harika bir son
Dediğim gibi roman gerçekten çok etkileyici. İçerisinde incelenecek o kadar fazla konu var ki , sınıf arkadaşlarımla tam 8 saat bu romana çalışmıştık, hatırlıyorum.Hatta ders çalışırken Ceren’in annesi bir süreliğine dışarı çıkmıştı ve Ceren bir süre sonra bir olaydan dolayı sinirlenip yastığı yere fırlatmıştı =) Biz de Nihal’le bu olaya çok gülmüş, Cerenin otoriteden kurtulduğu için içerisinde ki şiddet eğiliminin ortaya çıktığını söylemiştik=)
Şimdi aklıma geldi de , ne güzeldi hepberaber ders çalışmak yahu.. Özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi, neyse... Kitaba dönecek olursak sevgili okur, bence hepimizin içerisinde bir yerlerde şiddet eğilimi olduğu gerçeğiyle çok acı bir biçimde yüzleşmemizi sağlayan bu romanı mutlaka okuyun. Yok ben kitap okumayı sevmiyorum mu diyorsunuz ? O halde filmi var onu izleyin, tembellik yapmayın=)
Herkese Sevgiler,Z.
Dediğim gibi roman gerçekten çok etkileyici. İçerisinde incelenecek o kadar fazla konu var ki , sınıf arkadaşlarımla tam 8 saat bu romana çalışmıştık, hatırlıyorum.Hatta ders çalışırken Ceren’in annesi bir süreliğine dışarı çıkmıştı ve Ceren bir süre sonra bir olaydan dolayı sinirlenip yastığı yere fırlatmıştı =) Biz de Nihal’le bu olaya çok gülmüş, Cerenin otoriteden kurtulduğu için içerisinde ki şiddet eğiliminin ortaya çıktığını söylemiştik=)
Şimdi aklıma geldi de , ne güzeldi hepberaber ders çalışmak yahu.. Özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi, neyse... Kitaba dönecek olursak sevgili okur, bence hepimizin içerisinde bir yerlerde şiddet eğilimi olduğu gerçeğiyle çok acı bir biçimde yüzleşmemizi sağlayan bu romanı mutlaka okuyun. Yok ben kitap okumayı sevmiyorum mu diyorsunuz ? O halde filmi var onu izleyin, tembellik yapmayın=)
Herkese Sevgiler,Z.
20 Ekim 2010 Çarşamba
Günlük Tutmak
Herkese yine, yeniden merhaba ,
Bu blog git gide edebiyattan uzaklaşıyor farkındayım ama kendi kendime şöyle bir karar aldım, edebiyatın yanında birazda günlük olaylardan bahsedebileceğim yazılarda yayınlayacağım bu blogda. Böylesi daha iyi olacak sanırım.Farklı konulardan bahsetmek daha eğlenceli olabiliyor , oyuzden buyurun yeni yazım=)
Hiç küçükken günlük tuttunuz mu ?
Hiç küçükken günlük tuttunuz mu ?
Hani sayfalarında ortaokul aşkınızı anlattığınız, tartıştığınız çocukluk arkadaşınızı çekiştirdiğiniz, annenizden sakladığınız okul kırma maceralarından bahsettiğiniz,tamamen sizi anlatan bir günlük.
Sizi bilmem ama ben tuttum. Pişman mıyım? Bazen evet , bazen ise kesinlikle hayır.
Bazen pişmanım çünkü mutlaka o günlüğü bulan ve kendine engel olamayıp okuyan amcalar, teyzeler, dayılar ve hatta anneler babalar olabiliyor etrafta. Eee nerde kaldı benim özelim? Üstelik o yaşlarda o kadar saf ve ezik olabiliyorsunuz ki, alın size dalga konusu. Türkçenizle ayrı dalga geçiliyor, çizdiğiniz kalplerle ayrı :=)
Ben şahsen sevgılı dayım tarafından bu tarz rezil dalga geçme olaylarına cok fazla maruz kaldım o nedenle bize geldiği zaman garip garip yerlere saklardım günlüğümü. Yatağınızın altı yada kıyafetlerinizin arası çok klasik çözümler , siz benim gibi ayakkabı kutularının içine saklayın derim , orası ideal çözüm =)
Artık 23 yasında bir koca kazık olduğum için bu tarz dalga geçmeleri çok fazla takmıyorum o nedenle evet itiraf ediyorum iki adet günlüğüm dolabımın içindeki ayakkabı kutusunda duruyor. Anne biliyorum çok okumak istiyordun. Artık ben işteyken, yerini de öğrendin, okuyabilirsin =)
Pekiii güzelmidir günlük tutmak? Evet ise ,neden?
