16 Haziran 2011 Perşembe

Nefret Ediyorum


Haydi başlayalım:)
Sevgili uğruna arkadaşlarını satan kızlardan...
Verdiğim bir kitabı kendi malıymış gibi katlayan, yırtıp mahveden arkadaşlardan...
Facebook ve Twitter'da, gittiği yerde çok eğlenmese bile "wouw çok eğleniyoruz @bilmem neresi" yazan insanlardan...
Rock müzik dinlendiğinde entel, pop müzik dinlendiğinde ise boş beyinli yakıştırması yapan zihinlerden...
Kendisini öven ukalalardan...
Gece yatağına yattığında o gün ödediği paraları hesaplayıp iç geçiren cimrilerden...
Fenerbahçe'den...
Metrobüste koltuk kapmak için birbirini ezen ayılardan...
Yolda yürürken laf atan kırolardan...
Mum ışığında, kemanlar eşliğinde edilen sözde romantik ama bence oldukça klişe olan evlilik tekliflerinden...
Zayıf olduğu halde "ayy kilo vermem lazım" diyen kadınlardan...
Görüşmek istemediğim insanlarla görüşmek zorunda bırakılmaktan...
Okuduğu okulun adını her cümlesinde geçiren insanlardan...
Fön çektirdiğimde yağan yağmurdan...
Bir erkek kendisine soru sorunca hemen kendisine asıldığını zanneden genç kızlardan...
Sigara içince büyüdüğünü sanan ergenlerden...
Garsona ukalaca davranan müşterilerden...
Bugün ne giydim temalı bloglardan...
Ayrıldığı sevgilisi hakkında atıp tutup, sonrasında o kişiyle barışabilen insanlardan...
Sevgilisine karım diye hitap eden kırolardan...
Trip atmaya bayılan arkadaşlardan..
Bir zamanlar kendilerininde genç olduğunu unutan ebeveynlerden...
Arabada emniyet kemeri takmamayı marifet sayan erkeklerden...
Ve bunlara aşık olan kızlardan...
Apartman görevlilerine bas bas bağıran komşulardan...
Ve yine apartman görevlilerini uşağı sanıp fatura yatırmaya dahi gönderen insanlardan...
Kısa mesafe diye size yapmadığını bırakmayan taksicilerden...
Minübüs yolunun sadece onlara mahsus olduğunu zanneden minübüs şoförlerinden...
Nilay Dorsa'dan ve boş beyninden...
Esra Ceyhan'ın her konuğuna yaptığı yalakalıklardan...
Feminizmin dozunu abartıp, bazen sırf muhalefet olmak için saçma sapan kadınları koruyan köşe yazarlarından...
Aziz Yıldırım'dan...
"Regliyim" demeye utanan kızlardan...
Peynirden...
Kediden...
Kısa kollu erkek gömleklerinden...
Evlenmeden önce porno cdleri olan fakat evlendikten sonra hanımefendi kesilen ünlülerden...
"Sevgilim izin vermiyor" cümlesini kuranlardan...
Kariyer planı olmayan ve koca parası yemeye meraklı genç kızlardan...
Evlenmeden yüzük takan çiftlerden...
Oruç tuttuğun için seni yadırgayan zihniyetten...
Sokakta sevgilinle sarmaş dolaş olunca namus bekçisi kesilen gerilerden...
Veeee...
Atatürk'e hakaret eden herkesten...
Nefret ediyorum.

"Sevdiğin birşey de yok mu yahu?" diyenlere... Yarın da sevdiklerimle buradayım:)

Sevgiler,
Z.

20 Mayıs 2011 Cuma

Büyük Birader Seni İzliyor!

George Orwell...
Tanır mısınız?
Kendimi bildim bileli kitap okumama rağmen, üniversitenin son yılında tanıştığım bu muhteşem yazar, hayatımda okuduğum en çarpıcı roman "1984" ile beni kendisine hayran bırakmıştı.


Okulda postmodern roman dersinde bu kitabı okuyacağımızı öğrendiğimde, ders çıkışı kitabı gidip almış, şöyle bir başını okuyunca da, kesin sıkıcı bir kitap diye sızlanmaya başlamıştım. Oysa okulda boş bir kitabın okutulmayacağını hatırlamam gerekirdi. Nitekim okumaya başlayıp bir 15 sayfa ilerleyince elimde tuttuğum bu romanın, diğerlerinden çok farklı olduğunu anlamıştım. Sonuçta, koskoca ingilizce kitabı, iki günde bitirdim, okula gitmeye dahi üşenen ben, bu romanın analizlerini yaptığımız dersleri kaçırmadım ve bir kez daha okuduğum bölüme hayran kaldım. Hal böyle olunca da üşenmedim, kitabı size tanıtmayı bir borç bildim fakat dersten hatırladığım yorumları bir başka yazıya sakladım. Ne de olsa; her bir sayfasında yorumlanacak pek çok öğe barındıran bu kitabın analizleri en az 3 post olur. O nedenle bunları da vakit bulur bulmaz paylaşacağımı hatırlatıyor ve kitabın konusuna geçiyorum. İşte 1984...

