30 Eylül 2011 Cuma

Brezilya Fönü Ne Müthiş Bir Şeymiş!

Doğduğumdan beri saçlarım kabarıktır benim. Bazen banyodan çıkınca şans eseri kıvır kıvır olur, bazense ne yaparsam yapayım bir türlü şekle girmez. Denizden çıkarım kabarır, yağmur yağar kabarır, güneş açar kabarır. Yani lanet olasıca saç üşenmez, kabarmak ve bozulmak için tüm şansları zorlar.

İşte bu nedenle, tam 4 yıldır, gün aşırı saçıma press uyguluyorum. Saçım düzleşiyor düzleşmesine ama bir o kadar da kırılıp dökülüyor. Üstelik gün aşırı uyguladığım için de bu işlem çoğu zaman bana işkence gibi geliyor.

Pardon geliyor-du. Bu noktada di'li geçmiş zaman kullanmam gerekiyor. Çünkü geçen gün artık canıma tak etti ve Grupfoni'de rastladığım bir kampanyayla Brezilya Fönü uygulaması satın aldım. Başlangıçta elbette ki bir tedirginlik yaşadım. O kadar ki; annem, babam ve abim banyodan çıktığımda saçımın ne şekilde olacağıyla ilgili iddiaya dahi girdiler. Abime göre boşuna para vermiştim, babama göre ise saçım düz olacaktı ama biraz hayalkırıklığına uğrayabilirdim.

Bu baskıyla banyo yaptım ve çıkıp saçımı fön makinasıyla kuruttum.

Sonuç mu?

Saçım resmen dümdüz oldu.


Düz saçlı halimden bir kare:)

Kabarık ve şekil almayan saçlardan muzdarip olan herkese Brezilya Fönü'nü şiddetle öneriyorum. Gerçekten banyodan çıkıp press yapmadan sokağa çıkmak müthiş bir duyguymuş, tatmanız gerek.

Farkındayım biraz şampuan reklamı tadında bir yazı oldu bu ama idare edin :)

Son olarak Brezilya Fönü'nün çevremdeki insanlar üzerinde yarattığı olumlu etkileri de paylaşıp gideyim.

Annem: Artık press yapmadığım için saçlarım dökülmüyor ve bu en çok annemi mutlu ediyor.
Erkek arkadaşım: Banyo yapıp saçımı düzleştirmem uzun vakit aldığı için kimi zaman kapıda beklemek zorunda kalan erkek arkadaşımın kapı önünde bekleme süresi bir hayli azaldı.
Abim: Her press yaptığımda "Yine mi kafa ütülüyorsun Zeynep" esprisini bir süreliğine rafa kaldıracağı için çok mutlu:)
Babam: Press elektriği çok çeken bir alet ve bu nedenle babam elektrik faturalarında ciddi oranda düşüş bekliyor.
Arkadaşlarım: "Yağmurda yürüyemem saçım kabarır!" kaprislerimden kurtuldukları için çok mutlular:)

Yani sizin anlayacağınız bir taşla bir sürü kuş vurdum! :)

Herkese Sevgiler,
Z.

29 Eylül 2011 Perşembe

Önyargılarınızdan Kurtulun! Hemen, Şimdi!

Dikkatinizi çekmiştir. Bugün pek çok blogger HIV/AIDS ile yaşayan insanlar için elele tutuştu, birbirinden anlamlı fotoğraflar çektirdi ve bu virüsü taşıyan insanların da aslında birer "insan" olduğunu gözümüze gözümüze sokmak için kolları sıvadı.

Bu hareketin öncülerinden ve en yakın arkadaşlarımdan biri olan Miray Uçar, uzun bir süre önce bana bu projeden bahsettiğinde çok heyecanlanmıştım. Blogger'ların gücünü bildiğimden bu işin çok ses getireceğine ve bu anlamlı konunun insanların dikkatini çekeceğine de emindim. Nitekim öyle de oldu. 1-15 Ekim tarihleri arasında Taksim Metro İstasyonu Talimhane çıkışında sergilenecek olan bu fotoğraflar daha şimdiden pek çok İnternet sitesinde ve hatta gazetelerde yer almaya başladı bile...







Aslında yapılan iş çok büyük. O kadar fazla insan cinsellikte korunmanın gerekliliğinin farkında değil ki... Eminim pek çok erkek prezervatif kullanmamayı erkekliğin şanından sayıyor ve kızlar da bu konuda yeterince katı davranamıyor.

Yine aynı şekilde o kadar fazla insan AIDS'in aslında ölümcül bir hastalık olduğunu ve dokunarak, öpüşerek ya da aynı ortamda bulunarak bulaştığını düşünüyor ki...

Oysa HAYIR! AIDS öyle dokunmayla, konuşmayla,öpüşmeyle bulaşmıyor.

Gelin siz de önyargılarınızı bir kenara atın ve bu insanların sosyalleşme, yuva kurma, iletişime geçme yani kısacası yaşama haklarını ellerinden almayın.

Ve tabiki siz de gidip hemen bir HIV/AIDS testi yaptırın. Yukarıda saydığım sebeplerden dolayı, olur da "pozitif" çıkarsa da korkmayın... Hayata POZİTİF bakın, emin olun herşey daha güzel olacak...

