28 Eylül 2012 Cuma

İnsanı Sarsan Şehir: BERLİN

Geçtiğimiz ay bu günlerde, en yakın arkadaşlarımdan Miray ile birlikte Berlin'deydim... Philips'in davetlisi olarak gittiğimiz Berlin'de niyetimiz teknoloji fuarına katılmaktı... Ama biz niyeti bozduk ve...

Kendimizi gecenin bir saatinde sokaklara attık. Berlin saat 23.00'den itibaren görüp görebileceğiniz en tenha şehre dönüşüyor. Ya da biz yanlış yerlerde dolandık bilemiyorum, fakat İstanbul'un her saat hareketli sokaklarını düşünüp bu durumu pek garipsedik... 






Yine de erken saatte otele dönmek içimize sinmedi. 25 yaşındaydık, çok yakın arkadaştık ve evimizden, ailemizden uzaktaydık. Anlayacağınız, sokaklar tenha da olsa Berlin'in tadı çıkarılmalıydı, çıkardık. 


Önce- Sonra


                                                                                           
Sadece içki ve kahve içmedik tabii... Bolca yemek de yedik. Hatta biraz fazla yedik...







Tüm bu yemekleri aşağıda göreceğiniz tarzda inanılmaz şirin atmosferi olan ve dünyanın en güleryüzlü çalışanlarına sahip olduğunu düşündüğüm restoranlarda yedik.




Yediğiniz içtiğiniz size kalsın bize gördüklerinizi anlatın diyenler için devam edeyim; Berlin gerçekten insanı sarsan bir şehir. Şehrin her tarafında İkinci Dünya Savaşı'nın ve Nazi'lerin Yahudileri katledişinin izlerini bulabilirsiniz. Mesela şehrin merkezinde karşınıza  katledilen Avrupalı yahudiler için yapılan anıt çıkıyor. Anıt dediğime bakmayın; burası değişik boyutlarda ve yüksekliklerde 2711 adet beton bloktan oluşan  bir labirent. 






Yer bir yükselip bir alçalıyor. Sütunların boyları ise içerilere doğru gittikçe çok ama çok yükseliyor. Almanlar bu labirenti bir nev-i Yahudilerden özür dilemek için yaptırmışlar. Soykırım, savaş, işkence gibi özellikle de mağdurları tarafından kelimelere dökülmesi çok zor olan olayları, sonraki kuşaklara aktarmadaki etkili yollardan birinin, doğrudan bedensel alışkanlıkları alt üst eden ve böylece “ortak” bir hafızayı da tetikleyen fiziksel deneyimler olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu labirent de insana bunu yaşatıyor. İnsanların o dönem katledilen insanların neler hissettiklerini az da olsa anlamalarını sağlamak amacıyla yapılmış. Zaten ziyaretçiler, labirenti andıran beton dikdörtgenlerin arasında gezindikçe klostrofobik bir deneyim yaşıyor, “korku ile karışık bir huşu duygusu içinde bir nevi nutuk tutulması yaşadıklarını” ifade ediyorlar. Emin olun, ben de bu hissi yaşadım. Berlin insanı sarsan bir şehir, size söylemiştim...

Gelelim Berlin'deki bir başka sarsıcı noktaya... Checkpoint Charlie ( Charlie'nin Kontrol Noktası)




Bu nokta Berlin Duvarı'nın geçiş noktası... Bu geçiş kapısı sadece müttefik askerleri, büyük elçiler, bu kişilerin aileleri, yabancılar, Federal Almanya'nın Demokratik Almanya'daki temsilcileri, çalışanları ve Demokratik Alman üst düzey yöneticileri tarafından kullanılabiliyormuş. Yukarıdaki fotoğraf sizin de tüylerinizi ürpertmedi mi?

Gelin o zaman Berlin'in neşeli taraflarını keşfetmeye devam edelim...


Berlin'in maskotu :)

Meşhuuuur Sony Center




Çiçekçi değil bir kafenin girişi :)


Dev Berlin haritası ve şehirde mutlaka keşfetmeniz gereken yerleri gösteren dev toplu iğneler... Bence çok yaratıcı! 





Berlin'e gidip de Berlin Katedrali'ni görmeden olmaz. Onu da gördük, hatta devasa büyüklükteki bu katedralin en tepesine çıkıp manzarayı da keşfettik. 


Kilisenin 1900 yılındaki hali.