Güzeldir çünkü herşeyden önce insanın bence hayatını şöyle bir gözden geçirmesine neden olur. Geçmişte yaptığınız fakat unuttuğunuz hataları gözünüze gözünüze sokar, yada insanlarla neler paylaştığınızı anımsamanıza ve onların aslında sızın için ne kadar değerli olduklarını bir kez daha anlamanıza yardımcı olur. Ya da zamanında size büyük bir kazık atan ancak şuan hala görüştüğünüz arkadaşınızın aslında ne kadar fesat olduğunu anlarsınız. O zamanlar küçüktünüz tabi yaptığı şey size garip gelmemişti ama birde şimdiki aklınızla okuyun bakalım o kadar kolay affedebilecek misiniz? Küçükken sizi satan adam büyüyünce o gelişen beyniyle hayli hayli satar benden söylemesi J
Birde günlüklerin bir diğer güzel yanı ne kadar değiştiğinizi gormeniz. Okudukça görürsünüz ki sız artık o eski saf kız değilsiniz. 39 uncu sayfada yazmışsınız ya hanı benim için önce erkek arkadaşım gelir diye , o artık yalandır işte.Cunku sızın için önce aileniz geliyordur . Yada 58’inci sayfada yazdığınız gibi artık sadece evlenip çocuk yapmak değil , iyi bir avukat olmak istiyorsunuzdur. Kısacası günlükleriniz sadece birer defter degıl aslında sızın gecmişte ne olduğunuz, şimdi ile geçmiş arasında neler yaşadığınız,bu yaşadıklarınızdan ne kadar etkilendiğiniz, aslında ne kadar değiştiğiniz , kısacası sizinle ilgili herşeydir.
Son olarak günlük tutmanın en güzel yanı bence size inanılmaz bir anı kalmasıdır. Okudukça geçmişte yaşadığınız ve kağıda aktardığınız anları resmen bir kez daha yaşarsınız, o sayfada yazdığınız anınız komik ise güler, hüzünlü ise dalıp gidersiniz ama en çok da o zamanlar dertlerinizin ne kadar komik olduğunu görüp kocaman bir kahkaha atarsınız. Bugün ortaokulda yazdığım günlüğümü elime aldığımda ilk sayfada yazan şu cümle öyle bir kahkaha atmama neden oldu işte=) “ Bugün Gözde, Duygu ve Pelin ip atladık ama Gözde saçındaki tokayı aldım diye bana küstü oyunu yarıda bıraktı, çok üzüldüm. “ diye yazmışım.Ahh ne kadar büyük bir sorun=)
Gözde benim en yakın arkadaşım ve inanın şuan çok daha farklı dertlerimiz var =) Birkaç sayfa sonra yazdığım şu cümle de aynı kahkahayı atmama neden oldu. “Hasan bugun yanıma gelip benimle konuştu, çok mutluyum.” Ne kadar safça yazılmış bir cümle..Şimdi hiçbir erkek sırf benimle konuştu diye bu kadar sevineceğimi sanmıyorum.
Kısacası günlük tutmak gerçekten eğlenceli ve özellikle ilerisi için kahkaha garantili =) Oyuzden bence şimdi köşedeki kırtasiyeye gidin, o defterlerden bir adet alın ve ucundan kıyısından bir günlük tutun, illa her gününüzü yazmanıza gerek yok , arada bir de yazsanız yeter. Emin olun 40 yasına geldiğinizde çocukluk arkadaşınızla daha 7 yasındayken niye kavga ettiğinizi okumak yada 15 yasında ki aşkınızla ilgili hissettiklerinizi hatırlamak çok hoşunuza gidecek.
Kısacası günlük tutmak gerçekten eğlenceli ve özellikle ilerisi için kahkaha garantili =) Oyuzden bence şimdi köşedeki kırtasiyeye gidin, o defterlerden bir adet alın ve ucundan kıyısından bir günlük tutun, illa her gününüzü yazmanıza gerek yok , arada bir de yazsanız yeter. Emin olun 40 yasına geldiğinizde çocukluk arkadaşınızla daha 7 yasındayken niye kavga ettiğinizi okumak yada 15 yasında ki aşkınızla ilgili hissettiklerinizi hatırlamak çok hoşunuza gidecek.
Sevgiler, Z.
2 Ekim 2010 Cumartesi
Rakı Sofrası, Bir Cümle ve Bir Karar
Uzunca bir aradan sonra , herkese merhaba:) Üç yazı yazdı kaçtı gitti diyenlere duyurulur, Evet ben bir iş buldum fakat şirketimin öyle yoğun bir haftasına denk geldim ki , bazen hafta içi 20.30 da yattım uyudum , bazen de yemek yemeye fırsat bulamadım.Arkadaşlarımla görüşemedim hepsini çok özledim ve son olarak da bu blogu baya bir boşladım fakat telaş yapmayın işte geldim buradayım=)
Bugün edebiyat yok , öyle bir beklentiyle bu yazıyı okumaya başlayanlar hayalkırıklığına uğrayabilir çünkü bugün burada bambaşka bir olaydan bahsedeceğim size.
Biz bugün küçük bir kuzen günü yaptık,rakı balık sofrası kurduk, sazlar sözler, bol kahkaha derken, ismi Handan olan kuzenim geçenlerde “Handan” diye bir kitap aldığını söyledi. Aaa! dedim heyecanla , sonra da ekledim: “Acaba Zeynep diye bir kitap var mıdır ?”
Ben gülerek beni dalgaya alacaklarını düşünürken, kuzenimden hiç ummadığım ciddiyette bir cevap geldi.