Fotoğraflar: Dilan Bozyel
Kurucu Bloggerlar: Miray Uçar & Styleboom
Katılan Bloggerlar: Pucca, Ceri Levis , Onur Yuksel, Koray Caner, Serapla Moda, Zet Fashion, Cindrella Under The Umbrella, Moda Cadısı, Modenise, Atgotten, Kim Lan Bu Hayatimin Erkegi, Pipi Disko, French Oje, Twitdayı ,Can Direkli, Alışveriş Cini, Fashion By Siu, Bilun Şen, Stilize, Styleboom, Miray Uçar
http://www.sorumlublog.com/
http://www.pozitifyasam.org/

Sevgiler
Z.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Pop Müzik Dinliyorsan Aptalsın Demektir

Hep söylemişimdir: bu ülkede rock müzik dinleyince kültürlü göründüklerini, "diğerleri"nden farklı düşündüklerini ve pop müzik dinleyenlerle kıyaslanamayacak kadar da cool olduklarını zannedenler var. Yani diğer bir deyişle; rock müzik dinleyenler akıllı ve kültürlü, pop müzik dinleyenler ise tam bir gerizekalı.

Hele bir de Serdar Ortaç dinliyorsanız yandınız, bittiniz... Bi zahmet köprüde inip intihar ediniz.

Yanlış anlaşılmasın ben Serdar Ortaç dinlemiyorum. Özellikle son albümlerini de çok vasat buluyorum. Ama eski albümlerinden bir kaç sevdiğim şarkısı da yok değil. Ve ben buna rağmen gerizekalı değilim.

Haydi başka bir pop müzik sanatçısından bahsedelim. Farzı mishal Tarkan. Kim bu adamın sanatına laf edebilir? Kim Tarkan nedir yahu, ses mi var onda diyebilir? Bana göre hiç kimse... Ama yok arkadaş, Tarkan dinliyorsan da tam bir aptalsın bu ülkede...

Ne kadar saçma bir mantıktır bu. İnsanları okudukları kitaba, üniversiteye ya da dinlediği müziğe göre yargılamak... Örneğin Yeditepe Üniversitesi özel okul olduğu için ve genel anlamda puanı devlet üniversitelerine oranla daha düşük olduğu için, devlet okullarının öğrencileri yargılar buraya giden insanları. Kimilerinden duymuşumdur "Amaaan Yeditepe'de mi okuyor? Zeki değil o zaman." tarzı cümleleri.

Ben kendi okulumda, İstanbul Üniversitesi'nde, kendi sınıfımda ne aptallar tanıyorum sizin haberiniz var mı? Ve yine ben, Yeditepe'ye giden ne kadar zeki iç mimarlar, hukukçular, moda tasarımcıları ve diş hekimleri tanıyorum, bir bilseniz...

Yani demem o ki, bu ülkede herşeyi insanların önyargıları belirliyor. Teoman dinleyen kültürlü sanılıyor, Yaşar dinleyen "Aman ne salak!" oluyor. ÖSS'de heyecanlandınız, stres yaptınız, düşük puan aldınız ve özel okula gittiniz. Yine gerizekalı sıfatı size yapıştırılıyor. Yani insanlar önyargılarından, saçma mantıklarından bir türlü vazgeçmiyor.







Ben Türk Sanat Müziği'ne bayılıyorum, Tarkan konserine gidiyorum, Jazz Müziğ' ölüp bitiyorum, an geliyor Serdar Ortaç'ın eski şarkılarını da dinliyorum. Müzik bir keyif meselesidir. Kimisi klasik müzikten alır o keyfi, kimisi metal müzikten, kimisi ise jazz'dan.

Sonuçta müzik hayatta yaşadığınız anları güzelleştirmek içindir. Bırakın herkes o anları istediği gibi zenginleştirsin. Bu onları daha aptal ya da zeki yapmaz. Hele hele kültürlü ya da cahil hiç yapmaz. Aynı şekilde bir insanın okuduğu okul (elbette ki istisnalar vardır ama...) da onun zekasını göstermez. Zira bence
önemli olan hayattaki başarıdır okuldaki değil...

Ne zamandır bu konuyla ilgili içimi dökmek istemiştim, kısmet bugüneymiş. Oh rahatladım valla...

Neyse ben de Serdar Ortaç'tan  " Seni Çöpe Atacağım Poşete Yazık" adlı şarkıyı açayım. ( Şaka şaka) :)

Herkese bol müzikli günler,
Z.

23 Eylül 2011 Cuma

İşte Bunu Seviyorum!

Geçtiğimiz aylarda nefret ettiğim şeyleri bir bir kaleme almıştım ya, heh şimdi de şu hayatta en sevdiğim şeyleri yazayım dedim. O halde başlıyorum...

İngiltere'yi...
Edebiyatı, okumayı, yazmayı...
Duvar kağıtlarını...
Notting Hill filmini ve de onun soundtrack'ini ( 20 küsür kere izlemişimdir bu filmi)
Kışın, dışarıda kar yağarken sinemaya gitmeyi, çıkışta ise sıcacık kestane yemeyi...
Filtre kahveyi...
Jazz müziği ( Norah Jones, Tony Bennet, Ella Fitzgerald ve Michael Bubble favorimdir)...
Kız arkadaşlarımla içki içip sapıtmayı, herşeye ama herşeye kahkalarla gülmeyi...
Votkanın Redbull'lu olanını...
Arnavutköy'deki Takanik adlı minik balıkçıyı...
Ailemi...
Blog'umu:)
Yeni yerler keşfetmeyi...
Burger King'in Ranch Sosunu...