Kitap "Big Brother is watching you!" ( Büyük Birader seni izliyor) cümlesiyle başlıyor. Başlangıçta bunun ne demek olduğunu anlayamıyorsunuz ama bir kaç sayfa sonra bu büyük biraderin, ülkede hüküm süren totaliter rejimin başı olduğunu, ülkenin her tarafında tele ekranların ve mikrofonların yer aldığını görüyor; tüm bunların ise devletin, vatandaşlara bir paranoya yaşatarak, onları suç! işlemekten alı koyma çabası olduğunu farkediyorsunuz. Burada suçun yanına bir ünlem işareti koyuyoruz çünkü Orwell'ın yarattığı bu ütopik ülkede "suç" eşittir "herşey" demek. Örneğin; cinsellik suç, aşık olmak suç, hükümet hakkında bırakın olumsuz bir yorum yapmayı, aklınızdan olumsuz birşey geçirmek dahi suç. Zaten düşünce polislerinin kol gezdiği bu ülkede, düşüncenin kendisi en büyük suç.


İşte ülkenin her yerinde Büyük Birader seni izliyor yazılı pankartların asılı olması, insanların totaliter rejimin varlığını hatırlamaları için bir uyarı niteliği taşıyor. Tele ekranlar ve mikrofonlar arasında (evlerde dahi) sürekli izlendiğini düşünerek yaşayan ve bunu düşündüğünü belli etmemeye çalışan vatandaşlarda bu nedenle büyük bir korku ve paranoya baş gösteriyor. Çünkü etrafınızdaki herkes düşünce polisi olabilir ve yaptığınız ya da söylediğiniz herşey sizi ölüme götürebilir. Devlet insanlar üzerinde öylesine bir baskı kuruyor ve insanların beynini öylesine güçlü yıkıyor ki; bir gün küçüçük bir çocuk, babasının devlet hakkında söylediği olumsuz bir söz yüzünden, onu düşünce polislerine ihbar edebiliyor.


Ülkede hakim olan rejim öylesine baskın bir hal alıyor ki; dildeki sözcük sayısı azaltılarak, insanların birşeyi farklı yollardan anlatmaları engelleniyor ve düşüncenin sınırları çiziliyor.


Ve vatandaşların hiç biri bu duruma sesini çıkaramıyor, herkes olayların farkında fakat bir zamanlar zorla doğru olduğuna inandırıldıkları şeyleri artık onlarda benimsiyor. Neden? Çünkü büyük birader onları izliyor!

İşte geçmiş olayların kaydedildiği belgeleri, kitapları ve hatta gazeteleri partinin çıkarları doğrultusunda değiştirmekle görevli bir parti üyesi olan kitabın kahramanı Winston Smith, böylesine bir düzende yaşıyor. Ve artık içten içe bu baskıdan bıkan Smith, birgün işleyebileceği en büyük iki suçu işliyor: Düşünüyor ve aşık oluyor. Sonrasında ise...

Burada kesiyorum ve tüm kalbimle size yalvarıyorum: BU KİTABI OKUYUN! :)
Sevgiler,
Z.

17 Mayıs 2011 Salı

Assos'da Bir Tatlı Huzur

İş hayatının yoğun temposundan dolayı, bu bloğa bir türlü zaman ayıramıyorum. Oysa buraya yazamadığım zamanlarda o kadar çok keyifli olaylar yaşandı ki...

İşte Assos yolculuğum da bu keyifli olaylardan biriydi. İnanılmaz şirin bir motelde kalıp Assos'un harika köylerini gezdiğimiz bu keyif dolu geziyi burada paylaşmadan olmaz diyorum ve sizi fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum. Keyfini çıkarın...

Fotoğraflar: Uluç Özcü


Motelimizin şirin bahçesi


Odalarımız bu şekildeydi


Herşeyin taptaze geldiği kahvaltımızın sadece ufak bir bölümü:)




Suyun berraklığına bakar mısınız?


Ziyaret ettiğimiz ilk köy


Gördüğüm en mükemmel kahve sunumu :)


Bu motele bayıldık!


Zeus Altarı'ndan bir görünüm



Assos'da bir iç mimarlık ofisi


Köyün yerlilerinden bir genç kız



Evin güzelliğine ne diyorsunuz?









Bu şirin köy bakkalında yok yok! Halis zeytinyağları, zeytinler, kekikler, sakız reçelleri ve dahası...



Karabaş :)


Esquire ekibinin bir bölümü:)


Assos Eczanesi



Umarım sizin de yolunuz bir gün Assos'a düşer ve bu keyifli yörede, bir tatlı huzur da siz yaşarsınız. Bu arada bu gezi sonrası bir de Çanakkale Şehitliği'ne uğradık, fakat artık o da başka bir yazıda...

Son olarak merak edenler için kaldığımız şirin motelin internet sitesi; Çiçekli Bahçe

Sevgiler,
Z.

24 Nisan 2011 Pazar

BU KARTLAR ÇİÇEK AÇIYOR!

