22 Ocak 2013 Salı

En Güzel Dekorasyon Öğesi: KİTAP





Küçüklüğümden beri beni tanıyanlar bilir; kitaplara bayılırım. Öyle D&R'dan alınmış yeni kitaplara değil ama... Eskilere...

Sahaflarda satılan, sararmış yapraklı, missss gibi kokan eski kitaplara ölüp biterim.

Benim için içine not yazılmış ve sahaftan alınmış bir kitap dünyanın en güzel hediyesi olabilir.

Küçük bir kızken, babam sık sık bana kitap hediye ederdi. Hatta bir keresinde, beni soda getirmem için mutfağa yollamıştı. Buzdolabını açmamla o sıralar en çok istediğim kitabı görmem bir olmuştu. İşte bu kadar basitti beni mutlu etmek, çok çok mutlu olmuştum.

O günden beri de benim için kitap eşittir mutluluk demektir. Bir kitabı elime aldığımda hissettiğim hissi tarif etmem imkansız.

Bu nedenle ileride kendi evime geçtiğimde, evimin herhangi bir yerinde mutlaka içi tıka basa dolu bir kütüphanem olsun istiyorum. Evime geldiğimde daha çok mutlu olayım diye...

Aşağıdaki öneriler bence işe yarar nitelikte, siz ne dersiniz?







Merdivenli bir evi olanlar için:)










Bol kitaplı günler dilerim,
Z.

21 Ocak 2013 Pazartesi

MÜZİK: BİR ÖNERİ!



Eminim herkes Ella Fitzgerald'ın "At Last" şarkısını biliyordur.

Şahsen ben bayılırım!

Bugün masamda yeni bir albüm buldum. İma'nın "Smile" adlı albümü... Basında çalıştığım için genellikle yeni çıkan albümler bize dinlememiz için gönderiliyor fakat ben, eğer ilgimi çeken bir ismin albümü değilse bu albümlere pek şans vermiyorum. Bugün bu tavrımın ne kadar yanlış olduğunu anladım, orası ayrı...

Ima'nın albümünü de tam çekmeceme atıyordum ki bir şey beni dürttü ve albümün arka kapağını çevirdim. İlk sırada "At Last"ı görünce de haliyle hemen albümü dinlemeye başladım...

Ve Ima'nın sesine, albümdeki At Last ve What A Wonderful World  adlı klasiklerin cover'larına bayıldım!

Bu nedenle sizinle de paylaşmak istedim... Umarım en az benim kadar keyif alırsınız.

Ima- At Last

Ima- Smile / What A Wonderful World




Her türlü albüme karşı eğer varsa ön yargılarınızdan kurtulmanız dileğiyle,

Not: Bu çingene pembesi kulaklığımın markası Philips. Beğenenlere duyurulur...

Sevgiler!

8 Ocak 2013 Salı

Mehmet Barlas Hayattan Ne Öğrendi?


Herkese selam,

Zaman zaman burada Esquire dergisi için yapmış olduğum röportajları paylaşıyorum, biliyorsunuz. Bu kez sizi, "Hayattan Ne Öğrendim?" başlığıyla bir Mehmet Barlas röportajı bekliyor.Röportajı okumadan önce küçük bir not: Mehmet Barlas'la röportaj yaparken heyecanlanmamak mümkün değildi. Kendisi gerçekten önemli ve inanılmaz "dolu" bir isim. Karşısında oldukça heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Ama sonuç bence güzel oldu, bakalım siz beğenecek misiniz? 

Mehmet Barlas'ın oldukça renkli bir evi var.