İnançlı olmayı...
Fenerbahçe'deki Happy Moon's u ve bu keyifli mekanın Honey Mustard Sosunu ( Mutlaka burada bu sosu deneyin. Mutlaka... )
Çiçeklerden laleyi ve fulyayı...
Vapurla Avrupa Yakası'na geçmeyi...
Sıcacık poğaçayla yapılan kahvaltıları...
Fön çektirmeyi...
Esmer olmayı...
Shakespeare'i ve en sevdiğim oyunu Othello'yu...
Beşiktaşı...
Şener Şen'i...
Siyah göz kalemini...
Sevdiğim şarkıları ağbimin sesinden dinlemeyi (bknz
Derbi maçlarını...
Evimizde kurulan rakı sofralarını...
Early Grey çayı...
Kitap ayraçlarını, ingiliz usulü çay fincanlarını...
Gece yapılan uzun yolculukları...
İstanbul Üniversitesi'ni...
French ojeyi...
Nargile içmeyi...
Kuzenlerimi...
Erkek arkadaşımı...
Ve ailesini..
Bir espriyi sakız gibi uzatmayı...
Erkek çocuklarını... ( Yalnız mümkünse 2-3 yaşında olsunlar:) )
Şayeste yengemi... ( Bir tanedir o birtaneeee)
Kruvasanı...
Yağmurlu bir havada üzerime battaniyeyi çekip uyumayı...
Güneşli havada ise klimayı açıp uyumayı:)
Güneşlenmeyi...
Alışveriş yapmayı...
Başarılı olmayı...
Dior'un Addict parfümünü..
Nivea'nın vişneli lipstick'ini...
Moschino'nun UOMO erkek parfümünü...
İzlediğim bir film ya da kitap hakkında saatlerce yorum yapmayı ( okuldan gelen bir alışkanlık):)
Neşeli Günler ve Bizim Aile filmlerini sayısız kez izlemeyi...
Türk Sanat Müziği'ni...
Karamelli dondurmayı...
İri yüzükleri...
Yeşil eriği...
Hayal kurmayı ama daha çok onları gerçekleştirmeyi...
Yeni insanlarla tanışmayı...
Girdiğim her ortamda en çok konuşan olmayı...
Babamla playstation oynamayı...
Ayşe Kulin'i ve Virginia Woolf'u...

Ve son olarak bu blog'u takip eden, yorumlarını da esirgemeyen siz blogger'ları çok ama çok seviyorum:)

Sevgiler,
Z.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Ben Döndüm.

Tam 16 Haziran'dan beri yazmamışım. Küçükken de böyleydim ben. Günlük tutmaya başlardım, bir kaç ay yazardım sonra bir bakardım ki aylardır yazmamışım.

Hoş, o zamanlar anlatacak çok hikayem de yoktu aslında. Hergün okuldan eve, evden okula süregelen, ara sıra amcalara dayılara gidilen, bir kaç yakın arkadaşın doğum gününde eğlenilen rutin bir hayatım vardı ne de olsa:) Sınavdan pekiyi alırdım, gelip onu yazardım. Okulda hoşlandığım çocuk benden silgimi isterdi, yine gelip onu yazardım.



Şimdiyse herşey farklı. "Hohohoo şahane bir hayat yaşıyorum, bir gün o partide ertesi gün şu partideyim!" durumu yok elbette ama yine de her günüm ayrı bir atraksiyonla geçiyor.

Mesela bugün yakın arkadaşlarımdan birinin on güne kadar evleneceğini öğrendim. Kabaran saçlarımın beni daha fazla delirtmesine dayanamayarak Brezilya fönü yaptırmaya karar verdim ve kuaförden randevu aldım. Dockers tarafından eğlenceli olacağını düşündüğüm bir lansman partisine davet edildim. Kendime yeni bir kitap satın aldım ve daha ilk sayfasından onu çok sevdim. Röportaja gittim ve Esquire'ın Kasım sayısında yer alacak yeni bir ünlü isimle tanıştım.  

Eh, yazacak birşeylerim varmış demek ki... E peki bu uzun süredir yazmama olayım nedir benim?

Hemen söyleyeyim: iş hayatı.

Hele bir de işiniz yazı yazmaksa; evet bu durumun nedeni, kesinlikle iş hayatı.

Ama olsun en azından sevdiğim işi yapıyorum diyerek bu konuyu burada kesiyorum. Ben geri döndüm.Vallahi döndüm.

İnanmıyorsanız yarın da bloğuma uğrayın. Yeni bir yazı göreceksiniz. Yemin ederim ki... :)

Herkese sevgiler,
Z.