Ve şimdiki hali...






Katedral İkinci Dünya Savaşı'nda oldukça hasar görmüş ve  daha sonradan restore edilmiş. Katedralin hasar gören parçaları ise yine katedral içerisinde bir yerde sergileniyor. Anlayacağınız adamlar tarihine sahip çıkıyor. İşte bu da o parçalardan biri..



Demem o ki; Berlin insanı derinden sarsan ama bir o kadar da içine alan bir şehir. Yolunuz düşsün ya da düşmesin bu şehri mutlaka görün derim. Tabii benim kadar kısıtlı zamanınız yoksa özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerini daha derinden hissedebileceğiniz müzeleri de gezmeyi ihmal etmeyin. Şahsen ben, günün birinde yolum yeniden Berlin'e düşerse öyle yapacağım...

Ve sanırım bunu yine Miray'la yapacağım:)




Herkese Sevgiler,
Z.



26 Eylül 2012 Çarşamba

EVREN, SENİNLE KONUŞACAKLARIMIZ VAR!

Kimisi şöyle der;

"Çok istediğin bir şey ancak onu beklemeyi unuttuğunda gerçekleşir. Bu evrenin sana sen bakarken soyunamıyorum deme şeklidir."

Kimisi de şöyle söyler;

"Eğer bir şeyi çok istiyorsan üzerinde yoğunlaş, hatta oturup istediğin şeyi detaylıca betimleyerek kağıda dök, sürekli onunla ilgili hayal kur, evrene mesaj yolla."

Hangisi daha mantıklı?

Ben küçüklüğümden beri bir şeyi çok isteyince olmazmış gibi düşünürüm. Sanki vazgeçtiğim an, o çok istediğim şey gelip beni bulur.

Düşünüyorum da; bugüne dek hayatımda çok isteyip elde ettiğim sadece iki şey var: Üniversiteyi kazanmak ve dergici olmak.

Onun dışında çok isteyip de neyi elde ettim, hatırlamıyorum. Belki gerçekten çok çok pahalı bir iki ayakkabı, bir de çanta...



Şimdilerde çok istediğim bir şey daha var. Ama ben kararsızım, istemiyormuş gibi mi yapmalıyım; yoksa evreni karşıma alıp istediğim şeyi açık açık anlatmalı mıyım, bilemiyorum... Aslında bu evrene mesaj gönderme meselesi, düşünce gücüyle istediğin şeyi kendine doğru çekmek gibi bir şey sanırım... Yine de size de hep, düşünmeyi bıraktığınız anda bazı şeyler gerçekleşiyormuş gibi gelmiyor mu?

Böyle de kararsız bir insanım işte, tam dayaklık...

Yine de aranızda şu secret teorisi ile ilgili kitapları okumuş olan varsa bana yardımcı olsun lütfen.

Yoksa evrene belli etsem mi yoksa umurumda değilmiş gibi mi davransam derken istediğim şeyi kaçıracağım. 

Sonra işin yoksa haydiiii yeniden bir şeyi çok iste falan. Vallahi bunu da kaçırırsam uğraşamam:)

Herkese sevgiler,
Z. 










21 Eylül 2012 Cuma

ESKİ SEVGİLİNİN YENİ SEVGİLİSİ

Çok yakın bir arkadaşım var.

Güzel, akıllı, komik, başarılı...

Benim gözümde dört dörtlük anlayacağınız...

Arkadaşım bir süre önce sevgilisinden ayrıldı, kısa süre sonra da delicesine aşık olarak yeni bir adamla çıkmaya başladı.

Birbirlerini çok seven bu çifte bizler de bayıldık, çok yakıştıklarına ve bu yeni çocuğun harika bir adam olduğuna karar verdik. Hem arkadaşımızı da çok mutlu ediyordu.

Sizin anlayacağınız her şey pek şahaneydi.

Sonra bir gün arkadaşım yanıma geldi ve eski erkek arkadaşının yeni bir kızla çıkmaya başladığını söyledi. Üzülmüş müydü; hayır. Kıskanmış mıydı; kesinlikle hayır.

Peki neydi onun moralini bozan şey?

Eski sevgilinin yeni sevgilisinin kendisi hakkında atıp durduğu tuhaf tweet'ler...