MEHMET BARLAS
Gazeteci - Yazar, 70

Hayattan öğrendiğim ilk şey, tek bir kitabın insana çok şey katabileceğidir. Benim doğup büyüdüğüm ev, tıpkı bir kütüphaneyi andırırdı. Dokunmamamız gereken çok değerli kitaplardan tutun da aklınıza gelebilecek tüm klasiklere kadar… Annem de babam da sürekli kitap okurdu. Bu nedenle, henüz ilkokula giderken; Yahya Kemal’le, Yakup Kadri’yle tanışmış, eski Türk klasiklerini okumaya başlamıştım. Bu alışkanlığım, bana hayatım boyunca çok şey kattı.

Hayatta hiçbir şeyin, size gümüş tepsi içinde sunulmadığını öğrendim. Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda, çok parasız kaldım. O dönem, Cumhuriyet gazetesinde; hem yazı yazıyor hem gece sekreterliği yapıyor hem de dış haberler sayfasını hazırlıyordum. Ama kesinlikle para kazanamıyordum. O kadar ki, dolmuş parası için, annemin cüzdanından para çalardım. Fakat dediğim gibi, bir şeylere sahip olabilmek için; çalışmak, çok çalışmak gerekiyor.

“İsterseniz, televizyonda gerçekten çok önemli bir şey söyleyin; kravatınız, o sözden daha önemlidir.” demiş, ABD’li ünlü anchorman Walter Cronkite. Ben bu sözü, kendime hep ilke edindim.

Hayattan, sükûnetin de iş yaptığını öğrendim. Ben hep televizyona çıktığımda, bir yere misafirliğe gittiğimi farz ederim. Bir yere misafirliğe gittiğinizi düşünün; salonda otururken, karşınızdaki kişiye sesinizi yükseltip hakaret eder misiniz? İşte, televizyonculukta da aynı şey geçerli. İnsanlar aksini düşünse de, bağırıp çağırmak değil, asıl; sabır, saygı ve sükûnet reyting getirir.

İnsanları lüzumsuz yere kırmamak için, daha dikkatli olmayı öğrendim. Yaklaşık 20 yıl önce; o dönem filmlerde oynayan, çok güzel bir kadın sanatçımız, sahneye çıkıp şarkı söylemeye başlamıştı. Ben de bir yazımda, bu kadın için “Kendisi çok kilolu, elbisesi çok dar; hem sesi de güzel değil!” diye yazmıştım. İnanın, nasıl böyle bir cümle kurduğumu ben de bilmiyorum. Yazıda bahsettiğim sanatçımız, bana çok kırıldığını söylemişti. Bir kadını lüzumsuz yere kırmak, bana daha dikkatli olmayı öğretti.

Hayatın bana öğrettiği bir şey daha var; kimse her şeyi bilemez! Nitekim ben de, bu yaşa kadar, aslında ne kadar az şey bilip ne kadar çok şey yazmışım. Mesela şimdilerde, İlber Ortaylı ile birlikte yeni başladığım tarih programında bazen o kadar farklı konulara giriyoruz ki; içimden, “Vay be!” diyorum, “Ben aslında ne kadar az şey biliyormuşum…”

İnsanların, kişileri değil, fikirleri konuşmasının daha doğru olduğunu öğrendim.

Mutlu evliliğin sırrını, hayattan değil ama Mahir Kaynak’tan öğrendim. Bir keresinde bana, “Karımı delirtecek kelimenin hangisi olduğunu bilirim ama onu hiç kullanmam.” demişti. Bu, 44 yıllık evliliğim boyunca hep sadık kaldığım bir düşünce oldu.

İnsanın ailesinin, hayattaki en önemli şey olduğunu öğrendim. Bizim evde, bu bir kuraldır; yakın arkadaşlar, çok yakın akrabalar ve çekirdek aile ile bir iç kale kurulur. Eğer o iç kaleyi yeterince sağlam kurmuşsanız; dışarıdaki fırtınalar, içeriye sızmaz.

Çocuklara öğüt vermemek gerektiğini öğrendim. Winston Churchill’in bir lafı var; “Ben, öğrenmekten çok haz duyarım ama bana ders verilmesinden hiç hoşlanmam.” der. Çocuklar, bir şekilde öğreniyor; ama onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyince, işin tadı kaçıyor.