Çok sevdiğim bir aile dostumuz Facebook'ta beni bir tebrik kartı resminde etiketleyince, şöyle bir göz ucuyla bakıp, bu kartların yer aldığı grubuda ayıp olmasın diye beğenip, Facebook'tan çıkmıştım. Muhtemelen o sırada, ya arkadaşlarımla derin bir sohbete dalmıştım, ya iş yerinde çalışıyordum ya da dizi falan seyrediyordum herhalde, bilemiyorum. Ama boş boş oturmadığıma eminim. Öyle olsa, bu kartların farkını mutlaka görür, burada da kesinlikle paylaşırdım.


Nitekim geçen gün aklıma gelince üşenmedim, açtım internet sitesini, inceledim ve inanamadım. Ne de olsa; görünüşte bu kartlar hepimizin bildiği normal tebrik kartlarıydı fakat bir özelliği, onları diğerlerinden ayırıyordu. Bu kartlar, toprağa ekip, suladığınız zaman çiçek açıyordu! Hayır, sandığınız gibi şaka yapmıyorum, gerçekten onlar ağaçtan kağıt değil, kağıttan ağaçlar ve çiçekler üretiyorlardı.


Yılbaşı tebrik kartlarından tutun da, davet ve kutlama kartlarına kadar, hatta kartvizitler, kitap ayraçları, cd sunum kapları ve masa takvimlerine kadar herşey, size göre işlevini tamamladığında, eğer onları toprağa ekerseniz, rengarenk çiçekler açıyor.












Kartların yanında nasıl ekim yapacağınızı ve ne kadar süre boyunca sulamanız gerektiğinin de yazdığını hatırlatayım. Özellikle doğaya önem veren pek çok büyük şirketin tercihi olan bu kartları, sizde sevdiklerinize gönderebilirsiniz.


Ben en çok takvim olanları beğendim çünkü o yıl bittiğinde, o takvimler çöpe gitmek yerine,  toprağa ekilebiliyor. Çok ama çok güzel bir fikir, öyle değil mi?


İşte bu yüzden, sizde sevdiklerinize, bu çok özel kartlardan göndermek isterseniz, TohumKart'ın internet sitenize hemen bir göz atın derim. Hem doğayı korumak için, hem de alışılmışın dışına çıkıp, sevdiklerinize farklı bir hediye sunmak için...
 Internet sitesi için; TIKLA
Facebook sayfası için; TIKLA


Sevgiler,
Z.

20 Nisan 2011 Çarşamba

İçki Lambaları

Benim gibi içkiyle pek arası olmayanların dahi beğeneceğini düşündüğüm bu içki lambalarını http://www.bunlardanistiyorum.com/  sitesinden 69 TL' ye satın alabilir, içki içmeyi seven arkadaşlarınıza hediye edebilirsiniz.

Bu arada "Eee ısıdan dolayı cam çatlamaz mı?" diyenlere küçük bir not: Merak etmeyin, bu şişeler sizin tekelden aldıklarınızdan değil, tamamen ısıya dayanıklı camdan yapılmış özel üretimler. Yani gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

Ben en çok ilk resimdekini beğendim, ya siz?






"TÜRKAN" MAYIS AYINDA VİZYONDA


Türkan Saylan ismini, profesör olduğunu, cüzzam hastalığına çare bulduğunu uzun zamandır bilsem de, aslında bu harika kadını gerçekten tanımam bir yıl öncesine dayanır. Ne de olsa, Ayşe Kulin’in Türkan kitabıdır bana Türkan Saylan’ı gerçekten tanıtan;  hayatını, yaşadıklarını, cüzzam hastalarına çare olmak uğruna katlanmak zorunda kaldıklarını ve aslında nasıl bir hayat hak edip, ne kadar farklı bir hayat yaşadığını…
Kitabı okurken öğrendim ki; bu kadın tüm zamanını mesleğine ve insanlığa adayıp, kendisine vakit ayıramadığı için kocasından dayak yemişti. Ve yine aynı kadın, yediği tokadı hazmedemeyip, güçlü bir kadın gibi davranarak, çocuklarını, siyasi olaylara rağmen, babasız büyütme kararı vermişti.
Okumaya devam ettim ve yorgun argın geldiği gece nöbetlerini, ne zor şartlar altında araştırmalar yaptığını, üstelik devlet tarafından önüne konan binlerce engeli öğrendim.
Bir gün hocalarıyla birlikte hastaneyi gezerken, hastanenin bir bölümünde kaderlerine terk edilmiş olan cüzzam hastalarını fark ettiğini ve diğer öğrenciler hastalara yaklaşmaya dahi çekinirken, onun çoktan bu hastalara yardım etmeyi kafasına koyduğunu öğrendim. 
Başkalarının hastalığına çare olurken, kendi hastalığına çare bulamadığını, zaten onu ölüme götürecek olan bu hastalığın, çok da umurunda olmadığını öğrendim.
Şehir dışından tedavi olmak için gelen ve kalacak yerleri olmayan hastalara kendi evinin kapısını açtığını, onlara iş bulduğunu, çocuklarını okuttuğunu öğrendim.