Kızın attığı tweet'lere bakılırsa arkadaşım kötü kalplinin tekiydi, mutluluk pozları verip duruyordu ama mutlu falan da değildi... Yine kızın tweet'lerine bakacak olursak, arkadaşım aslında ayrıldığı erkek arkadaşını hala seviyor, yeni sevgilisiyle de sırf inat olsun diye çıkıyordu.

Sizin anlayacağınız arkadaşım her şeyden habersiz bir şekilde yeni sevgilisiyle mutlu mesut yaşarken, bu yeni kız onu deliler gibi takip etmiş, onu hiç tanımamasına rağmen kendi kendine abuk subuk tweet'ler atmış, arkadaşım da bunları fark edince haliyle üzülmüştü...

Arkadaşım "Ben kötü bir insan mıyım Zeynep?" diye sordu. "Neden oturup benimle uğraşmış bu kız?"

"Hayır" dedim. "Sen sadece ondan daha güzel, daha başarılı, daha akıllı ve daha komiksin."

"Ve o seni kıskanıyor." 

Hepsi bu....

Yeni sevgilinin eski sevgilisi her zaman kıskanılır. Kural budur, değişmez. Oysa unuttukları bir şey var; bir kadın bir erkeği terk etmişse artık onu sevmiyor demektir. Aksi olsa terk etmezdi zaten değil mi?

O zaman bu yeni sevgilinin eski sevgiliyi kıskandırmak için gösterdiği çabalar niye?

Ben cevap vereyim; çünkü siz daha güzel, daha başarılı, daha akıllı ve daha komiksiniz.

Çünkü siz onun şuanda aşık olduğu adamı beğenmeyip terk ettiniz.

Cevap bu kadar basit.

Sevgiler,
Z.






20 Eylül 2012 Perşembe

Koşmak İçin Bahaneniz Var mı?


"Koşuyorum, çünkü erkek arkadaşım şuan sporda!"



Geçtiğimiz günlerde Nike bize "Sizin koşmak için bahaneniz nedir?" diye sordu, ben de bahane duvarına yukarıdaki cevabı yapıştırdım. Gerçekten de şu sıralar erkek arkadaşım deli gibi kendini spora adamışken benim de bir şeyler yapmam gerekiyordu, ne yapayım :)

Ama durun, burada asıl konu benim neden koştuğum değil. Ortada çok daha önemli bir konu var. Nike, dünya üzerindeki 32 ülkede gerçekleştirilen “Nike Run” koşuları kapsamında, bahaneleri geride bırakıp koşmak isteyen herkesi, 7 Ekim’de İstanbul Bağdat Caddesi’nde yapılacak 5 km’lik Run İstanbul koşusuna davet ediyor. Kayıt için alınan her 10 TL, Nike tarafından ikiye katlanarak 20 TL oluyor ve toplanan tüm para, Türkiye Atletizm Federasyonu’nun Atletizmi Geliştirme Projesi’ne aktarılıyor.

Sizin anlayacağınız koşmak için benden daha geçerli bir bahaneniz var:) 

Bu arada hatırlatayım; koşuya katılacaklar, Nike tarafından hazırlanan, içinde tişört, performansı ölçen çip gibi ürünlerin bulunduğu özel koşu paketine de sahip oluyor.

www.runistanbul.com adresinden ön kayıt yaptırabilirsiniz! Haydi ne duruyorsunuz, doğruuu koşmaya! 







10 Eylül 2012 Pazartesi

En İyi Arkadaşım Evleniyor!

Hepinizin birlikte büyüdüğü birileri vardır.

Daha küçücükken, minicikken tanışmışsınızdır.

Birlikte Ayşegül kitapları okumuşsunuzdur. Minik minik oyuncak tencerelerle tavalarla evcilik oynamışsınızdır.

Birlikte lastik atlamışsınızdır mesela. Aynı kişiye aşık olmuşsunuzdur ama çocuk hanginizden hoşlanmışsa aradan çekilmeyi bilmişsinizdir. Çocuk aklı işte, hemen siz de başkasını bulmuşsunuzdur.

Barbie'lerinize elbiseler dikmişsinizdir. Birlikte şarkıcılık ya da öğretmencilik oynamışsınızdır.

Aynı ilkokula kayıt yaptırmış, aynı sırayı paylaşmışsınızdır. O size matematikte yardım etmiştir, siz de ona Türkçe'de...

Okulda bitlenmişsinizdir, ama siz o kadar yakın iki arkadaşsınızdır ki anneleriniz ayrı yatın dese de yatmamışsınızdır. Diğerinize o bitin geçeceğini bile bile küçücük bedenlerinizle birbirinize sarılıp, öyle uyumuşsunuzdur.