“Zeynep diye bir kitap yazılmasını bekleme , öyle bir hayat yaşa ki , adına kitap yazılsın.”
Evet sevgili okur aynen böyle söyledi ve diğer kuzenler “vay be, ne laf etti” çığlıkları eşliğinde gülüp kadehleri tokuştururlarken ben derin düşüncelere daldım=) Ne kadar doğru ve aslında bir o kadar da acı bir laf. Rakı sofrasında belki de öylesine edilmiş bir laf ama beni gerçekten çok etkiledi, hatta kendimi az da olsa berbat hissettirdi. Gerçekten düşünmeye başladım “Ne yaşıyorum ki ben? “ diye. Evet, lisede okul birincisiydim, çok iyi bir üniversitede okudum, sosyal sorumlulukla ilgili derneklere üyeyim, harika bir ailem , taptığım dostlarım var ama başka? Bunlar insanın adına bir kitap yazılması için yeterli şeyler değil elbette. Kuzenim bu lafı söylediği anda aklıma rahmetlı Türkan Saylan geldı, gecen haftalarda onun adına yazılmıs ve hayatını anlatan “Türkan” adlı kitabı okumuştum ve kendisine olan hayranlığım bır kat daha artmıştı. O adına kitap hatta kitaplar yazılmasını sonuna kadar hak eden bır kadın fakat ben ?
Şuan bunu okuyan arkadaşlarım ailem “Yapma Zeynep kendini bu kadar da aşağılama.” diyor biliyorum ve hatta eminim. Çünkü onlarda biliyor ki ben daha 23 yaşındayım ve aslında hayatın sadece ingilizce bilmek , iyi bir aileye sahip olmak, yakışıklı bir sevgilinin olması yada iyi bir şirkette çalışmak olmadığının farkındayım fakat bugün kuzenimin ettiği laf daha da bir farkındalık yarattı bende. Evet Türkan Saylan gibi milyonları iyileştiremem belki ama illaki bu hayatta beni de önemli kılacak bir şeyler vardır yapabileceğim. Bu aralar buna kafayı taktım ve bir karar aldım.
Maddi durumu gerçekten kötü olan fakat akıllı ve çalışkan öğrencilere “ingilizce öğretmeni” kimliğimi kullanarak ders vereceğim.
Kısacası sevgili okur , gece yatağıma yattığımda gerçekten o gün bir insanın hayatına dokunduğumu bilmek bana güç verecek, en azından hayatı sadece kendim için bencilce değil, paylaşarak başkalarıyla da yaşayacağım ve tüm kalbimle inanıyorum, bu bana inanılmaz bir huzur katacak.Biliyorum ki, Türkan Saylan’ da önce tek bir kız çocuğunu okutarak ÇYDD ‘yi kurdu ve sonuç ortada. Belki bende önce bir öğrenciyle başlarım sonra gönüllü üniversite öğrencilerinden destek alıp bu sayıyı 10 lara 100 lere ve hatta 1000 lere taşırım. Size bir şey söyleyeyim mi ? Ben bu istek, heves ve vicdanla her şeyi yaparım =) Yani bundan böyle benimde bu hayatta şimdilik küçük ama belki de ilerde büyüyecek bir amacım var. Kim bilir belki bir gün raflarda “Zeynep” diye bir kitap görürsünüz , bilin ki o Zeynep bu Zeynep’tir J
Not : Bu yazı hem sizi de birazcık düşünmeye itmek , hem de etrafınızda böyle maddi durumu yerinde olmayan ve dil öğrenmek isteyen çocuklar varsa benimle iletişime geçmelerini sağlamanız için yazılmıştır. Birde rakı içmek günah derler , bakın nasıl hayırlara vesile oldu =)
Hepinize kucak dolusu sevgiler, Z.
8 Eylül 2010 Çarşamba
Shirley Jackson & Piyango
İnsanlar geleneklerine nasıl bağlılardır değil mi? O kadar ki; sorgulamadan, üzerinde düşünmeden bir olayı sırf geçmişten gelen bir gelenek diye kabul ederiz, uygularız ve hatta uygulamamayı aklımızın ucundan bile geçirmeyiz.
Örneğin; basit bir örnek olacak belki ama nikah davetiyeleri yada nikah şekerleri. Günümüz 2010’unda düğününüze gelen kaç kişi sizce o davetiyeleri saklıyordur? Bence düğün bittiği an o davetiyeler çöptedir.Ama biz gelenek diye illa bastırırız o davetiyeleri, oysa düğünden herkesin haberi vardır ve her misafir illaki aranmıştır.
Peki ya nikah şekerlerine ne demeli? Genellikle istiridye içine inci koyma suretiyle hazırlanan bu şekerler! de genelde düğünden sonraki birkaç hafta saklanır, daha sonra “amaaan toz yuvası” denilerek çöpe atılır.