Maddi yetersizlikler yüzünden okuyamayan diğer çocuklar için, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ni kurduğunu öğrendim.
Ve ben, ne yazık ki, hastalığının son günlerinde, polisler tarafından evi basılan, yine de ses etmeyen bu insanın, nasıl vatan haini ilan edildiğini öğrendim.
Okudukça öğrendim, öğrendikçe ağladım. Kitabı bitirip arkama yaslandığımda ise, nasıl boş bir hayat yaşadığımı farkedip, utandım.
Yani diyeceğim o ki; çok çok güzel anlatmış Ayşe Kulin, hepinize şiddetle tavsiye ederim.
Kitabın dışında burada bahsetmek istediğim asıl konu ise mayıs ayında vizyona girecek olan “Türkan” filmi. Polislerin, bu değerli kadının evini basarken çekilen sahnelerinden oluşan fragmanı izlerken, hem gözlerim doldu, hem de müthiş bir sinir tüm benliğimi sardı. 
Ne yaparlarsa yapsınlar, umarım, bu değerli insanı tanımamızı sağlayacak daha çoook filmler yapılır, çoook kitaplar yazılır.
Dediğim gibi, güçlü oyuncu kadrosuyla "Türkan" mayıs ayında vizyonda.
Her Türk gencinin, gidip, görüp izlemesi dileğiyle…

Filmin fragmanı için;  TIKLAYIN

Sevgiler,Z.

8 Nisan 2011 Cuma

Evlenmedik. Sadece Sevgiliyiz !

Biz Türk milleti gerçekten ilişki denilince farklı birşey algılıyoruz bence. Birisiyle çıkmaya başladığımızda evlendiğimizi falan sanıyoruz, öyle davranıyoruz. Ailelerimizde öyle. Sanki yeni bir ilişkiye başlamamışız da, evlenmişiz mübarek. Yok artık demeyin çünkü abartmadığımı siz de biliyorsunuz :) 

Anneleri düşünün mesela. 

Erkek arkadaşlardan damat, kız arkadaşlardan gelin diye söz ederler.“Ne iş yapıyor?”diye de sorarlar, kız eğer misal, avukatsa, “Ohh ne güzel avukat eşin olacak.” derler. Aynı şey erkekler için de geçerlidir tabi. Ne demek” Avukat eşin olacak” ? Evlenmedik ki biz, sadece bir ilişki yaşıyoruz. Yok, anlamazlar.

Gerçi çiftlerde öyledir.. İlla gelecekle ilgili hayaller kurulacak, sevgilin psikopatlık derecesinde sahiplenilecek, kıskançlık adı altında karşındakine hayat zindan edilecek. Kız ,erkek arkadaşlarıyla görüşmeyecek, erkek de kız arkadaşlarını defterden silecek. Bu neredeyse çevremde gördüğüm bütün ilişkilerde kanun, yasa. 

Bitti mi? Bitmedi..

Mc.Donald’s ta elele sipariş verip, sonra tepsiyi tek elle tutarak, diğeri ile de sevgilisinin elini tutmaya çalışanlar, Facebook profilinde henüz ilişkinin başlarında bilmem kim, bilmem kimle evli diye ilişki modunu değiştirenler.. Daha evlenmeden birbirine karım, kocam diye hitap eden arkadaşlarım var benim. 

Sevgilisinin soyadıyla kendisine e-mail hesabı açan nice kızlar.. Kız arkadaşına başka erkekler yaklaşmasın diye, uyduruk bir teneke parçasını yüzük diye alıp, üstüne bir de kızı ,takması için zorlayan nice erkekler... 

Merak ediyorum bu insanlar evlenmeye bu kadar meraklılarsa neden evlenmiyorlar? Daha bu yaşta ne evliliği diyorlarsa, neden o zaman sevgilileriyle sanki evlenmişler gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Yok daha askerlik var, hem maddi açıdan daha hazır değiliz gibi nedenlerse evlenmemelerine sebep, o zaman aceleleri ne yine anlamıyorum. Madem hiç birşey hazır değil şuan ve bunlar hazır olduğunda zaten evleneceksiniz, o zaman sevgili olmanın tadını çıkarsanıza, anı yaşasanıza. Zaten ölmez sağ kalırsanız, üstüne bir de birbirinize deli gibi aşıksanız, bir 50 yıl kadar evli kalacaksınız. O halde bu acele niye:) 


Fotoğraf: Crysheis


Bakın ne diyeceğim.. Bence sevgili olmak çok güzeldir, biryandan istediğiniz anda çekip gidebilme özgürlüğü tanır size, bir yandan da delicesine bağlanma hakkı. Ve bence sevgili olmak, hem sevgili üzerinde hak iddaa etme, hem de aslında hiç bir hakkın olmama durumudur ki insana kaybetme korkusu yaşatır, o nedenle de ayrı bir heyecanlıdır. 

Yanlış anlaşılmasın, karşı olduğum şey aslında evlilik değil, sadece sevgiliyken evliymiş gibi davranmak bana komik geliyor. Çünkü,şimdi sevgilinizin verdiği o yüzüğü takınca, ileride takacağınız yüzük sizin için sadece daha pahalı bir yüzük olmayacak mı? 