Birlikte bileklikler yapıp sokakta satmış, ileride çok büyük iş kadınları olacağız diye hayaller kurmuşsunuzdur.

Bir defteriniz vardır; o defter bir hafta sizde kalır bir hafta onda... Görüşemediğiniz zamanlarda neler yaptığınızı yazmak içindir o defter. İleride yaşlandığınızda içindekileri okuyup gülmek için...

Sonra biraz büyürsünüz. Ölümler yaşanır onun ailesinde ya da sizde. Siz hep yan yana, dipdibe olursunuz.O kötü günleri de birlikte atlatırsınız.

Aranızda asla üçün beşin hesabı olmaz. Her şeyi olduğu gibi, paranızı da paylaşırsınız.

Gözlerinizle konuşmak en büyük yeteneğinizdir. Hiç sözcüklere gerek kalmamıştır anlaşmanız için, bir bakışınız yetmiştir.

Ve bir gün ona evlenme teklifi edilir, o da kabul eder. Hayatınızda yepyeni heyecanlar başlamıştır. Sizin küçük dostunuz büyümüş, parmağında tek taşıyla kocaman bir kadın olmuştur.

"Bayramda ne kadar harçlık toplarız acaba?"dan tutun da "Hangi üniversiteye gireceğiz?" gibi çocuksu heyecanların yerini bambaşka şeyler almıştır. Evliliğe doğru ilk adımını atacaktır kardeşiniz. Haliyle siz de heyecanlısınızdır.

Günler süren heyecanlı bekleyiş, zil çalıp da damat tarafı gelince doruğa ulaşır. Son bir kez saç baş düzeltilir, tanışma faslı geçilir, kahveler pişirilip dağıtılıp içilir.

Sonra derinlerden bir yerden iki kelime duyulur: "Verdim gitti."

O anda göz göze gelinir, yine gözler konuşur ve gözlerinizden, sevdiği adamla mutluluğa doğru adım atan kardeşiniz için iki damla yaş süzülür. Gerisi bildik şeyler işte; yüzükler takılır, pasta kesilir, gençler tebrik edilir.

Bir dönem sona ermiştir. Artık o, iki kişidir. Ama o iki kişinin yanında hep bir yeriniz vardır, bundan eminsinizdir.



Duygu ve Gökhan; hep çok çok mutlu olun emi?

İkinizi de çok seviyorum!

Z.









24 Ağustos 2012 Cuma

ŞEHR-İ AMSTERDAM


En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; Amsterdam’ı sevdim, hem de çok!




Kazıkların üzerine kurulu olan ve yüzlerce kanala, köprüye sahip bu şehrin en çok özgür ruhunu sevdim. Fakat neredeyse adım başı karşılaştığımız esrar içen adamlar, kadınlar, çocuklar beni kimi zaman rahatsız da etmedi değil. Hayır, hayır; kimsenin bana laf attığı ya da beni rahatsız ettiği olmadı. Ben yalnızca o şeyin kokusunu pek sevmedim =)

Durun, en iyisi baştan başlayayım…

Biz beş kafadar arkadaş “Ver elini Amsterdam!” dedik ve geçtiğimiz ay soluğu bu harika şehirde aldık. Gözlemlediğim kadarıyla Amsterdam gerçekten de kelimenin tam anlamıyla bir özgürlükler şehri… 

Neredeyse her sokakta bir sex shop var. Aynı şekilde “Red Light” denilen ve kadınların kendini pazarladığı küçük odalar… Normalde İstanbul’un göbeğinde bu tarz odalarla ve kapılarında yarı çıplak duran kadınlarla karşılaşsam ağzım açık kalacakken Amsterdam’da bu durum son derece olağan bir şey olduğu için sokakları gülüp geçerek arşınladım =)


Bu küçük odaların fotoğrafını çekmek normalde yasak. Hele hele perdeler açıkken çekerseniz kıyamet kopabiliyor!

Her sokağın arasında bir kanal, o kanalın üzerinde de sevimli mi sevimli köprüler var. Ayrıca bu şehir tam bir bisiklet şehri. Bisikletlerin tepesinde takım elbiseli adamlar mı istersiniz; yoksa mini etekli, topuklu genç kızlar mı… Hatta 70’lerinde olduğunu düşündüğüm yaşlı dedeler, nineler… Hepsi ulaşımını bisikletle sağlıyor ve siz es kaza bisiklet yoluna adım atarsanız gözünüzün yaşına bakmıyor.