Siyasal krizlerin, dostlarınızı seçme konusunda size yardımcı olduğunu öğrendim. Normal dönemde daima yanınızda olan insanlar, bir bakıyorsunuz yok oluyor. Fazlalıkları eleme anlamında, siyasal krizler iyidir.

Hayatta, haksızlıklarla da yaşanılabileceğini öğrendim. 12 Mart döneminde gazeteden kovulduğumda, çocuğumu okula gönderecek param yoktu. Dolayısıyla, haksız yere, birilerinin talimatıyla kovulduğum için çok öfkelenmiştim. Ama yapacak bir şey yoktu; bu, haksızlıkla ilk kez tanışmamdı.

Bazen insanın, ön yargılı olması gerektiğini öğrendim. Çünkü önyargılı olduğunuzda, karşınızdaki insana, ilk başta biraz mesafeli yaklaşırsınız. Oysa ben, karşımdakine hemen açılırım. Bu huyum yüzünden, sonradan pişman olduğum çok olmuştur.

Hayatta, bütün ilişkilerin iki yönlü olduğunu öğrendim. Vermeden alamazsın. Bu, sevgi konusunda da böyle.

Kemal Tahir, babam için şöyle demişti: “O, ahlaksızlara değil, aptallara daha çok kızar.” Ben de babama çekmişim; aptal insanlara çok kızıyorum.


Not: Bu röportaj tarafımdan, Esquire Dergisi için yapılmıştır.
Fotoğraflar: Uluç Özcü 

26 Aralık 2012 Çarşamba

Kazanan Belli Oldu!

Herkese selam,

Sephora Auto Bronzer Yüz Jeli'nin ve Sephora'dan gelecek bir diğer sürprizin sahibi belli oldu! Yorum bırakan 9'uncu kişi yani "undenied" kazandı! 

Kendisinden elayza@windowslive.com adresine iletişim bilgilerini göndermesini rica ediyorum. Kendisine bu ürünle birlikte, bir de Sephora marka lipstick hediye edilecek...Umarım beğenir :) 

Başka bir hediye çekilişinde görüşmek üzere,
Sevgiler... 





25 Aralık 2012 Salı

İKİ ARKADAŞ

İki küçük arkadaştılar.

Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Birbirlerine "kardes" derlerdi, siz düşünün ilişkilerinin derecesini...

Birlikte lastik atladılar, barbie oynadılar.

Tatillere gittiler, yaz kış hiç ayrılmadılar.

En gizli sırlarını birbirleriyle paylaştılar, insanlar nereden tanısıyorsunuz dediklerinde aralarındaki ilişkiyi anlatmakta zorlandılar. Nasıl anlatılırdı ki bu, anlatsalar da anlamazlardı ki...

Aynı şeylere güldüler. Hem de çok fazla... İkisinden başka kimse anlamadı neye güldüklerini. Ve onlar bu yüzden daha çok güldüler.

Ya sen benden önce ölürsen dedi bir gün küçük olan, diğerine...

Allah korusun dedi büyük olan, katlanamazdı böyle bir şeye...

İkisi birden, göz yaşlarına boğuldular. Sonra durup, hallerine gülmeye başladılar.

Birbirlerini korumak için annelerine yalan söylediler, biri kendi üzerine aldı suçu, diğeri kendi üzerine...

Ne farkederdi ki, onlar kardeştiler.

Yıllar böyle geçip gitti, büyüdüler.

Sonra ne mi oldu?



Bir erkek geldi.

Masal da burada bitti.

Kıssadan hisse: Hayatınızda asla "asla" demeyin. Hayatta hiç ummadığınız şeyler başınıza gelebilir. Siz yalnızca herkese hak ettiği kadar değer vermeye çalışın, o zaman kendinizi terk edilmiş hissettmez, hiç üzülmezsiniz...