Zaten evlenmeden önce taktığınız için o yüzüğü, bence sizin için ayrı bir anlamı kalmayacak. Yada ilişkiniz boyunca sevgilinize kocam yada karım diye hitap ettiğiniz sürece, evlendikten sonra o kelimelerin sizin için ne anlamı kalacak? 

Evli gibi davranmaya bu kadar meraklı yaşıtlarım için söylüyorum; Sevgili olmak birkaç yıl sürer, evlilik ise ömür boyu. Kıssadan hisse, ömrünüzde evliliğe nazaran çok daha az yaşayabileceğiniz şu bir kaç yılınızın tadını çıkarın bence. Sonra “çooook” ararsınız. 

Bu yazıyı theFemme e dergideki köşem için yazmıştım, oradan okumak isteyenler için ;


Oh be blog alemine geri döndüm, herkese merhabaaaaa:)

Z.

20 Mart 2011 Pazar

Esquire'da Bir Zeynep

Bloglar kapalıyken kimimizin hayatı oldukça sıradan geçmiştir, kimimizin başına kötü şeyler gelmiştir, kimimiz ise belki de hayatı boyunca unutamayacağı anlar yaşamıştır, kim bilir. Sanırım ben şanslı olanlardanım.

Tahmin edebileceğiniz gibi, çoğu blogger'ın hayalidir bir dergide yada gazetede çalışmak. O halde itiraf edeyim, başlangıçta sırf sıkıntıdan açmış olsam da bu blog u, bir süre sonra ben de bir dergide yada gazetede çalışmayı hayal ettim, hatta etmekle kalmadım, bu uğurda pek çok yere yazılarımı gönderdim, başvurular yaptım.

 Bir yandan da yazmaya devam ettim tabi, çevremdeki insanlar beğendikçe yazdım, yazdıkça da beğenildim.



Ne de olsa artık tam olarak durmak istediğim yeri biliyordum. Ne istediğimi bildiğim için inandım, uğraştım ve geçtiğim 7 aşamanın sonucunda nihayet Turkuvaz Medya Grubu'na ait Esquire dergisine alındım !

Bundan böyle gerçekten istediğim sektörde çalışacağım, bu kadar istekli ve en önemlisi heyecanlı olduğum için de inanıyorum ki, çok başarılı olacağım.

Yazı hazırlayacağım, röportaj yapacağım, o derginin her sayfasına bir şekilde dokunacağım.

Yani demem o ki, ben artık Esquire 'dayım.

Yaşasın ! :)

16 Mart 2011 Çarşamba

Mimlenmek Güzeldir

Nihayet bu saçma yasak kalktı ve bloguma kavuştum ! Blogu açar açmaz  çoook severek takip ettiğim giz'li teras tarafından mimlendiğimi farkettim ve hemen soruları cevaplamaya koyuldum.

Ben cevaplarken çok keyif aldım, umarım siz de okurken aynı keyfi alırsınız.


*Hayalinizdeki meslek nedir?
 Çocukluk hayalim yüksek topuklar, kalem etekler giyebileceğim bir iş kadını olmaktı. Nitekim oldum da. 6 aydır bir Amerikan şirketinde pazarlama asistanı olarak çalışıyorum. Fakat bu 6 ayın sonunda aslında çocukluk hayalimin tam bir fiyasko olduğunu görmem sizi ne kadar şaşırtır bilemiyorum. Şimdi ise tek hayalim basın da çalışmak ve işin bu kısmına çok ama çok yaklaştım( detaylar yarın). En çok istediğim şey ise bir kitap yazmak ve evet yazacağım !

*Kışın sürmeyi en sevdiğiniz parfüm?
 Yaz kış kesinlikle Dior Addict.

*Çay mı? Kahve mi? şekerli/sütlü,sütsüz?
  Çay, hem de earl grey olanından :)

*En önemli makyaj hileniz?
 Öyle bir hilem hiç olmadı ne yazık ki.

* Tam şuanda kucağınıza bir cin düşseydi ve 3 dilek hakkınız olduğunu söyleseydi, ne olurdu?
 Sevdiklerime uzun bir ömür dilerdim, hep 24 yaşında kalmayı ve Messi'nin Beşiktaş'a gelmesini :)

* Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve tatlı. Bu öğünlerden ömrünüz boyunca yalnızca bir tanesini seçmek zorunda kalsanız, hangisi olurdu?
Tüm arkadaşlarım bilir benim için kahvaltı , peyniri bırakın yemeyi, dokunamadığım için, nutella, poğaça ve salamdan oluşur. O nedenle tercihimi akşam yemeğinden yana kullanıyorum.

*Eğer Hello Kitty olsaydınız kurdelanız ne renk olurdu?
Çok uçuk pembe ve çok uçuk sarı olurdu.

*Eğer ömrünüz boyunca yalnızca bir tane takı takma seçeneğiniz olsaydı bu ne olurdu?
Erkek arkadaşımın aldığı kolye olurdu herhalde, zaten çok takı takmayı sevmem, bu idealdir :) Bir de tercihimi taşlı gümüş swatch yüzüğümden yana da kullanabilirdim.

*Sahip olmak istediğiniz bir yetenek?
Evde babam ve abim pek çok müzik aletini çalabiliyorken ben kendimi oldukça yeteneksiz hissediyorum. Onların yanında keman çalabilmeyi isterdim sanırım.