Peki Amsterdam’a gittiğinizde neler yapabilirsiniz? 

Eğer biraz sanata meraklıysanız Van Gogh müzesini gezebilir, Anne Frank’ın evini ziyaret edebilirsiniz.

Şöyle buz gibi biraya bayılıyorsanız, Heineken müzesine giderek burada biranın yapım aşamalarını keşfedebilir, üstüne bir de 6 Euro verip kendi adınıza bir bira şişesi yaptırabilirsiniz.



Madam Tussaud müzesine gidebilir, ünlülerin balmumundan yapılmış heykellerine tanıklık edebilirsiniz.

Tüm bunların dışında Amsterdam’da kanal turu yapabilir, kanallar üzerine kurulu sevimli evleri daha yakından keşfedebilirsiniz. Heineken Müzesi’ne girişte size bir kart veriyorlar ve bu kartla müzenin hemen karşısındaki Heineken Boat’uyla 15’er dakikalık bir kanal turu yapabiliyorsunuz. Kanal turunu bedavaya getirmek isteyenlere duyurulur…



Bisiklet kiralayarak bu deniz seviyesinin altındaki şehri bisiklet tepesinde gezebilirsiniz.

Çiçek pazarına giderek lale soğanları satın alabilir, hediyelik eşyalara göz gezdirebilirsiniz.

Yine çiçek pazarı içindeki yüzlerce peynir çeşidinin bulunduğu mağazaya girerek leziz peynirler tadabilirsiniz. Ben buradan isli peynir satın aldım. Babam bayıldı := )



Neredeyse her sokak başında yer alan patatesçilere girip buraya özgü bir tadı olan patates külahlarından satın alabilirsiniz. Biz, her gün en azından bir büyük boy külahı bitirmeden rahat edemiyorduk.



Voldenpark’a gidip yeşillikler içinde, nehir kenarında pinekleyebilirsiniz.

İkinci el ürünler satan dükkânlardan sadece 5 euro’ya harika çantalar alabilirsiniz. Ben bu anlamda çok şanslıydım, sahip olduğum en güzel çantayı Amsterdam sokaklarından 5 Euro’ya satın aldım!

Red Light’ın hemen arka sokağında kurulan bit pazarını bulup çok ucuz fiyata birbirinden ilginç hediyelik eşyalar satın alabilirsiniz.







Kısacası Amsterdam’da çok ama çok keyifli vakit geçirebilirsiniz. Yalnız son bir tavsiye; bu özgürlükler şehrine erkek arkadaşınızı sakın ola tek başına yollamayın, yoksa boynuzu yersiniz, yani ben öyle tahmin ediyorum:= )

Fotoğraflarla daha fazla Amsterdam...




Pencere ve önündeki çiçekler! Bayıldım...




Arkadaki değirmen aslında bir ev!



Dolaşırken kanalda bir düğüne rastladık:)

Bu şirin restorana bayılmıştım.







31 Mayıs 2012 Perşembe

Dört Haftada Hamile Olduğunu Kim Anlar?

Hamilelik belirtileri nelerdir?

Adet döneminin kesilmesi, mide bulantısı, kimi zaman baş dönmesi, göğüslerin şişmesi, sürekli bir uyku hali vs.

Peki, ilk dört haftada bu belirtilerden hangileri baş gösterir?

Neredeyse hiç biri!

Belki bir ara mideniz bulanır, onu da havalara, iş hayatındaki strese, dün akşam yediğiniz köfteye bağlarsınız…

Yani şanslı değilseniz ya da sürekli deli gibi hamilelik testi yapmıyorsanız 4 hafta içerisinde hamile olduğunuzu anlamanız neredeyse imkansız.

Peki, başbakan ne diyor?

“4’üncü haftadan sonra kürtaj yaptırmak yasaklanacak!”

İyi de kim anlayabilir ki 5’inci haftaya girmeden hamile olduğunu?

İşin özü ne biliyor musunuz? Ne kürtaj ne de başka bir şey…

Başbakan, gençler “Ya hamile kalırsam ve fark etmezsem? Kürtaj da yasak…” korkusunu yaşasın istiyor. Yani ZİNA yapmasın istiyor.