16 Haziran 2011 Perşembe

Nefret Ediyorum


Haydi başlayalım:)
Sevgili uğruna arkadaşlarını satan kızlardan...
Verdiğim bir kitabı kendi malıymış gibi katlayan, yırtıp mahveden arkadaşlardan...
Facebook ve Twitter'da, gittiği yerde çok eğlenmese bile "wouw çok eğleniyoruz @bilmem neresi" yazan insanlardan...
Rock müzik dinlendiğinde entel, pop müzik dinlendiğinde ise boş beyinli yakıştırması yapan zihinlerden...
Kendisini öven ukalalardan...
Gece yatağına yattığında o gün ödediği paraları hesaplayıp iç geçiren cimrilerden...
Fenerbahçe'den...
Metrobüste koltuk kapmak için birbirini ezen ayılardan...
Yolda yürürken laf atan kırolardan...
Mum ışığında, kemanlar eşliğinde edilen sözde romantik ama bence oldukça klişe olan evlilik tekliflerinden...
Zayıf olduğu halde "ayy kilo vermem lazım" diyen kadınlardan...
Görüşmek istemediğim insanlarla görüşmek zorunda bırakılmaktan...
Okuduğu okulun adını her cümlesinde geçiren insanlardan...
Fön çektirdiğimde yağan yağmurdan...
Bir erkek kendisine soru sorunca hemen kendisine asıldığını zanneden genç kızlardan...
Sigara içince büyüdüğünü sanan ergenlerden...
Garsona ukalaca davranan müşterilerden...
Bugün ne giydim temalı bloglardan...
Ayrıldığı sevgilisi hakkında atıp tutup, sonrasında o kişiyle barışabilen insanlardan...
Sevgilisine karım diye hitap eden kırolardan...
Trip atmaya bayılan arkadaşlardan..
Bir zamanlar kendilerininde genç olduğunu unutan ebeveynlerden...
Arabada emniyet kemeri takmamayı marifet sayan erkeklerden...
Ve bunlara aşık olan kızlardan...
Apartman görevlilerine bas bas bağıran komşulardan...
Ve yine apartman görevlilerini uşağı sanıp fatura yatırmaya dahi gönderen insanlardan...
Kısa mesafe diye size yapmadığını bırakmayan taksicilerden...
Minübüs yolunun sadece onlara mahsus olduğunu zanneden minübüs şoförlerinden...
Nilay Dorsa'dan ve boş beyninden...
Esra Ceyhan'ın her konuğuna yaptığı yalakalıklardan...
Feminizmin dozunu abartıp, bazen sırf muhalefet olmak için saçma sapan kadınları koruyan köşe yazarlarından...
Aziz Yıldırım'dan...
"Regliyim" demeye utanan kızlardan...
Peynirden...
Kediden...
Kısa kollu erkek gömleklerinden...
Evlenmeden önce porno cdleri olan fakat evlendikten sonra hanımefendi kesilen ünlülerden...
"Sevgilim izin vermiyor" cümlesini kuranlardan...
Kariyer planı olmayan ve koca parası yemeye meraklı genç kızlardan...
Evlenmeden yüzük takan çiftlerden...
Oruç tuttuğun için seni yadırgayan zihniyetten...
Sokakta sevgilinle sarmaş dolaş olunca namus bekçisi kesilen gerilerden...
Veeee...
Atatürk'e hakaret eden herkesten...
Nefret ediyorum.

"Sevdiğin birşey de yok mu yahu?" diyenlere... Yarın da sevdiklerimle buradayım:)

Sevgiler,
Z.

20 Mayıs 2011 Cuma

Büyük Birader Seni İzliyor!

George Orwell...
Tanır mısınız?
Kendimi bildim bileli kitap okumama rağmen, üniversitenin son yılında tanıştığım bu muhteşem yazar, hayatımda okuduğum en çarpıcı roman "1984" ile beni kendisine hayran bırakmıştı.


Okulda postmodern roman dersinde bu kitabı okuyacağımızı öğrendiğimde, ders çıkışı kitabı gidip almış, şöyle bir başını okuyunca da, kesin sıkıcı bir kitap diye sızlanmaya başlamıştım. Oysa okulda boş bir kitabın okutulmayacağını hatırlamam gerekirdi. Nitekim okumaya başlayıp bir 15 sayfa ilerleyince elimde tuttuğum bu romanın, diğerlerinden çok farklı olduğunu anlamıştım. Sonuçta, koskoca ingilizce kitabı, iki günde bitirdim, okula gitmeye dahi üşenen ben, bu romanın analizlerini yaptığımız dersleri kaçırmadım ve bir kez daha okuduğum bölüme hayran kaldım. Hal böyle olunca da üşenmedim, kitabı size tanıtmayı bir borç bildim fakat dersten hatırladığım yorumları bir başka yazıya sakladım. Ne de olsa; her bir sayfasında yorumlanacak pek çok öğe barındıran bu kitabın analizleri en az 3 post olur. O nedenle bunları da vakit bulur bulmaz paylaşacağımı hatırlatıyor ve kitabın konusuna geçiyorum. İşte 1984...

Kitap "Big Brother is watching you!" ( Büyük Birader seni izliyor) cümlesiyle başlıyor. Başlangıçta bunun ne demek olduğunu anlayamıyorsunuz ama bir kaç sayfa sonra bu büyük biraderin, ülkede hüküm süren totaliter rejimin başı olduğunu, ülkenin her tarafında tele ekranların ve mikrofonların yer aldığını görüyor; tüm bunların ise devletin, vatandaşlara bir paranoya yaşatarak, onları suç! işlemekten alı koyma çabası olduğunu farkediyorsunuz. Burada suçun yanına bir ünlem işareti koyuyoruz çünkü Orwell'ın yarattığı bu ütopik ülkede "suç" eşittir "herşey" demek. Örneğin; cinsellik suç, aşık olmak suç, hükümet hakkında bırakın olumsuz bir yorum yapmayı, aklınızdan olumsuz birşey geçirmek dahi suç. Zaten düşünce polislerinin kol gezdiği bu ülkede, düşüncenin kendisi en büyük suç.