İstiridyeli nikah şekeri dağıtacağına ya gerçekten yaratıcı ol insanlar evinde saklayabilsin yada eti browni dağıt birer tane, insanlar yiyebilsin =)
Örneğin; basit bir örnek olacak belki ama nikah davetiyeleri yada nikah şekerleri. Günümüz 2010’unda düğününüze gelen kaç kişi sizce o davetiyeleri saklıyordur? Bence düğün bittiği an o davetiyeler çöptedir.Ama biz gelenek diye illa bastırırız o davetiyeleri, oysa düğünden herkesin haberi vardır ve her misafir illaki aranmıştır.
Peki ya nikah şekerlerine ne demeli? Genellikle istiridye içine inci koyma suretiyle hazırlanan bu şekerler! de genelde düğünden sonraki birkaç hafta saklanır, daha sonra “amaaan toz yuvası” denilerek çöpe atılır.
İstiridyeli nikah şekeri dağıtacağına ya gerçekten yaratıcı ol insanlar evinde saklayabilsin yada eti browni dağıt birer tane, insanlar yiyebilsin =)
En ama en çok sinirlendiğim ve komik bulduğum gelenek ise evlenen kızlara bekaretinin korunduğunu gösteren kırmızı kurdele takma olayı. Bir kere o kurdeleyi takan kıza buradan sesleniyorum:
”Çok mu meraklısın herkesin bunu öğrenmesine? Bunun facebookta statune ben bakireyim yazmanla ne farkı var ? Ayrıca şöyle bir durumda var, biz nereden bileceğiz doğru olup olmadığını ?”
Kısacası hepimiz geleneklerimizi körü körüne kabul ediyoruz ve sorgulamıyoruz bile, istedikleri kadar saçma yada gereksiz olsunlar… İşte bugün sizlerle paylaşacağım kısa öykü tam da bu konuyla ilgili ama çok daha çarpıcı bir şekilde ele alınmış.Aslında sadece insanların geleneklerine nasıl körü körüne bağlandıklarını değil aynı zamanda insanların nasıl hayatın akışına karşı duyarsız ve boş olduklarının da altını çizen bir öykü
![]() |
| Shirley Jackson |
Amerikalı yazar Shirley Jackson tarafından yazılmış ve Amerika da yayınlandıgı 1948 yılında tabiri caizse edebiyat dünyasına bomba gibi düşmüş bu kısa öykünün adı The Lottery ( Piyango). Yayınlandığı tarihten beri öykünün sıradan başlangıcı insanları öyle bir sona götürüyor ki , en son cümleye gelene kadar tam olarak ne olduğunu kavrayamıyorsunuz ve son cümle yüzünüze bir tokat gibi iniyor. Burada hikayede geçen olayı anlatmak yerine hikayenin tamamını paylaşmamın daha uygun olacağını düşünüyorum çünkü ancak ozaman bu öykünün tadına ve farkına varabilirsiniz.
Son olarak bu kısmı öyküyü bitirdikten sonra okumanız tavsiye edilir çünkü bu paragraf küçük bir analiz niteliği taşır.Yani vakit ayırıp ve merak edip aşağıda linkini verdiğim öyküyü okuyanlara sesleniyorum bu paragrafta :)
Eyy sevgili edebiyat severler; öyküde yaşlı olarak betimlenen insanlar aslında gerçek hayattaki büyüklere ( siyasetçilere, politikacılara ve başımızda bulunan başbakanlara ) birer gönderme.
Bu göndermeyle yazar, bu kişilerin bizleri nasıl düşünmeyen, ne verilirse onu alan koyunlara çevirdiklerini, insanın aklının alamayacağı saçmalıkları bile hiç düşünmeden sorgulamadan sırf onlar istiyor diye yada geçmişten beri böyle yapılıyor diye kabul etmemizi ve son olarak bunların korkunç sonuçlarını nasıl çarpıcı şekilde vurguluyor değil mi?
Özellikle de çocuklar nasıl pıyango dan önce taş toplarken okullarından bahsederek sanki o günün diğerlerinden bir farkı yokmuş gibi davranabiliyorlar.Öyküde insanlar sorgulamamanın sonucunda nasıl da vahşet dolu bir olayı normal bir olay gibi karşılayabiliyorlar.
Bu göndermeyle yazar, bu kişilerin bizleri nasıl düşünmeyen, ne verilirse onu alan koyunlara çevirdiklerini, insanın aklının alamayacağı saçmalıkları bile hiç düşünmeden sorgulamadan sırf onlar istiyor diye yada geçmişten beri böyle yapılıyor diye kabul etmemizi ve son olarak bunların korkunç sonuçlarını nasıl çarpıcı şekilde vurguluyor değil mi?
Özellikle de çocuklar nasıl pıyango dan önce taş toplarken okullarından bahsederek sanki o günün diğerlerinden bir farkı yokmuş gibi davranabiliyorlar.Öyküde insanlar sorgulamamanın sonucunda nasıl da vahşet dolu bir olayı normal bir olay gibi karşılayabiliyorlar.
Gerçekten bunun üzerine söylenebilecek çok fazla şey var ama ben Shirley Jackson’ın bu öyküyle demek istediği şeyin altını kalın bir çizgiyle çekip gidiyorum :)
LÜTFEN DÜŞÜNÜN VE SORGULAYIN ! Körü körüne hiçbir şeye inanmayın ! ha birde, tamam istiyorsanız nikah şekeri yaptırın ama ne olur o kurdeleyi takmayın :)
Herkese iyi bayramlar ve sevgiler ;
Z.