Yani genç kızlar ya 13’ünde evlensin kocasıyla ne halt ediyorsa etsin ya da eline erkek eli değmesin istiyor.

Evli adamlar, evli kadınlar eşlerini aldatmasın herkes evindeki “helaliyle” birlikte olsun istiyor.

Aldatmanın iyi bir şey olduğunu burada savunacak değilim. Ama bana göre cinsellik kişisel bir şeydir. Kim kaç yaşında ne şekilde yaşamak istiyorsa yaşar. Ne kadar yanlış olursa olsun, isteyen karısını aldatır, isteyen kocasının arkasından iş çevirir. Buna da kimse karışamaz.

Yani diğer Avrupa ülkelerindeki 12’inci hafta standartının bizde 4’üncü hafta olmasının altında kötü niyet var. Maksat cinselliği yasaklamak… Önce cinsel içerikli İnternet siteleri yasaklandı, şimdi de bu kürtaj olayı… Amaçları genç kızlar korksun, ya hamile kalırsam da aldıramazsam diye sevgilileriyle cinsel ilişkiye girmekten sakınsın…

Bana göre yani…

Gün gelecek bu sokaklarda iki sevgili el ele bile dolaşamayacak. Çünkü göreceksiniz, o da yasak olacak.

Ve ben böyle bir Türkiye’ye asla çocuk getirmeyeceğim.

3 çocuk 5 çocuk diyen başbakan avucunu yalar.

Şimdiden söyleyeyim!

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Sepette Eurovision


Nasıl bir iş yerinde çalışıyorsunuz?

Mesela sizin ofisinizde masaj koltuğu var mı? Peki ya bir PlayStation odası?

İşten bunalıp yarım saatliğine kaçabileceğiniz Boğaz manzaralı bir bahçe?

Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz fakat Yemeksepeti’nin kampüsü tam da böyle imkanlara sahip… Nereden mi biliyorum? Çünkü geçtiğimiz ay LaVitaeBella blog’uyla tanıdığınız yakın arkadaşım Miray ile birlikte Yemeksepeti’nin masaj koltuklarıyla, PS odalarıyla dolu merkezine konuk olduk. Tabii kampüsün her bir detayına öylesine bayıldık ki; Miray’la birlikte burada kısa zamanda bir etkinlik düzenlemeye karar verdik. Hem de şöyle en eğlencelisinden…

İşte bu nedenle geçtiğimiz Cumartesi akşamı Eurovision’u herkes evlerinde izlerken bizler bir grup blogger bu keyifli organizasyonu Yemeksepeti’nin kampüsünde izledik.

O gece neler mi yaptık?

Yemeksepeti’nin bizler için hazırlamış olduğu pizzalara gömüldük, atıştırmalıklara bayıldık…






İçkilerimizi yudumlayıp kadehlerimizi Can Bonomo’ya kaldırdık…



Bir sürü blogger Eurovision’daki şarkılar eşliğinde coştuk…





Bir ara dedikodu yaptık :)





Can Bonomo’nun şarkısının ve koreografisinin çok başarılı olduğuna karar verdik…


Bol bol tweet attık…


"Love me back"  çaldığında hep birlikte dans ettik…


Ve gecenin sonunda Yemeksepeti’nin manzarasına aşık olduk!



Bu güzel geceyi Yemeksepeti ile birlikte düzenlemiş olmak son derece keyifliydi. Umarız herkes en az bizim kadar keyif almıştır.

Herkese sevgiler! 

18 Mayıs 2012 Cuma

Askere Giden Sevgili Sorunsalı



Sevgiliniz askere gidince neler mi olacak? Gelin anlatayım…

Gideceği yer açıklanırken: Öss’de bu kadar strese girip, bu kadar heyecanlanmış olamazsınız. Dizleriniz titreyecek, ya uzun dönem çıktıysa, dahası ya sınıra düştüyse korkuları eşliğinde gözünüzü bilgisayar ekranından ayıramayacaksınız.

Gideceği yer belli olunca: Ben şanslı olanlardandım. Kısa dönem ve Ankara çıktığı için sevinç çığlıkları, az biraz gözyaşı ve müthiş bir rahatlama duygusu hissettim. Aksi olsaydı ne olurdu bilemiyorum. Umarım siz de hiçbir zaman bilmezsiniz.