Sevgiler,
Z.

21 Aralık 2012 Cuma

HEDİYE: SEPHORA AUTO BRONZER







Herkese selam,

Yeni yıla nerede, kiminle, nasıl gireceğinizi bilmiyorum ama bronzluğa meraklı her kadının her zaman olduğu gibi o gece de, bronz bir tene sahip olmak isteyeceğinden eminim. 

İşte bu nedenle bu blog'da ilk kez bir hediye veriyorum. Siz buna kısaca yeni yıl hediyesi de diyebilirsiniz:)

Sephora'nın güneşsiz bronzlaştırmada uzman ürünü: Sephora Auto Bronzer Yüz Jeli! 

Yapmanız gereken tek şey, bu postun altına yorum bırakmak. Random.org üzerinden yapılacak oylama sonucunda kazananı 25 Aralık Salı akşamı açıklayacağım...

Üstelik kazanana Sephora'dan bir sürpriz daha var! Haberiniz olsun... 

Herkese mutlu bir yeni yıl dilerim,
Z.

19 Aralık 2012 Çarşamba

4: YEŞİLKÖY BALIKÇISI


İstanbul’un en nadide köşelerinden biri olan Yeşilköy’de, sahilin hemen paralelindeki bir ara sokaktayız. Sokağın ortasına taşmış masalar, akşama hazırlanan ve telaşlı bir şekilde oradan oraya koşuşturan çalışanlar, yeni tutmuş olduğu balıkları mekânlardan birine satmaya çalışan bir-iki balıkçı ile bu sokak, tam bir balıkçılar sokağı. Görür görmez bayıldığımız bu sokakta, Yeşilköy Balıkçısı’nı arıyoruz. Esnaftan birkaç kişi, hemen işaret ediyor aradığımız yeri. İçeri girdiğimizde, eski ile yeniyi birleştirmiş; fakat daha çok eskiye rağbet etmiş bir meyhaneyle karşılaşıyoruz. Duvarlarını, bulunduğu sokağın yağlı boya tablolarının süslediği bu mekân, ilk bakışta içine çekiyor bizi. 








Hemen sahibiyle; yani Selim Ataacar ile tanışıyoruz. Ataacar’ın anlattığına göre; Yeşilköy Balıkçısı’nın mazisi, çok eskiye dayanıyor. Uzun yıllardır bu sokakta konuklarını ağırlayan mekân sahibi, buranın en çok, her dinden insanı barındırmasını sevdiğini söylüyor. Yıllardır bu sokakta kardeşçe rakılarını yudumlayan müşterilerin buradan memnun ayrıldığı aşikâr. Zira önümüze gelen lezzetler, kulağımıza çınlayan Türk sanat müziği ile birleşince; tam bir ziyafete dönüşüyor. Mesela biraz buharda biraz da ızgarada pişirilen palamut, nefis. Aynı şekilde, her bir katı arasında deniz mahsulü bulunan balık böreği de öyle… İnce hamur arasında dereotu, kalamar ve karides parçalarının bulunduğu bu börek, kesinlikle favorimiz oluyor. Yemek sonrası, mekânın Cunda adasında görev yapmış olan Egeli aşçısı; bu kez önümüze, dondurmalı irmik helvası koyuyor. Kaşığı irmiğin ortasına daldırdığımız anda etrafa yayılan dondurmaya da, helvanın kendisine de bayılıyoruz. Anlayacağınız, Yeşilköy Balıkçısı, lezzet konusunda bizden tam not alıyor.




Buharda pişmiş palamut

Dondurmalı irmik helvası

Mekânın atmosferi, eski tarz meyhane kültürünü sevenler için bulunmaz nimet. Kahverengi masaları, duvardaki Atatürk köşesi, hemen arka taraftaki akvaryumuyla mekân; bize nostaljik bir hava yaşatıyor. Doğrusu biz, bu nostaljik havayı da çok ama seviyoruz!
Tlf: (212) 573 67 89 90

MEKANIN KÜNYESİ 

Müzik
Mekânda, Türk sanat müziği çalıyor. Pazartesi, çarşamba, cuma ve cumartesi günleri ise, canlı fasıl var.