Bu adresten öyküye ulaşabilirsiniz .
http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/09/piyango-shirley-jackson-evegemen-imre.html
3 Eylül 2010 Cuma
Samuel Beckett & Godot 'u Beklerken..
Herkese tekrar merhaba ;
Bugün varolamayan izleyicilerime değil, üye olan tam 10 izleyicime ve bir okadar da üye olmayan ama takip ettiğini bildiğim yaklasık 15 kadar izleyicim icin yazıyorum :) Öncelikle herkese güzel yorumları için tesekkur edıyorum cunku bu yorumlar beni gercekten cok mutlu etti. Yalnız blog konusunda ustalasmıs bir arkadasım bana kendimi sadece ingiliz edebiyatıyla sınırlandırmamamı, türk edebiyatıyla ilgili yada bazen farklı konularla da ilgili yazmamın benim için daha iyi olabileceğini söyledi.
Şöyle bir düşündüm evet haklı olabilir , bu nedenle aralarda farklı bir tat olsun diye degısık konularda yazılarda bulabılırsınız blogumda , oyuzden aslında ,o dun defolun dedıgım okuyucular icin biraz pişmanlık duymuyor degılım :) O anda bir hırsla agzımdan cıktı, cok sınırlenmıstım ,ne yapayım :) Aman canım bız bıze yeterız dıyerek bu konuyu kapatıyorum ve baslıkta ki konuya gecıyorum.
Acaba kacınız bu başlığa aşina , Samuel Beckett'ı tanıyor yada Godot'u beklerken ( Waiting for Godot) adlı eseri okudu? Bence pek çoğunuz okumadı , işte bu noktada ben devreye giriyorum ve sızı artık bu utanctan kurtarıyorum:) Yarın obur gun kim 500 mılyar ıster e katılırsanız ve bununla ılgılı bır soru cıkarsa gonul rahatlıgıyla cevap verebılirsiniz yada kız arkadasınız Godot'u Beklerken adlı oyuna gıdelım dedıgınde aa dur ben sana gıtmeden bır analızını yapıyım dıye hava atabılırsınız. Hayır yani ,ben size daha ne yapayım ? :)
Pekii kimdir bu garip isimli oyunu yazmıs Samuel Beckett? 1900'lu yılların baslarında dogmus aslen İrlandalı olan nobel ödüllü bir yazar, sair, elestirmen ve oyun yazarı. Absürd tiyatronun en önemli temsilcilerinden. Onun adına yazılıcak pek cok bilgi var ama benım amacım burda derınlemesıne Samuel Beckett'ı tanıtmak degıl cunku ozaman bu blog sıkıcı bır hal alabılır. Ben sadece kısa bılgılerle bu yazarları tanıtıp, sızın ılgınızı bunların uzerıne cekmeye calısacagım, eger ılgınızı cekerse zaten sız kendınız arastırırsınız. Herseyıde yazardan ( ki bu ben oluyorum ! :D ) beklememek lazım.
Sevgıler , Z.
Bugün varolamayan izleyicilerime değil, üye olan tam 10 izleyicime ve bir okadar da üye olmayan ama takip ettiğini bildiğim yaklasık 15 kadar izleyicim icin yazıyorum :) Öncelikle herkese güzel yorumları için tesekkur edıyorum cunku bu yorumlar beni gercekten cok mutlu etti. Yalnız blog konusunda ustalasmıs bir arkadasım bana kendimi sadece ingiliz edebiyatıyla sınırlandırmamamı, türk edebiyatıyla ilgili yada bazen farklı konularla da ilgili yazmamın benim için daha iyi olabileceğini söyledi.
Şöyle bir düşündüm evet haklı olabilir , bu nedenle aralarda farklı bir tat olsun diye degısık konularda yazılarda bulabılırsınız blogumda , oyuzden aslında ,o dun defolun dedıgım okuyucular icin biraz pişmanlık duymuyor degılım :) O anda bir hırsla agzımdan cıktı, cok sınırlenmıstım ,ne yapayım :) Aman canım bız bıze yeterız dıyerek bu konuyu kapatıyorum ve baslıkta ki konuya gecıyorum.
Acaba kacınız bu başlığa aşina , Samuel Beckett'ı tanıyor yada Godot'u beklerken ( Waiting for Godot) adlı eseri okudu? Bence pek çoğunuz okumadı , işte bu noktada ben devreye giriyorum ve sızı artık bu utanctan kurtarıyorum:) Yarın obur gun kim 500 mılyar ıster e katılırsanız ve bununla ılgılı bır soru cıkarsa gonul rahatlıgıyla cevap verebılirsiniz yada kız arkadasınız Godot'u Beklerken adlı oyuna gıdelım dedıgınde aa dur ben sana gıtmeden bır analızını yapıyım dıye hava atabılırsınız. Hayır yani ,ben size daha ne yapayım ? :)
Pekii kimdir bu garip isimli oyunu yazmıs Samuel Beckett? 1900'lu yılların baslarında dogmus aslen İrlandalı olan nobel ödüllü bir yazar, sair, elestirmen ve oyun yazarı. Absürd tiyatronun en önemli temsilcilerinden. Onun adına yazılıcak pek cok bilgi var ama benım amacım burda derınlemesıne Samuel Beckett'ı tanıtmak degıl cunku ozaman bu blog sıkıcı bır hal alabılır. Ben sadece kısa bılgılerle bu yazarları tanıtıp, sızın ılgınızı bunların uzerıne cekmeye calısacagım, eger ılgınızı cekerse zaten sız kendınız arastırırsınız. Herseyıde yazardan ( ki bu ben oluyorum ! :D ) beklememek lazım.