Askere uğurlarken: O kadar çok ağlayacaksınız ki; muhtemelen çevredeki herkes bir yakınınızın ölüm haberini aldığınızı düşünecek. Siz ise gerçekten bir yakınınız ölmüş gibi hissedeceksiniz.

1.  Gün: Bilmem kaç yıldır her gece, birbirinize iyi geceler dilemek için telefonla konuşuyor olabilirsiniz. Fakat bu gece diğerlerinden farklı. Muhtemelen konuşamayacaksınız.

2.Gün: Arayacak ama o sırada başka biriyle konuştuğunuz için telefonunuz meşgul çalacak. Hemen telefonu kapatıp yeniden aramasını bekleseniz de, nafile. Orası babasının çiftliği değil… Caddebostan’da barlar sokağında arkadaşlarıyla da takılmıyor. Yani muhtemelen bir daha arayamayacak.

3. Gün: Canınız hiçbir şey yapmak istemeyecek. Hayat baya bir anlamsız gelecek. 155 günün nasıl geçeceğini düşünüp duracaksınız.

4.Gün: “En iyisi ben Facebook’uma Şafak bilmem kaç yazmaya başlayayım.” diyeceksiniz, ama DEMEYİN! Türk kızlarının şu huydan bir an önce vazgeçmesi dileğiyle…

9. Gün: Sevgiliniz biraz uyanık bir tipse içeri çoktan telefon sokmuş demektir. Nihayet her gün konuşmaya başlayacaksınız. Ama öyle saatlerce değil… 2 dakika konuşabilirseniz şükredin. Ciddiyim :)

18.Gün: Hafta sonları sokaklarda gezen çiftlere uyuz olacak, birlikte yaptığınız her şeyi özleyeceksiniz. Belki de kaç yıldır evde geçirdiğiniz ilk Cumartesiniz hayırlı olsun…



26. Gün: Haberlerde bir şehit haberi duyacak, bencillik yapıp sizin sevgiliniz iyi olduğu için içten içe sevinecek, sonra kendinizden utanıp bir hayli üzüleceksiniz.

35. Gün: O kadar çok özleyeceksiniz ki “Yeter artık!” diyip basıp birliğine gideceksiniz. Ama ayrılık zamanı gelince gittiğinize bir hayli pişman olacak, kafayı yemekle yememek arasında gidip geleceksiniz.

58. Gün: Sizin için ne kadar değerli olduğunu anlayacak, kalbini kırdığınız her an için kendi kendinize kızacaksınız.

61. Gün: O, orada tecrübe kazanacak, dolayısıyla da konuşmalarınızın dakikası uzayacak. Hadi gene iyisiniz…

70. Gün: “Yok, vallahi yok! Bitmeyecek galiba…” düşünceleri başlayacak…

73. Gün: “İşten eve geldiğinizde sizi bir sürpriz bekliyor olacak. Evet, doğru tahmin, bir mektup!

85. Gün: “Eee az kalmış. Sayılı gün çabuk geçer.” diyen herkese içinizden gülecek, “Sana kolay tabi.” dememek için kendinizi zor tutacaksınız.

98. Gün: Telefonda konuşurken neşeli görünmeye çalışacak ve biteceğine onu da inandırmak için uğraşacaksınız. O da aynı şekilde “Az kaldı yaa!” diyerek sizi rahatlatmaya çalışacak. Yani aslında ikinizde birbirinizi kandıracaksınız.

106.Gün: Bazı arkadaşlarınıza kırılacak, bunca zamandır bir kez bile sizin yalnız olduğunuzu akıl edip aramadıklarına bozulacaksınız.

120. Gün: Artık gerçekten bıkacaksınız. Bir Pazar günü, sahile gidip dakikalarca ağlayacak, sonra kendinize gelip halinize güleceksiniz.

132. Gün: “Galiba bitiyor ya…” düşünceleri başlayacak. Geldiğinde neler yapacağınızın hayallerini kuracaksınız.

153. Gün: Saçınızı boyatacak, aptal aptal sırıtacak, Bodrum’a uçak bileti alacak ve gerçekten ama gerçekten çok mutlu hissedeceksiniz.

155. Gün: Onu da bu Pazar günü göreceğiz : )

Herkese çok sevgiler.
Z.


19 Nisan 2012 Perşembe

Ben Dün Bir Oyun İzledim 4

Bilen bilir; tiyatro izlemeye bayılırım. Her ne kadar gündelik telaşa yenik düşüp çok fazla oyuna gidemesem de izlediğim her oyun sonrası tek bir şey hissederim: huzur!