En çok tercih edilen lezzetler
Sıcak otlar, soya soslu ahtapot, balık böreği, levrek sarma, buharda palamut, özel mücverler

Kapanış saati
En geç 02.00’da kapanıyor.  

Kuver var mı?
2 TL

Rezervasyon
Hafta içi çok gerekli değil; fakat hafta sonu, mutlaka yaptırmanız gerek.

Kişi Başı Ödeyeceğiniz Ortalama Ücret
75 TL

Bilmeniz gerekenler
Mekânın en üst katı, özel toplantılar için tasarlanmış. İçkilerle dolu bir bar ile projeksiyonun bulunduğu bu katı, özel toplantılarınız için kapattırabilirsiniz.

Ulaşım
Deniz otobüsüyle Bakırköy’e gidip, oradan taksiye binebilirsiniz.

Otopark
Yok.

Not: Bu yazı, tarafımdan, Esquire Dergisi için yazılmıştır.
Fotoğraflar: Uluç Özcü 

18 Aralık 2012 Salı

Sosyal Medya Delileri


Kimileri yaşadığı hayatı farklı göstermeye pek meraklı…

Yaşadığı her şeyi, aslında başkaları için yaşayan insanlardan söz ediyorum…

Yakışıklı bir sevgilisi olmasını aslında yüzüne baktığında içinin açılacağı bir adamı arzuladığından değil, etrafındakilerin onu delicesine kıskanması için istiyor mesela…

Cumartesi gecesi ailesi ve sevgilisiyle birlikte geçirdiği huzur dolu o geceyi diğerlerine nispet yapmak için yüklüyor Instagram’a. “Bakın ben ne mutluyum, aaa sizin hala sevgiliniz yok mu?” demenin bir başka yolu bu aslında.

“Şurada şu partideyiz!” mesajını sosyal medya aracılığıyla veren hiçbir insanın aslında o anda orada çok eğlendiğine inanmıyorum ben. Çok eğlenen hiç kimsenin elinde telefonu olmaz çünkü, telefon çantanın diplerinde bir yerdedir, insanın aklına bile gelmez.

Hayatınızın Sex and the City dizisiyle yarışacak cinsten olduğunu insanlara kanıtlamanın derdine niye düşersiniz ki?

Dün yediğiniz o nefis et yemeğinden bize ne?

Sevgilinizi ne kadar sevdiğinizden…

Size aldığı hediyeden…

Dün akşam evinizde kurduğunuz sofradan…

İkinizin şarkısının ne olduğundan…

Gerçekten bize ne?

Lafım sosyal medya fenomenlerine ya da gerçekten ünlü olan insanlara değil. Çünkü onlar insanlar tarafından merak ediliyor, yaptıkları yedikleri her şeyleri... 

Hele hele markayla bir anlaşma yapılmıştır ve tüm bunlar bir para uğruna atılıyordur, ok. O zaman iş daha da başka… O zaman yapılan işe saygı duyarım, çünkü o bir projedir, üzerinde düşünülmüş bir iştir. Bir reklamdır en nihayetinde, televizyonda neden reklamlar var diye kızmak nasıl anlamsızsa, sosyal medyadaki bu viral reklamlara da kızmak o denli saçma bence. 

Ama anlaşma falan yoksa ortada, ünlü ya da fenomen değilseniz, sıradan biriyseniz ve sırf  “Bakın ben ve çevremdekiler çok mutlu! Biz şahaneyiz!” havası vermeye çalışılıyorsanız, işin o kısmı bana çok komik geliyor…

Hayatı kendi için yaşamanın ne demek olduğunu anlamalı insan. Sırf Instagram’da paylaşacak diye kahvesini soğutan bir dolu insan tanıyorum. Yemeği buz gibi olmuş ama yok, Facebook’a fotoğraf yükleyecek. 