![]() |
| Samuel Beckett |
Beckett'ın az cok kim oldugunu anladık peki Godot' u beklerken nasıl bir oyundur , ne anlatır , Godot nedir, bir araba markası falan olabılır mı ?
Godot aslında hiç var olmayan biridir. Bu oyun 1949 da yani ikinci dünya savaşı sonrası yazılmıstır ve Türkiye de ilk olarak 1963 yılında sahnelenmiştir. Genellikle I. ve II. Dünya savaşları her ülkenin edebiyatını etkilemiştir ve bu oyunda II. dunya savasının sonuclarından etkılenılerek yazılmıs bır oyundur. II. dunya savası sonrası ınsanların Tanrıya olan ınancları azalmıs ( cunku tum bu vahsetın ve savas sonrası cıkan fakırlıgın eger Tanrı ıstemeseydı olmayacagına ınanılıyordu ), evlerini, işlerini ve hatta ailelerini savaşta kaybeden insanlar artık kendilerini hiçbir şeye bağlı hissetmemeye başlamışlardı. Yalnız hepımız bılırız kı birşeye kendını bağlı hissetmek; Tanriya , bir eşe , cocuguna, cok sevdıgın mahallene yada işine vb. insana yasama sevıncı verır, diğer bir deyısle yasaması ıcın bir neden... Oyuzden Samuel Beckett'da savas sonrası bu kopmuslugu ,hiçliği farketmiş ve bunun üzerine bu oyunu yazmıstır.
Godot aslında hiç var olmayan biridir. Bu oyun 1949 da yani ikinci dünya savaşı sonrası yazılmıstır ve Türkiye de ilk olarak 1963 yılında sahnelenmiştir. Genellikle I. ve II. Dünya savaşları her ülkenin edebiyatını etkilemiştir ve bu oyunda II. dunya savasının sonuclarından etkılenılerek yazılmıs bır oyundur. II. dunya savası sonrası ınsanların Tanrıya olan ınancları azalmıs ( cunku tum bu vahsetın ve savas sonrası cıkan fakırlıgın eger Tanrı ıstemeseydı olmayacagına ınanılıyordu ), evlerini, işlerini ve hatta ailelerini savaşta kaybeden insanlar artık kendilerini hiçbir şeye bağlı hissetmemeye başlamışlardı. Yalnız hepımız bılırız kı birşeye kendını bağlı hissetmek; Tanriya , bir eşe , cocuguna, cok sevdıgın mahallene yada işine vb. insana yasama sevıncı verır, diğer bir deyısle yasaması ıcın bir neden... Oyuzden Samuel Beckett'da savas sonrası bu kopmuslugu ,hiçliği farketmiş ve bunun üzerine bu oyunu yazmıstır.
Oyundan bahsedince tam olarak nedemek istediğimi anlayacaksınız. Oyunda, sahnede, gene hiçliği sembolize etmek için sadece bir ağaç vardır ve Estragon ile Vladimir adlı iki adam.. Bu iki adam sürekli birbirine Godot nun ne zaman gelecegını sorarlar. Birisi artık bugun gelecegıne emın oldugunu, digeri ise kac gundur bekledıklerını ve artık gelmesı gerektıgını soyler.
Diyaloglar aynen bu sekılde devam ederken, sahneye elınde ucu Lucky adlı bır adamın boynuna baglı bir ip tutan Pozzo girer. Lucky boynunda kopeklere baglanan cınsten bır ıp olmasına ragmen Pozzo'nun esyalarını da tasımaktadır. Pozzo Lucky ı dover, ıter, asagılar , tıpkı bir kole gıbı davranır ve bu sırada Estragon ve Vladımır le sohbet eder. Buradaki dıyalogları burada anlatmam oldukca uzun surecegı ıcın bı zahmet alın da kendınız okuyun magazın gazetelerı okuyacagınıza dıyor ve gecıyorum :)
Oyunun sonunda bir haberci icerı gırer ve Vladımır le Estragon heyecan ıcınde sorar : "Godot Gelıyor mu ?" Habercinin cevabı ıse onları hayalkırıklıgına ugratır. Hayır Godot bu akşamda gelmeyecektır ama yarın gelıcegıne soz vermıstır. Oyun bu sekılde biter.