İşte ülkenin her yerinde Büyük Birader seni izliyor yazılı pankartların asılı olması, insanların totaliter rejimin varlığını hatırlamaları için bir uyarı niteliği taşıyor. Tele ekranlar ve mikrofonlar arasında (evlerde dahi) sürekli izlendiğini düşünerek yaşayan ve bunu düşündüğünü belli etmemeye çalışan vatandaşlarda bu nedenle büyük bir korku ve paranoya baş gösteriyor. Çünkü etrafınızdaki herkes düşünce polisi olabilir ve yaptığınız ya da söylediğiniz herşey sizi ölüme götürebilir. Devlet insanlar üzerinde öylesine bir baskı kuruyor ve insanların beynini öylesine güçlü yıkıyor ki; bir gün küçüçük bir çocuk, babasının devlet hakkında söylediği olumsuz bir söz yüzünden, onu düşünce polislerine ihbar edebiliyor.


Ülkede hakim olan rejim öylesine baskın bir hal alıyor ki; dildeki sözcük sayısı azaltılarak, insanların birşeyi farklı yollardan anlatmaları engelleniyor ve düşüncenin sınırları çiziliyor.


Ve vatandaşların hiç biri bu duruma sesini çıkaramıyor, herkes olayların farkında fakat bir zamanlar zorla doğru olduğuna inandırıldıkları şeyleri artık onlarda benimsiyor. Neden? Çünkü büyük birader onları izliyor!

İşte geçmiş olayların kaydedildiği belgeleri, kitapları ve hatta gazeteleri partinin çıkarları doğrultusunda değiştirmekle görevli bir parti üyesi olan kitabın kahramanı Winston Smith, böylesine bir düzende yaşıyor. Ve artık içten içe bu baskıdan bıkan Smith, birgün işleyebileceği en büyük iki suçu işliyor: Düşünüyor ve aşık oluyor. Sonrasında ise...

Burada kesiyorum ve tüm kalbimle size yalvarıyorum: BU KİTABI OKUYUN! :)
Sevgiler,
Z.

17 Mayıs 2011 Salı

Assos'da Bir Tatlı Huzur

İş hayatının yoğun temposundan dolayı, bu bloğa bir türlü zaman ayıramıyorum. Oysa buraya yazamadığım zamanlarda o kadar çok keyifli olaylar yaşandı ki...

İşte Assos yolculuğum da bu keyifli olaylardan biriydi. İnanılmaz şirin bir motelde kalıp Assos'un harika köylerini gezdiğimiz bu keyif dolu geziyi burada paylaşmadan olmaz diyorum ve sizi fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum. Keyfini çıkarın...

Fotoğraflar: Uluç Özcü


Motelimizin şirin bahçesi


Odalarımız bu şekildeydi


Herşeyin taptaze geldiği kahvaltımızın sadece ufak bir bölümü:)




Suyun berraklığına bakar mısınız?


Ziyaret ettiğimiz ilk köy


Gördüğüm en mükemmel kahve sunumu :)


Bu motele bayıldık!


Zeus Altarı'ndan bir görünüm



Assos'da bir iç mimarlık ofisi


Köyün yerlilerinden bir genç kız



Evin güzelliğine ne diyorsunuz?









Bu şirin köy bakkalında yok yok! Halis zeytinyağları, zeytinler, kekikler, sakız reçelleri ve dahası...



Karabaş :)


Esquire ekibinin bir bölümü:)


Assos Eczanesi



Umarım sizin de yolunuz bir gün Assos'a düşer ve bu keyifli yörede, bir tatlı huzur da siz yaşarsınız. Bu arada bu gezi sonrası bir de Çanakkale Şehitliği'ne uğradık, fakat artık o da başka bir yazıda...

Son olarak merak edenler için kaldığımız şirin motelin internet sitesi; Çiçekli Bahçe

Sevgiler,
Z.

24 Nisan 2011 Pazar

BU KARTLAR ÇİÇEK AÇIYOR!

Çok sevdiğim bir aile dostumuz Facebook'ta beni bir tebrik kartı resminde etiketleyince, şöyle bir göz ucuyla bakıp, bu kartların yer aldığı grubuda ayıp olmasın diye beğenip, Facebook'tan çıkmıştım. Muhtemelen o sırada, ya arkadaşlarımla derin bir sohbete dalmıştım, ya iş yerinde çalışıyordum ya da dizi falan seyrediyordum herhalde, bilemiyorum. Ama boş boş oturmadığıma eminim. Öyle olsa, bu kartların farkını mutlaka görür, burada da kesinlikle paylaşırdım.


Nitekim geçen gün aklıma gelince üşenmedim, açtım internet sitesini, inceledim ve inanamadım. Ne de olsa; görünüşte bu kartlar hepimizin bildiği normal tebrik kartlarıydı fakat bir özelliği, onları diğerlerinden ayırıyordu. Bu kartlar, toprağa ekip, suladığınız zaman çiçek açıyordu! Hayır, sandığınız gibi şaka yapmıyorum, gerçekten onlar ağaçtan kağıt değil, kağıttan ağaçlar ve çiçekler üretiyorlardı.


Yılbaşı tebrik kartlarından tutun da, davet ve kutlama kartlarına kadar, hatta kartvizitler, kitap ayraçları, cd sunum kapları ve masa takvimlerine kadar herşey, size göre işlevini tamamladığında, eğer onları toprağa ekerseniz, rengarenk çiçekler açıyor.