*Bitince almaya devam edeceğiniz bir kozmetik ürünü?
 Saçlarımın çabuk yağlanmasını önleyen bir sabun kullanıyorum, bittiği an, anında alırım affetmem :)

* Eğer geleceği görme şansınız olsaydı, görmek ister miydiniz?Evetse tam olarak neyi görmek isterdiniz?
Geleceği görmeyi kesinlikle istemezdim, çünkü o zaman "umut" kalmazdı ve umut olmayınca da yaşamanın bir anlamı olmazdı.

*Gizli ünlü aşkınız kim?
Biliyorum biraz kıroca ama futbolculara karşı ayrı bir sempatim var ve sanırım gizli aşkım İbrahim Toraman. Biraz kıroca demiştim amaaa:)

*Neden blog tutmaya başladınız?
İlk başlarda tamamen sıkıntıdan, sonraları basına geçmek için bir adım olması açısından, şimdiyse kesinlikle bir tutku olduğundan...

Yazının başında belirttiğim gibi artık bloglar açıldı ! Yani beni ararsanız yine buralardayım :)

Sevgıler, Z.

28 Şubat 2011 Pazartesi

COSMOPOLITAN ve COSMOGIRL Mart Sayısındayım !

Evettt, evett tam da başlıkta okuduğunuz gibi bu iki dergide bu ay ben de varım :)

Cosmopolitan'da "Sevgiliyle Arkadaş Olmanın Sınırı Var" başlıklı yazımı 190,191 ve 192. sayfalarda bulabilirsiniz.

Bir zamanlar ergen bir genç kız iken elimden düşürmediğim Cosmogirl'de ise bir başka yazım sayfa 92 de yer almış.



Yani Mart ayı benim için güzel başladı, umarım bu yıl böyle devam eder. Tabi sizin için de :)

Sevgilerimle,
Z.

25 Şubat 2011 Cuma

Gerçek Hayatta Peri Masalları Nasıl Bitiyor ?

Sizde Cindrella'yı izleyip , "Ahh keşke o ayakkabı bana olsaydı, ne şanslı kız, kimbilir ne mutludur şimdi" diye iç geçirenlerden misiniz? Yada Pamuk Prenses'in Prensle evlenip mutlu mesut yaşadığını mı düşünüyorsunuz?

Uyuyan Güzel'in prensin bir öpücüğüyle gerçekten uyandığını ve harika bir hayat sürdüğünü düşünenenler de vardır eminimki. Hı hı o kadar kolaydı çünkü bir öpücükle uyanması. Koskoca lanet kardeşim bu , öyle hemen, bir kuru öpücükle geçiverir mi?

Siz şimdi bir de Kırmızı Başlıklı Kızın ormandan kurtulduğuna da inanmışsınızdır. Deniz Kızı 'nın denizlerden kurtulup vücuda geldiğine de, Güzel ve Çirkin'de ki Güzel'in hala o kadar güzel olduğuna da.

O zaman rica edeceğim bir silkelenin ve aşağıda sizin için sunduğum hayatın acı gerçeklerine bir göz atın. Hayat ne yazık ki o kadar toz pembe değil, saf olmayın :)


Cindrella


Prensle evliliklerinde sorun var herhalde.
  Pamuk Prenses
Aman ne güzel hayat :)
 
 Uyuyan Güzel 

Prens bile yaşlanmış, ahh canım öpünce uyanacak sanmıştın değil mi? Hayatın acı gerçekleri !

Kırmızı Başlıklı Kız

Kurttan kaçayım derken besili ineğe dönmemiş mi :)

Güzel ve Çirkin



Hayır sizin sandığınız gibi o hala güzel değil, yaşlandı ve estetik yaptırıyor :)



Deniz Kızı

Tek suçu aşık olmaktı.
Barbie



Gençken çok iyiydi ama kabul edelim .
 

Demem o ki,

Peri masalları diye birşey yok.

Hayatın gerçekleri var.

Benden söylemesi, Z.

24 Şubat 2011 Perşembe

Black Swan Muhteşemsin !

Bazı filmler vardır, bittiği zaman bir süre yerinizden kalkamazsınız. Her anı sizi içine çeker ve bittiği zaman kendi hayatınıza dönmekte biraz zorlanırsınız.
Gecen hafta özel gösterimde izlediğim Black Swan bende tam da bu etkiyi yarattı. Film harika işlenmiş bir psikolojik gerilimdi ve son zamanlarda izlediğim en muhteşem filmler arasına adını altın harflerle yazdırdı.
Natalie Portman 'a hayran oldum, filmin müziklerine bayıldım, yönetmen Darren Aronofsky 'i ise ayakta alkışladım.


Filmle ilgili henüz vizyona girmediği için izlemeyenler olduğunu düşünerek fazla yorum yapmak istemiyorum  o yüzden aslında söyleyecek çok şeyim olmasına rağmen şöööyle bir üzerinden geçmekle yetineceğim.