Az biraz tutucu bir ülkede yaşıyor olmasak, aşağıdaki fotoğraf bile imkansız gelmeyecek artık bana. 


Yahu bir sakin olun, oturun güzel güzel tadına vara vara yemeğinizi yiyin.

Gittiğiniz partide manzaranın tadına varın, bırakın başkaları nerede olduğunuzu bilmesin. Siz o geceden keyif aldınız mı? Her şey unutulmaz mıydı? Eee daha ne?

Kime neyi ispat etmeye çalışıyorsunuz, anlamıyorum ki…

Buradan sosyal medyanın cılkını çıkarmış herkese sesleniyorum;

Evet, sizin hayatınız şahane, bizde her gün evde çekirdek çitliyoruz. He canım he! 

17 Aralık 2012 Pazartesi

DEKORASYON: AHŞAP MANDALLAR






Şu postumda önümüzdeki günlerde ahşap mandallarla ilgili bir kaç fikir paylaşacağımı söylemiştim. Ben, az sonra karşılaşacağınız her bir kareye bayıldım, umarım siz de beğenirsiniz...

Özellikle ilk fotoğraf, beni, yakında bir marangoza giderek "Bunun aynısını bana yap n'olur!" diye yalvartacak cinsten... Ve evet, bir kaç gün içinde gidip yalvaracağım:)

İşte o diy fikri ve diğerleri...













Herkese sevgiler,
Z.

3: BALIKÇI SABAHATTİN




Eminönü’nden Ahırkapı’ya doğru giderken, Belediye Binası’nın sağından giriyorsunuz ve birden, kendinizi 1930’lu yılların ortasında buluveriyorsunuz. Yani İstanbul’un, İstanbul olduğu zamanlarda… Dar sokaklarında top oynayan çocukların, iki katlı evlerin, dükkânının önünü süpüren esnafın ve en önemlisi de korna gürültüsü olmayan sokakların olduğu zamanlarda… İşte Balıkçı Sabahattin, tam da böyle bir resmin içinde konumlanmış. 1927 yapımı bir köşkte hizmet veren mekânın hikâyesi, yaklaşık 20 yıl önce Sabahattin Bey’in babasının var olan köfteci dükkânını bir balıkçıya çevirmesiyle başlıyor. İlk başta, bu binaya taşınmadan önce birkaç sokak arkada, yalnızca iki masanın yer aldığı küçücük bir dükkânda işe koyulan aile, ardından işleri büyütüyor ve Osmanlı mimarisine sahip bu görkemli binaya taşınıyor. Mekânın kapısında, sizi o günlere götüren bir tekerlekli araba karşılıyor. İçeri girdiğinizde ise bir çıkmaz sokak ve bu sokağa dizilmiş ahşap masa ile sandalyeler… 




Hemen sağ tarafta iki farklı alan dikkatimi çekiyor. Babasının yokluğunda mekânın işletmesini üstlenen Serkan Bey, mekânın artık kendilerine yetmediğini ve dolayısıyla büyümeye gittiklerini anlatıyor. O sırada kapıdan içeri giren bir turist kafilesini görünce ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Bu öğle saatinde bile içerisi bir hayli dolu. İçimden, bir de burayı akşam görmek gerek diye geçiriyorum… Akşamları tepedeki renkli ampullerin yandığı, hafif caz ve blues ritimler ile şen kahkahaların doldurduğu bu mekân, ayrı bir atmosfere sahip oluyor, belli. Balıkçı Sabahattin’e yalnızca bilenler geliyor, ne de olsa mekân çok da merkezi bir yerde değil. Haliyle, şöyle bir geçerken keşfetmeniz de pek mümkün değil. Yine de mekân, hem hafta içi hem de hafta sonu dolup taşıyor. 