Kartların yanında nasıl ekim yapacağınızı ve ne kadar süre boyunca sulamanız gerektiğinin de yazdığını hatırlatayım. Özellikle doğaya önem veren pek çok büyük şirketin tercihi olan bu kartları, sizde sevdiklerinize gönderebilirsiniz.


Ben en çok takvim olanları beğendim çünkü o yıl bittiğinde, o takvimler çöpe gitmek yerine,  toprağa ekilebiliyor. Çok ama çok güzel bir fikir, öyle değil mi?


İşte bu yüzden, sizde sevdiklerinize, bu çok özel kartlardan göndermek isterseniz, TohumKart'ın internet sitenize hemen bir göz atın derim. Hem doğayı korumak için, hem de alışılmışın dışına çıkıp, sevdiklerinize farklı bir hediye sunmak için...
 Internet sitesi için; TIKLA
Facebook sayfası için; TIKLA


Sevgiler,
Z.

20 Nisan 2011 Çarşamba

İçki Lambaları

Benim gibi içkiyle pek arası olmayanların dahi beğeneceğini düşündüğüm bu içki lambalarını http://www.bunlardanistiyorum.com/  sitesinden 69 TL' ye satın alabilir, içki içmeyi seven arkadaşlarınıza hediye edebilirsiniz.

Bu arada "Eee ısıdan dolayı cam çatlamaz mı?" diyenlere küçük bir not: Merak etmeyin, bu şişeler sizin tekelden aldıklarınızdan değil, tamamen ısıya dayanıklı camdan yapılmış özel üretimler. Yani gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

Ben en çok ilk resimdekini beğendim, ya siz?






"TÜRKAN" MAYIS AYINDA VİZYONDA


Türkan Saylan ismini, profesör olduğunu, cüzzam hastalığına çare bulduğunu uzun zamandır bilsem de, aslında bu harika kadını gerçekten tanımam bir yıl öncesine dayanır. Ne de olsa, Ayşe Kulin’in Türkan kitabıdır bana Türkan Saylan’ı gerçekten tanıtan;  hayatını, yaşadıklarını, cüzzam hastalarına çare olmak uğruna katlanmak zorunda kaldıklarını ve aslında nasıl bir hayat hak edip, ne kadar farklı bir hayat yaşadığını…
Kitabı okurken öğrendim ki; bu kadın tüm zamanını mesleğine ve insanlığa adayıp, kendisine vakit ayıramadığı için kocasından dayak yemişti. Ve yine aynı kadın, yediği tokadı hazmedemeyip, güçlü bir kadın gibi davranarak, çocuklarını, siyasi olaylara rağmen, babasız büyütme kararı vermişti.
Okumaya devam ettim ve yorgun argın geldiği gece nöbetlerini, ne zor şartlar altında araştırmalar yaptığını, üstelik devlet tarafından önüne konan binlerce engeli öğrendim.
Bir gün hocalarıyla birlikte hastaneyi gezerken, hastanenin bir bölümünde kaderlerine terk edilmiş olan cüzzam hastalarını fark ettiğini ve diğer öğrenciler hastalara yaklaşmaya dahi çekinirken, onun çoktan bu hastalara yardım etmeyi kafasına koyduğunu öğrendim. 
Başkalarının hastalığına çare olurken, kendi hastalığına çare bulamadığını, zaten onu ölüme götürecek olan bu hastalığın, çok da umurunda olmadığını öğrendim.
Şehir dışından tedavi olmak için gelen ve kalacak yerleri olmayan hastalara kendi evinin kapısını açtığını, onlara iş bulduğunu, çocuklarını okuttuğunu öğrendim.

Maddi yetersizlikler yüzünden okuyamayan diğer çocuklar için, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ni kurduğunu öğrendim.
Ve ben, ne yazık ki, hastalığının son günlerinde, polisler tarafından evi basılan, yine de ses etmeyen bu insanın, nasıl vatan haini ilan edildiğini öğrendim.
Okudukça öğrendim, öğrendikçe ağladım. Kitabı bitirip arkama yaslandığımda ise, nasıl boş bir hayat yaşadığımı farkedip, utandım.
Yani diyeceğim o ki; çok çok güzel anlatmış Ayşe Kulin, hepinize şiddetle tavsiye ederim.
Kitabın dışında burada bahsetmek istediğim asıl konu ise mayıs ayında vizyona girecek olan “Türkan” filmi. Polislerin, bu değerli kadının evini basarken çekilen sahnelerinden oluşan fragmanı izlerken, hem gözlerim doldu, hem de müthiş bir sinir tüm benliğimi sardı. 
Ne yaparlarsa yapsınlar, umarım, bu değerli insanı tanımamızı sağlayacak daha çoook filmler yapılır, çoook kitaplar yazılır.
Dediğim gibi, güçlü oyuncu kadrosuyla "Türkan" mayıs ayında vizyonda.
Her Türk gencinin, gidip, görüp izlemesi dileğiyle…

Filmin fragmanı için;  TIKLAYIN

Sevgiler,Z.

8 Nisan 2011 Cuma

Evlenmedik. Sadece Sevgiliyiz !