Bir oyunu izledikten sonra inanılmaz mutlu ve huzurlu hissediyorum kendimi. Güzel bir oyun izledikten sonra hayat daha bir keyifli görünüyor gözüme.

Bu nedenle dün akşam da pek bir keyifliydim. CKM’de Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün’ün rol aldığı “İyi Günde Kötü Günde” adlı oyunu seyrettim. Ailece izlediğimiz oyuna hepimiz bayıldık.


Bir çiftin evlenmeden önce, evlilik esnasında ve boşandıktan sonra yaşadıklarını anlatan oyun; evliliğin, tüm egolar bir yana bırakıldığında aslında ne kadar kolay yürütülebilecek bir olay olduğunu anlatıyor. Diğer bir deyişle; “Evlilikte ego falan olmaz, sevgi esastır. Ona odaklanın, gurur yapmayın! Birbirinizin, daha da önemlisi sevginizin kıymetini bilin. Sonra çoook üzülürsünüz…” diyor.

Üstelik tüm bunları o kadar güzel bir anlatımla size sunuyor ki; yeri geliyor kahkaha atıyorsunuz, yeri geliyor ikilinin yaşadıkları karşısında hüzünleniyorsunuz. Ama gülmek daha garanti, onu söyleyeyim:)

Tüm bunların yanında oyun toplumsal mesajlar da vermiyor değil. İzlemek isteyenlerin olabileceğini düşünerek detay vermeyeyim ama oyunun bir bölümünde ölüp öbür tarafa giden Ali Poyrazoğlu’nun orada karşılaştığı sanatçı, politikacı ya da yazarlara öyle bir seslenişi var ki; o esnada ben dâhil tüm izleyenler usta oyuncuyu ayağa kalkıp alkışlıyor.

Bu arada oyunla ilgili son bir detaydan daha bahsetmek istiyorum. Oyun sonrasında Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün alışılageldiği gibi seyirciyi selamlayıp kulisin yolunu tutmuyor. İkili; seyirciyle sohbet edip oyun hakkındaki görüşlerini alıyor. Mini bir stand-up tadında geçen bu kısım da inanılmaz keyifliydi.  

Demem o ki; bu iki usta oyuncu sayesinde ailece oldukça keyifli bir akşam geçirdik. Vaktiniz varsa 4’üncü yılını kutlayan "İyi Günde Kötü Günde"yi mutlaka ama mutlaka seyredin.

Pişman olmayacaksınız!

Not: Esquire dergisi için geçtiğimiz aylarda Ali Poyrazoğlu'yla bir röportaj yapmıştım. O röportaj esnasında bu oyundan bahsetmiş ve "Mutlaka izle. Her gencin evlenmeden önce izlemesi gerek." demişti. Haklıymış, hem de çok!

Herkese bol tiyatrolu günler,
Zeynep

KAŞ KALINLAŞTIRMA MESELESİ


20 yaşından beri dönem dönem kaşlarımı uzatmaya çalışırım.

Sonuç her seferinde koca bir hüsran olur. Çünkü 20’inci günün sonunda alttan üstten orantısız şekilde çıkan kaşların korkunç görüntüsüne dayanamaz, soluğu kuaförde alırım.

Bunca tecrübeden sonra anladığım bir şey var: Bana zeytinyağıymış, sarımsakmış, badem yağıymış vs. yaramıyor arkadaş. Kaşlarımı öyle bir küstürmüşüm ki; onların o diplerden çıkması için daha bilimsel, tıbbi bir şeylere ihtiyaç var.

Bu nedenle paraya kıyıp işin uzmanına danışmaya karar verdim. Öğrendim ki tüm eczanelerde satılan “Eeose” adlı kaş ve kirpik serumu bu işi kökünden hallediyormuş. Hem kirpikleri hem de kaşları dolgunlaştıran bu serum sanırım kurtarıcım olacak.


Henüz kullanmaya başlayalı 4 gün oldu. Sonucu burada fotoğraflayarak yayınlamayı düşünüyorum.

O yüzden ince kaşlılar, seyrek kirpikliler bir kaç hafta sonra derdinize derman olabileceğimi hesaba katın ve ara ara blog'umu yoklayın :) 

He bir de dua edin de şu serum işe yarasın :/ 

Herkese sevgiler.

Z.