Nina o kadar saf, iyi niyetli ve narin bir kızdır ki, hocası ondan harika bir beyaz kuğu performansı beklemektedir ve zaten bunun böyle olacağından da emindir. Ama asıl sorun bu narin, hassas ve güzel kızın siyah kuğuyu oynamayı başarıp başaramayacağıdır. İşte burada sıkıntı vardır. Nina eğer bu rolü istiyorsa sıyah kuğuyu da aynı tutkuyla oynamak zorundadır fakat bunun ıcın ıcındekı, kendi benliğindeki karanlık tarafı bulması gerekmektedır.Ne yazık ki bunu bulması onun ıcın pek de kolay olmayacaktır.

Daha fazla ipucu yada açıklama yapmayayım işin heyecanı kaçmasın :) 

Peki o halde gelelim Natalie Portman'ın bu role nasıl hazırlanığı kısmına...


Sizinde bildiğiniz gibi Türk sinemasında, örneğin bir kadın yaşlı gösterilecekse , saçlarına beyaz bir peruk geçiriyorlar hoop oldu bitti, alın size yaşlı kadın. Fakat Hollywood 'da o kadın kalkıyor, saçını beyaza boyatıyor.

Yada bir adam mesela bir savaşçıyı canlandıracaksa, film çekilmeden en az bir yıl önce kılıç nasıl tutulur, nasıl dövüşülür bunların eğitimini alıyor. Bizimkilerin ise çözümü çok basit. Dublör :)


İşte bu nedenle Black Swan gibi, arkasında müthiş bir emek olan filmleri izledikten sonra, hele hele birazdan aşağıda okuyacağınız röportajda, Natalie Portman'ın bu rol için nasıl hazırlandığını öğrendikten sonra, Türk filmlerindeki özensizlikler hakikaten saman tadı veriyor.

Eminim okuyunca bana hak vereceksiniz. İşte Natalie Portman'ın, Black Swan 'ın Nina'sının, Phil Thompson'a verdiği röportajdan bir bölüm..


  *Dans sizin için bir hayalmiş, neden?

- 12 yaşına kadar dans ettim ve sanırım kafamda bunu idealize etmişim. Dans, konuşmadan kendini ifade etmenin en etkileyici yollarından biri. Hep dansla ilgili bir film yapmak istemiştim. Sonra Darren (Yönetmen Darren Aronofsky) bu inanılmaz fikirle geldi. Hem dans dünyasıyla ilgili bir film, hem gerçekten çok karmaşık bir karakteri -hatta biribirine geçmiş iki karakteri- canlandırmam gerekiyordu. Bu, benim için büyük fırsattı. Üstelik Darren, onun için her şeyi yapacağım bir yönetmen. Benim için çok heyecan verici bir çalışma oldu.


* Mila Kunis, dans eğitimi bittikten sonra yeniden fast-food yiyebilmenin onu çok mutlu ettiğini söyledi. Çalışmalar bittikten sonra siz ilk ne yediniz?


- Sanırım sabah, öğle, akşam makarna yedim, her zamanki gibi! (Gülüyor)
* Bu film bir dönüşüm hikâyesi. Siz de bu film için bir dönüşüm geçirdiniz. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?


- Gerçekten zorlu bir süreçti ve çok büyük destek gördüm. Filmden bir yıl önce bale hocam Mary Helen Bowers’la çalışmaya başladık. İlk altı ay boyunca güçlenmem ve hazırlanmam için günde iki saat temel bale eğitimi aldım. Altı ayın sonunda günde beş saat çalışmaya başladık ve yüzmeyi ekledik. Günde bir mil yüzüyordum, sıkılaşma egzersizleri yapıyordum ve ardından günde üç saat bale eğitimi alıyordum. İki ay sonra buna koreografi de eklendi ve günde yaklaşık sekiz saat çalışmaya başladım. Bu bedensel disiplin, bana karakterin duygusal yönünü anlamamda çok yardımcı oldu. Balerinler gerçek bir derviş hayatı yaşıyor. Doğru düzgün yemek yiyemiyorsunuz, arkadaşlarınızla dışarı çıkmıyorsunuz, içki içmiyorsunuz ve sürekli kendinizi bedensel acıya mahkûm ediyorsunuz. Ben de bu hayatı yaşayarak balerinlerin kendilerini nasıl kamçıladıklarını bir şekilde anlamış oldum.

Demek istediğim işte tam da bu ! Bu kadın bu filmdeki muhteşem performansıyla bence kesinlikle aday olduğu oscarı alacaktır. O nedenle yarın vizyona girecek bu harika filmi ve Natalie Portman'ın olağanüstü performansını kaçırmayın derim.

22 Şubat 2011 Salı

24.Yaşıma Nasıl Girdim ?

14 Şubat Pazartesi benim doğumgünümdü. Arka arkaya gelen ölümlerden dolayı baya kötü günler geçirmiştim ve 24 yaşına girecek olmanın verdiği derin üzüntüyü de bu olumsuzlukların üstüne ekleyince doğumgünüm için bir kutlama yapmayı falan da düşünmedim.

O nedenle doğumgünümden bir gün önce erkek arkadaşımla buluştum, biraz dolandıktan sonra anneannesinin bizi yemeğe davet ettiğini öğrendim. Kalktık gittik.