Biz Türk milleti gerçekten ilişki denilince farklı birşey algılıyoruz bence. Birisiyle çıkmaya başladığımızda evlendiğimizi falan sanıyoruz, öyle davranıyoruz. Ailelerimizde öyle. Sanki yeni bir ilişkiye başlamamışız da, evlenmişiz mübarek. Yok artık demeyin çünkü abartmadığımı siz de biliyorsunuz :) 

Anneleri düşünün mesela. 

Erkek arkadaşlardan damat, kız arkadaşlardan gelin diye söz ederler.“Ne iş yapıyor?”diye de sorarlar, kız eğer misal, avukatsa, “Ohh ne güzel avukat eşin olacak.” derler. Aynı şey erkekler için de geçerlidir tabi. Ne demek” Avukat eşin olacak” ? Evlenmedik ki biz, sadece bir ilişki yaşıyoruz. Yok, anlamazlar.

Gerçi çiftlerde öyledir.. İlla gelecekle ilgili hayaller kurulacak, sevgilin psikopatlık derecesinde sahiplenilecek, kıskançlık adı altında karşındakine hayat zindan edilecek. Kız ,erkek arkadaşlarıyla görüşmeyecek, erkek de kız arkadaşlarını defterden silecek. Bu neredeyse çevremde gördüğüm bütün ilişkilerde kanun, yasa. 

Bitti mi? Bitmedi..

Mc.Donald’s ta elele sipariş verip, sonra tepsiyi tek elle tutarak, diğeri ile de sevgilisinin elini tutmaya çalışanlar, Facebook profilinde henüz ilişkinin başlarında bilmem kim, bilmem kimle evli diye ilişki modunu değiştirenler.. Daha evlenmeden birbirine karım, kocam diye hitap eden arkadaşlarım var benim. 

Sevgilisinin soyadıyla kendisine e-mail hesabı açan nice kızlar.. Kız arkadaşına başka erkekler yaklaşmasın diye, uyduruk bir teneke parçasını yüzük diye alıp, üstüne bir de kızı ,takması için zorlayan nice erkekler... 

Merak ediyorum bu insanlar evlenmeye bu kadar meraklılarsa neden evlenmiyorlar? Daha bu yaşta ne evliliği diyorlarsa, neden o zaman sevgilileriyle sanki evlenmişler gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Yok daha askerlik var, hem maddi açıdan daha hazır değiliz gibi nedenlerse evlenmemelerine sebep, o zaman aceleleri ne yine anlamıyorum. Madem hiç birşey hazır değil şuan ve bunlar hazır olduğunda zaten evleneceksiniz, o zaman sevgili olmanın tadını çıkarsanıza, anı yaşasanıza. Zaten ölmez sağ kalırsanız, üstüne bir de birbirinize deli gibi aşıksanız, bir 50 yıl kadar evli kalacaksınız. O halde bu acele niye:) 


Fotoğraf: Crysheis


Bakın ne diyeceğim.. Bence sevgili olmak çok güzeldir, biryandan istediğiniz anda çekip gidebilme özgürlüğü tanır size, bir yandan da delicesine bağlanma hakkı. Ve bence sevgili olmak, hem sevgili üzerinde hak iddaa etme, hem de aslında hiç bir hakkın olmama durumudur ki insana kaybetme korkusu yaşatır, o nedenle de ayrı bir heyecanlıdır. 

Yanlış anlaşılmasın, karşı olduğum şey aslında evlilik değil, sadece sevgiliyken evliymiş gibi davranmak bana komik geliyor. Çünkü,şimdi sevgilinizin verdiği o yüzüğü takınca, ileride takacağınız yüzük sizin için sadece daha pahalı bir yüzük olmayacak mı? 

Zaten evlenmeden önce taktığınız için o yüzüğü, bence sizin için ayrı bir anlamı kalmayacak. Yada ilişkiniz boyunca sevgilinize kocam yada karım diye hitap ettiğiniz sürece, evlendikten sonra o kelimelerin sizin için ne anlamı kalacak? 

Evli gibi davranmaya bu kadar meraklı yaşıtlarım için söylüyorum; Sevgili olmak birkaç yıl sürer, evlilik ise ömür boyu. Kıssadan hisse, ömrünüzde evliliğe nazaran çok daha az yaşayabileceğiniz şu bir kaç yılınızın tadını çıkarın bence. Sonra “çooook” ararsınız. 

Bu yazıyı theFemme e dergideki köşem için yazmıştım, oradan okumak isteyenler için ;


Oh be blog alemine geri döndüm, herkese merhabaaaaa:)

Z.

20 Mart 2011 Pazar

Esquire'da Bir Zeynep

Bloglar kapalıyken kimimizin hayatı oldukça sıradan geçmiştir, kimimizin başına kötü şeyler gelmiştir, kimimiz ise belki de hayatı boyunca unutamayacağı anlar yaşamıştır, kim bilir. Sanırım ben şanslı olanlardanım.

Tahmin edebileceğiniz gibi, çoğu blogger'ın hayalidir bir dergide yada gazetede çalışmak. O halde itiraf edeyim, başlangıçta sırf sıkıntıdan açmış olsam da bu blog u, bir süre sonra ben de bir dergide yada gazetede çalışmayı hayal ettim, hatta etmekle kalmadım, bu uğurda pek çok yere yazılarımı gönderdim, başvurular yaptım.

 Bir yandan da yazmaya devam ettim tabi, çevremdeki insanlar beğendikçe yazdım, yazdıkça da beğenildim.