Diyaloglar aynen bu sekılde devam ederken, sahneye elınde ucu Lucky adlı bır adamın boynuna baglı bir ip tutan Pozzo girer. Lucky boynunda kopeklere baglanan cınsten bır ıp olmasına ragmen Pozzo'nun esyalarını da tasımaktadır. Pozzo Lucky ı dover, ıter, asagılar , tıpkı bir kole gıbı davranır ve bu sırada Estragon ve Vladımır le sohbet eder. Buradaki dıyalogları burada anlatmam oldukca uzun surecegı ıcın bı zahmet alın da kendınız okuyun magazın gazetelerı okuyacagınıza dıyor ve gecıyorum :)
Oyunun sonunda bir haberci icerı gırer ve Vladımır le Estragon heyecan ıcınde sorar : "Godot Gelıyor mu ?" Habercinin cevabı ıse onları hayalkırıklıgına ugratır. Hayır Godot bu akşamda gelmeyecektır ama yarın gelıcegıne soz vermıstır. Oyun bu sekılde biter.
![]() |
| Waiting for Godot - İngiltere Sahnesi |
Şimdi hepinizin nasıl yani oyun bitti mi? Eee ne alaka yeeeaa tarzı beni kızdıracak tarzda cümleler kurdugunuzu duyuyorum. Tabı bu sekılde anlatınca son derece sıkıcı , bır anlamı olmayan abuk bır oyun gıbı gelıyor size,ee burda "çok güzel hareketler bunlar" dan bahsetmıyoruz, sonunun sızı kahkahalarla guldurucegı falan yoktu tabıkı.Orada Yılmaz Erdogan soruyor ya oyunun ana fıkrı neydı arkadaslar dıye, cok dusunmeden hemen soyleyıverıyorsunuz oyunun ana fıkrını cunku sızı dusundurtmuyor zaten oyuzdende populer kulturde erıyıp gıdecek bır sure sonra o skecler. Marıfet bu oyunun ana fıkrını bulabılmekte, sızı gercekten dusunduren, sorgulatan, beynınızı calısmaya zorlayan bu oyunun ..
Aslında sayfalar dolusu ınceleme ve elestırı cıkabılıcekken ben analızımı kısa tutacağım cunku hıssedıyorum sadede gel dıyen bırılerı dolanıyor gene ortalıkta:) Bır kac satır once anlattıgım gıbı savas ınsanları bir hiçlik duygusuna ıtmıstır ve insanlar hiçbir yere yada hıcbır seye kendılerını aıt hıssetmemektedırler. Fakat bir yere ait olmama duygusu yada hayatta bir amacının olmadıgını bılmek ınsanı ıntıhara goturur. Bu yuzden Vladımır ve Estragon aslında kendı kafalarında Godot dıye bırını yaratmıslardır ve hayatlarının amacını bu adamın gelmesı olarak belırlemıslerdır. Godot gelene kadar yasamlarını surdurmek zorundadırlar ,Godot u beklemek onları hayata baglayan tek seydır. Ve Godot hiçbir zaman gelmez... Peki hiçbiriniz bana şu soruyu sormayacak mı ; neden Lucky boynunda iple Pozzo ya bagımlı olarak esır gıbı yasıyor ?
Cunku bu aslında onu mutlu edıyor , Lucky istese boynundan o ipi soker atar fakat ıstemıyor cunku ozaman hiçbir seye baglı olmayacak ve hayatta bır amacı da olmayacak. Pozzo ya baglı olmak onun tercıhı ve ıcten ıce bu onu memnun edıyor. Kımbılır belkı de Beckett bu karakterın adını Lucky ( şanslı ) koyarak aslında bir nev-i ironi yapmıstır.
Cunku bu aslında onu mutlu edıyor , Lucky istese boynundan o ipi soker atar fakat ıstemıyor cunku ozaman hiçbir seye baglı olmayacak ve hayatta bır amacı da olmayacak. Pozzo ya baglı olmak onun tercıhı ve ıcten ıce bu onu memnun edıyor. Kımbılır belkı de Beckett bu karakterın adını Lucky ( şanslı ) koyarak aslında bir nev-i ironi yapmıstır.
Aslında hepımızın hayatında bir Godot var ve bız ona turkce de UMUT dıyoruz :) Nasıl oyundakı karakterler Godot a baglanmıssa yasamak ıcın , bızde umutlarımıza baglanıyoruz. Çünkü ne demısler umutsuz yasanmaz..
ps: Bu oyunu okulda 20. yy Cagdas Ingılız Tıyatrosu adlı dersde gormustuk ve ben sınavından okul hayatımın ilk 100 unu almıstım. NE ? Gercekten cok fesatsınız ya , ılk konu olarak bunu secmemın 100 almamla tabıkı bır ılgısı yok :)Sevgıler , Z.