Balıkçı Sabahattin’in sırrı ne diye soracak olursanız; bu mekânın, işini severek yapan insanların elinde olması diye cevap verebilirim. O kadar ki; mekânın sahibi Sabahattin Bey, 60 küsur yaşında olmasına rağmen restoranın her şeyiyle hala kendi ilgileniyor, utanıp sıkılmadan tuvaletleri bile kimi zaman kendi temizliyor. Onun, işini bu denli sahiplenmesi de başarıyı getiriyor…

Balıkçı Sabahattin’in bir sırrı da, açıldıkları günden bu yana aynı aşçılarla yola devam ediyor olması. Mekânın, aşçıları gibi değişmeyen bir ilkesi daha var; zeytini ve zeytinyağı illaki Mudanya’dan geliyor. Balıklar ise günlük olarak balık halinden ve Galatasaray Burnu’ndaki olta balıkçılarından alınıyor.

Mekanın en güvendiği lezzeti midyeli pilav. Lezzetine nail olduğumuz bu pilavı, yolunuz Balıkçı Sabahattin’e düştüğü takdirde mutlaka denemelisiniz. İlk lokmada tarçınla midyenin mükemmel birleşimini tadıyor, garsona “Aynısından bir tane daha!” dememek için kendinizi zor tutuyorsunuz. 2000 yılının ilk üç ayında The New York Times’a haber olan bu pilav, mekânda en çok beğendiğimiz tat oluyor. Aynı şekilde roka, nane, beyaz peynir, karides ve balzemik sostan oluşan Sabahattin Salata ile fener kavurma da nefis bir lezzet, muhakkak tavsiye ediyoruz. Tabii bir de lakerda var ki; Balıkçı Sabahattin, o lezzeti de kendine has püf noktalarıyla sahiplenmiş. Önümüze şık bir sunum eşliğinde gelen lakerda, damağımızda yumuşacık ve çok da tuzlu olmayan bir tat bırakıyor. Haliyle bu lezzete de tam not veriyoruz.

Midyeli pilav 


Sabahattin Salata

Balıkçı Sabahattin de yediğiniz bir şeyi beğenmeme ihtimaliniz neredeyse sıfır. İşin içine bir de yılların tecrübesiyle harmanlanmış bu keyifli atmosfer, güler yüzlü ve işinin ehli garsonlar da girince Balıkçı Sabahattin kısa sürede “en”lerinizden oluyor. Bizden söylemesi…
Tlf: (212) 458 18 24

Mekânın Künyesi

Müzik
Jazz - Blues (Yine de çok özel müşteriler için mekânın üst katındaki bir oda kapatılıp, arka mahalleden birkaç roman getirtildiği de oluyor. Haberiniz olsun!)

Öne Çıkan Lezzetler
Midyeli pilav, fener kavurma, lakerda, Sabahattin salata.

Kapanış Saati
24.00

Kuver Ücreti
5 TL

Rezervasyon
Gerekli, hatta şart!

Otopark
Yok

Ulaşım
Mekânın hemen arkasında tren istasyonu var. Eğer treni tercih etmezseniz, vapurla Eminönü’ne gelip, taksiyle de devam edebilirsiniz.

Kişi Başı Ortalama Ödeyeceğiniz Fiyat
90 TL

Bilmeniz Gerekenler
Mekâna GPRS ile gelmeye çalıştığınızda karşınıza Yenikapı’da bir adres çıkıyor. Mekân yetkilileri bu durumu düzeltmeye çalışmış; fakat bir türlü başaramamışlar. Bu nedenle siz siz olun, kendinizi Ahırkapı yerine Yenikapı’da bulmak istemiyorsanız, en azından şu sıralar GPRS’e güvenmeyin.

Not: Bu yazı, tarafımdan, Esquire Dergisi için yazılmıştır.
Fotoğraflar: Uluç Özcü