Ne de olsa artık tam olarak durmak istediğim yeri biliyordum. Ne istediğimi bildiğim için inandım, uğraştım ve geçtiğim 7 aşamanın sonucunda nihayet Turkuvaz Medya Grubu'na ait Esquire dergisine alındım !

Bundan böyle gerçekten istediğim sektörde çalışacağım, bu kadar istekli ve en önemlisi heyecanlı olduğum için de inanıyorum ki, çok başarılı olacağım.

Yazı hazırlayacağım, röportaj yapacağım, o derginin her sayfasına bir şekilde dokunacağım.

Yani demem o ki, ben artık Esquire 'dayım.

Yaşasın ! :)

16 Mart 2011 Çarşamba

Mimlenmek Güzeldir

Nihayet bu saçma yasak kalktı ve bloguma kavuştum ! Blogu açar açmaz  çoook severek takip ettiğim giz'li teras tarafından mimlendiğimi farkettim ve hemen soruları cevaplamaya koyuldum.

Ben cevaplarken çok keyif aldım, umarım siz de okurken aynı keyfi alırsınız.


*Hayalinizdeki meslek nedir?
 Çocukluk hayalim yüksek topuklar, kalem etekler giyebileceğim bir iş kadını olmaktı. Nitekim oldum da. 6 aydır bir Amerikan şirketinde pazarlama asistanı olarak çalışıyorum. Fakat bu 6 ayın sonunda aslında çocukluk hayalimin tam bir fiyasko olduğunu görmem sizi ne kadar şaşırtır bilemiyorum. Şimdi ise tek hayalim basın da çalışmak ve işin bu kısmına çok ama çok yaklaştım( detaylar yarın). En çok istediğim şey ise bir kitap yazmak ve evet yazacağım !

*Kışın sürmeyi en sevdiğiniz parfüm?
 Yaz kış kesinlikle Dior Addict.

*Çay mı? Kahve mi? şekerli/sütlü,sütsüz?
  Çay, hem de earl grey olanından :)

*En önemli makyaj hileniz?
 Öyle bir hilem hiç olmadı ne yazık ki.

* Tam şuanda kucağınıza bir cin düşseydi ve 3 dilek hakkınız olduğunu söyleseydi, ne olurdu?
 Sevdiklerime uzun bir ömür dilerdim, hep 24 yaşında kalmayı ve Messi'nin Beşiktaş'a gelmesini :)

* Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve tatlı. Bu öğünlerden ömrünüz boyunca yalnızca bir tanesini seçmek zorunda kalsanız, hangisi olurdu?
Tüm arkadaşlarım bilir benim için kahvaltı , peyniri bırakın yemeyi, dokunamadığım için, nutella, poğaça ve salamdan oluşur. O nedenle tercihimi akşam yemeğinden yana kullanıyorum.

*Eğer Hello Kitty olsaydınız kurdelanız ne renk olurdu?
Çok uçuk pembe ve çok uçuk sarı olurdu.

*Eğer ömrünüz boyunca yalnızca bir tane takı takma seçeneğiniz olsaydı bu ne olurdu?
Erkek arkadaşımın aldığı kolye olurdu herhalde, zaten çok takı takmayı sevmem, bu idealdir :) Bir de tercihimi taşlı gümüş swatch yüzüğümden yana da kullanabilirdim.

*Sahip olmak istediğiniz bir yetenek?
Evde babam ve abim pek çok müzik aletini çalabiliyorken ben kendimi oldukça yeteneksiz hissediyorum. Onların yanında keman çalabilmeyi isterdim sanırım.

*Bitince almaya devam edeceğiniz bir kozmetik ürünü?
 Saçlarımın çabuk yağlanmasını önleyen bir sabun kullanıyorum, bittiği an, anında alırım affetmem :)

* Eğer geleceği görme şansınız olsaydı, görmek ister miydiniz?Evetse tam olarak neyi görmek isterdiniz?
Geleceği görmeyi kesinlikle istemezdim, çünkü o zaman "umut" kalmazdı ve umut olmayınca da yaşamanın bir anlamı olmazdı.

*Gizli ünlü aşkınız kim?
Biliyorum biraz kıroca ama futbolculara karşı ayrı bir sempatim var ve sanırım gizli aşkım İbrahim Toraman. Biraz kıroca demiştim amaaa:)

*Neden blog tutmaya başladınız?
İlk başlarda tamamen sıkıntıdan, sonraları basına geçmek için bir adım olması açısından, şimdiyse kesinlikle bir tutku olduğundan...

Yazının başında belirttiğim gibi artık bloglar açıldı ! Yani beni ararsanız yine buralardayım :)

Sevgıler, Z.

28 Şubat 2011 Pazartesi

COSMOPOLITAN ve COSMOGIRL Mart Sayısındayım !

Evettt, evett tam da başlıkta okuduğunuz gibi bu iki dergide bu ay ben de varım :)

Cosmopolitan'da "Sevgiliyle Arkadaş Olmanın Sınırı Var" başlıklı yazımı 190,191 ve 192. sayfalarda bulabilirsiniz.

Bir zamanlar ergen bir genç kız iken elimden düşürmediğim Cosmogirl'de ise bir başka yazım sayfa 92 de yer almış.



Yani Mart ayı benim için güzel başladı, umarım bu yıl böyle devam eder. Tabi sizin için de :)

Sevgilerimle,
Z.