2 Eylül 2010 Perşembe
Neden Blog Actım :)
Öncelikle her nekadar suan bir izleyicim dahi olmasa da ; yine de ben açılışı kocaman bir merhabayla yapmak ıstıyorum :)
Şimdi bir sen eksiktin gibi sesler duyar gibiyim ama telaş yapmayın illa okuyun diye kimseyi zorlamayacağım. Ama biraz olsun edebiyata ilgi duyuyorsanız , yada özellikle ingiliz edebiyatını merak edıyorsanız, Shakespeare in adını cok duyduğunuz halde hakkında hiçbirşey bilmiyorsanız, bir romanı incelerken edebiyatçılar neye göre inceler hep merak etmişseniz, Jane Eyre i küçükken okumuş ve sadece bir genc kızın buyume evresı olarak algıladıysanız ama aslında derinlerinde ne için yazılmıs bir roman oldugunu bulamadıysanız, yada hala Alice Harikalar Diyarında'nın bir çocuk hikayesi oldugunu dusunuyorsanız ve belkide en önemlisi ingiliz edebiyatının sadece Shakespeare den olustuguna inanıyorsanız ozaman dogru yerdesınız. Cunku tum bu dusuncelerınız yanlıs ve dogrusu bu blog da olucak :)
Kısacası dıyorum kı; Henry Fielding'in, Samuel Beckett'ın, Geoffrey Chaucer'ın yada Bernard Shaw'un kim oldugunu bılmeyen avukatlar, öğretmenler, ressamlar yada mimarlar olmayın. Gelin hepberaber ingiliz edebiyatını keşfedelim :)
NOT: Evet itiraf edıyorum mezun oldum, iş arıyorum ve canım cok sıkılıyor oyuzden ılk basta sırf eglence olsun dıye actım bu blogu :) Yanı oyle aman cıddı seyler konusayım, ınsanlıga bır faydam olsun gıbı dertlerım olmadı. Hala da yok, ben kendi kendime yazıcam okumak isteyenlerin basımın ustunde yerı var :)
Sevgıler , Z.
Şimdi bir sen eksiktin gibi sesler duyar gibiyim ama telaş yapmayın illa okuyun diye kimseyi zorlamayacağım. Ama biraz olsun edebiyata ilgi duyuyorsanız , yada özellikle ingiliz edebiyatını merak edıyorsanız, Shakespeare in adını cok duyduğunuz halde hakkında hiçbirşey bilmiyorsanız, bir romanı incelerken edebiyatçılar neye göre inceler hep merak etmişseniz, Jane Eyre i küçükken okumuş ve sadece bir genc kızın buyume evresı olarak algıladıysanız ama aslında derinlerinde ne için yazılmıs bir roman oldugunu bulamadıysanız, yada hala Alice Harikalar Diyarında'nın bir çocuk hikayesi oldugunu dusunuyorsanız ve belkide en önemlisi ingiliz edebiyatının sadece Shakespeare den olustuguna inanıyorsanız ozaman dogru yerdesınız. Cunku tum bu dusuncelerınız yanlıs ve dogrusu bu blog da olucak :)
![]() |
| Bronte sisters |
Eminim ki burada yayınladıgım her incelemeyi okudugunuzda , aslında okudugunuz kitabı nekadar eksik anladıgınızı ve asıl dıkkat etmenız gereken noktaları nasıl onemsız gordugunuzu goruceksınız. Samuel Johnson yada Virgina Woolf gibi dünyanın en iyi yazarlarını tanımaya baslıcaksınız, Sheakspeare 'in oyunlarının insana nasıl hazlar verdıgını kesfedıceksınız yada kısa öykülerin aslında nekadar önemli eserler oldugunu ve onları incelerken nasıl keyıf alındıgını farkedıceksınız. Kısacası boş boş okumaktansa , anlayarak derinlemesine okumanın keyfine varıcaksınız.En azından ben böyle olmasını umuyorum :)
Örneğin; hepiniz eminmki Shakespeare'in oyunlarından birinde geçen " olmak yada olmamak, işte bütün mesele bu" sözünü duymuşsunuzdur ve belkide hepiniz bu sözün Hamlet'in ağzında hayat buldugunu da bılıyorsunuzdur , peki bu söz bu oyunda neden soylenmıs , aslında gercekte ne anlama gelıyor ve önemi ne hiç düşündünüz mü? Bana ne bundan diyen birkaç kişinin sesini duyar gibiyim, işte şuan bu blogun size göre olmadıgını anladınız, hoşçakalın :) Kesin siz bu sözü facebook ta statunuzde enazından bır kere paylasmıssınızdır da , ozaman rica edicem anlamını, önemini , kim tarafından , niye söylendiğini bilmediğiniz sözlerden uzak durun.Siz hala okumaya devam mı ediyorsunuz? Lütfen defolun :)Kısacası dıyorum kı; Henry Fielding'in, Samuel Beckett'ın, Geoffrey Chaucer'ın yada Bernard Shaw'un kim oldugunu bılmeyen avukatlar, öğretmenler, ressamlar yada mimarlar olmayın. Gelin hepberaber ingiliz edebiyatını keşfedelim :)
NOT: Evet itiraf edıyorum mezun oldum, iş arıyorum ve canım cok sıkılıyor oyuzden ılk basta sırf eglence olsun dıye actım bu blogu :) Yanı oyle aman cıddı seyler konusayım, ınsanlıga bır faydam olsun gıbı dertlerım olmadı. Hala da yok, ben kendi kendime yazıcam okumak isteyenlerin basımın ustunde yerı var :)
Sevgıler , Z.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