Annesi, anneannesi, dedesi ve kız kardeşi ile birlikte oldukça güzel bir yemek yedikten sonra, birden bizimkisi ortadan kayboldu. 5 dakika sonra elinde iğrenç bir paketle çıka geldiğinde, gözlerindeki o muzur bakışlardan, kafasında birşeyler olduğunu anlamıştım.

Nitekim, tam da düşündüğüm gibi " Eveeett Zeynep doğumgünün şimdiden kutlu olsun." diye sırıtarak, elindeki garip hediye paketini bana doğru uzattı.

Müthiş bir sinir dolandı vücüdumda. Hediyesini herkesin ortasında vererek beni ne kadar zor duruma düşürdüğünün farkında mıydı bu çocuk ?!

İnanılmaz rahatsız olmuştum olmasına ama yapacak birşey de yoktu. Mecburen annesi, anneannesi, dedesi ve kızkardeşi yüzüme gülümseyerek bakarken, bende sevimli görünmeye çalışıp yavaşça paketi aldım ve bin tane teşekkür eşliğinde açmaya başladım.




Paketi açtığım anda yüzümün aldığı şekli gören erkek arkadaşım "Yaa beğenmediii " diye isyan etti.

Ben ise paketin içerisindeki, anahtarlık zincirini andıran, ucundaki taşı ile bir nebze olsun kolyeye benzemiş olan bu garip hediyeye bakakalmıştım.

Önce bir afalladım, karşımda annesi ve erkek arkadaşım gülüp duruyor, " Beğendin mi ?" diye de hevesle soruyorlardı.

Hiç beğenmememe rağmen zorla ağzımdan "Çok güzel" lafı çıktı.

Ve o anda Sarp kahkahayı patlattı.

Bu kahkahadan sonra "Acaba bana oyun mu oynuyor, gerçek hediyem bu değil mi?" diye düşünsem de, sizde takdir edersiniz ki, bir tepki veremedim. Tepki veremedim çünkü " Hediyem aslında bu değil değil mi?" diye ağzımdan çıkacak bir cümleye karşlılık, eğer, aslında hediyem tam da buysa düşeceğim durumu aklımın ucuna bile getirmek istemedim.

Nitekim Sarp kahkahalarla gülerken sanırım annesinin benim orda daha fazla kasılmama gönlü razı olmadı ve "Bu benim oğlum sana şaka yapmak istedi Zeynep'ciğim, kızmadın inşallah" diye beni rahatlatmaya çalıştı.

Ama tabi benden giden gitmişti, Sarp'a çok çok kızmıştım ve intikamım acı olacaktı.

Üzerimdeki ağır baskı ortadan kalkınca ve ben biraz rahatlayınca evden çıktık ve asıl hediyeme kavuştum.

Sonrasında ise beni harika bir süpriz bekliyordu.

Arabada Sarp "Hadi gel birşeyler içelim, öyle bırakayım seni eve" deyince kendimi Bağdat Caddesi'ndeki Cafe Pi' de buldum.

Veee

İçeriye girdiğimiz anda gözüme tanıdık yüzler çarpmaya başladı. Afalladım.

Gerçekten en sevdiklerim ( bazıları eksikti çünkü onlara haber gitmemiş ne yazıkki :S ) oradaydı ve ben, şaka gibi ama, ağlamaya başladım :)

Hayatımda hiçbir zaman sevinçten zıplamamıştım ve o gün, evet yine şaka gibi ama bir yandan ellerimi çırparak, bir yandan da çığlıklar atarak resmen sevinçten zıpladım. Nasıl plan yapmışlar, organize olmuşlar hiç ama hiç anlamadım.

Yani sizin anlayacağınız, bana her konuda ne kadar şanslı olduğumu hissettiren bir doğumgünü yaşadım bu yıl.

Hayatım boyunca asla ve asla unutmayacağım. Hepinizi çok ama çok seviyorum ! İyiki varsınız !

Ps: Sonradan en yakın arkadaşım Gözde'nin facebook mesajlarını karıştırırken bu msjı buldum. Sizinle de paylaşmak istedim. İnsanın böyle dostları olması gerçekten çok ama çok güzel, gerçekten çok sanslıyım ben yahu !


Miray Uçar February 9 at 4:43pm ReplyReport
Pek sevgili arkadaşlarım;


Bildiğiniz gibi 14 Şubat Zeynep'in doğum günü. Bu yıl Zeynep için birazcık zorlu oldu. Diyorumki bir süpriz yapıp bu kötü yılına güzel bir anı katalım.
Sizinde işinizi gücünüzü bırakıp Zeynebe doğum guunu planlamama yardım edersiniz diye düşünüyorum :)


Şimdi ne yapabiliriz, ne zaman yapabiliriz bir beyin fırtınası yapalım bakalım gelsin fikirler?


Gizzy bu mailde yok onada haber verin. Sarp tek erkek olarak seni koydum cc ye idare et :) dierlerine plan ypınca haber veririz :))))


Öperim hepiniziiii :)


Herkese bol dostlu, güzel süprizli doğumgünleri dilerim. Sevgiler, Z.